Almanya’da AfD’nşn yükselişi ve son seçim zaferi üzerine düşüncelerim aşağıdaki gibidir.
1.Dünya Savaşı öncesinde Almanya, birliğini henüz birkaç on yıl önce tamamlamış, sanayisi ve ticareti olağanüstü hızla büyüyen, dünya pazarlarında İngiltere’ye meydan okumaya başlayan yeni bir güçtü. Alman sanayisinin, donanmasının ve küresel nüfuzunun yükselişi mevcut güç dengesini sarstı. Savaşın nedenlerini tek başına buna indirgemek mümkün değildir; ancak Almanya’nın yükselişi ile İngiltere arasındaki stratejik rekabet, 1914’e giden yolun temel unsurlarından biriydi.
Savaşın sonunda Versailles Anlaşması ile Almanya ekonomik çöküş, ağır toplumsal travma, hiperenflasyon ve ardından Büyük Buhran ile karşılaştı. Bu ortam Alman toplumunu radikalleştirdi. Nasyonal Sosyalistler bu öfkeyi, yoksullaşmayı ve aşağılanmışlık duygusunu kullanarak iktidara yürüdüler. Sonuç Dünya, Avrupa ve Almanya için tarihsel bir felaket oldu.
Almanya, II. Dünya Savaşı sonrasında üçüncü kez ayağa kalktı.
Avrupa’nın sanayi motoru, ihracat devi ve refah merkezi oldu. Özellikle Rusya’dan sağlanan ucuz enerji ile Alman yüksek teknolojisi ve sanayisinin birleşmesi, Almanya’ya muazzam bir rekabet avantajı sağladı. Bu model aynı zamanda Almanya’yı ekonomik olarak Avrasya’ya yaklaştırıyordu.
Bugün bu model parçalandı. Rusya ile enerji bağları koptu, ucuz enerji dönemi sona erdi, sanayinin rekabet gücü aşındı. Merkel sonrasında Scholz ve şimdi Merz gibi kifayetsiz finans kapitalin kuklaları döneminde Almanya giderek daha ciddi ekonomik ve toplumsal sorunlarla karşı karşıya kaldı.
Ve şimdi AfD’nin Sachsen-Anhalt’ta yüzde 40’ın üzerine çıkan oyuyla ortaya çıkan tabloyu yalnızca “aşırı sağ yükseliyor” diyerek okumak büyük hata olur.
Tarih rahatsız edici bir paralellik gösteriyor. Almanya yükseliyor, jeopolitik dengeler değişiyor, Alman ekonomik modeli ağır baskı altına giriyor, refah geriliyor, toplum radikalleşiyor ve milliyetçilik güçleniyor. Savaş teşvik ediliyor. Halka rağmen Rusya ile bir NATO savaşı için her yol deneniyor.
Merz’in uğradığı bu büyük siyasi yenilgi sadece bir eyalet seçimi sonucu değildir. Alman toplumunun mevcut ekonomik ve siyasi düzene verdiği çok ciddi bir uyarıdır.
Almanya’nın bugün düştüğü tuzağın görülmesi gerekiyor. Çünkü tarihte Almanya’nın ekonomik çöküşü ve toplumsal radikalleşmesi hiçbir zaman yalnızca Almanya’nın iç sorunu olarak kalmadı.
Bugünkü tabloyu Türkiye açısından daha da önemli kılan bir başka gerçek, Almanya’da yaşayan yaklaşık 3 milyon Türk kökenlinin varlığıdır. Almanya’nın ekonomik ve toplumsal istikrarındaki her ciddi bozulma Türkiye’yi de doğrudan ilgilendirir. Bu nedenle Dışişleri ve Millî Savunma Bakanlıklarımız Almanya ve Rusya konusunda yapacakları her açıklamada Almanya’daki Türk toplumunun güvenliğini ve geleceğini de hesaba katmalıdır.
Daha önemlisi Türkiye, NATO-Rusya savaşını teşvik eden değil, aksine savaşı önleyen ve dengeleyen bir güç olmalıdır.
Türkiye’nin görevi cepheleşmenin parçası olmak değil, Avrupa’yı yeni ve çok daha büyük bir savaşa sürükleyebilecek süreçlerde stratejik dengeyi korumaktır. Almanya’nın bugün içine girdiği ekonomik, toplumsal ve siyasi türbülans düşünüldüğünde bu hassasiyet artık yalnızca dış politika değil, Almanya’daki milyonlarca Türkün geleceği açısından da bir millî güvenlik meselesidir.
Mareşal Fevzi Çakmak'ı anlatan tarihçi Dr. Selim Erdoğan, Paşayla ilgili olarak;
-Fevzi Çakmak Ankara gelince Milli Mücadelenin Genelkurmay Başkanı oldu
-Mustafa Kemal Paşa'nın en yakınındaki kişilerden birisidir.
-Mustafa Kemal Atatürk'ün Fevzi Çakmak'ın mütedeyyin kişiliğine çok büyük saygısı vardır.
-Fevzi Çakmak'ın katıldığı Atatürk'ün Çankaya'daki sofralarında masaya alkol konulmazdı.
-Mustafa Kemal Paşa ile en iyi anlaştıkları konulardan birisi orduya siyasetin sokulmaması olmuştur.
-Fevzi Çakmak mütedeyyin dinini bireysel yaşayan birisiydi. Kimsenin inancını sorgulamaz kimseye de kendi inancını sorgulatmazdı.
-Fevzi Çakmak, Atatürk'ün hayalini kurduğu laiklik profiliydi
-İttihat Terakki içinde yer almış birisi değildir. Arası da onlarla kötü olmamıştır.
-Fevzi Çakmak siyasete mesafeli asker doğmuş birisidir.
-Kendisi Milli Mücadeleyi yürütürken büyük taarruz öncesinde İstanbul'daki ailesi Yunan askerleri tarafından evinden çıkartıldı. Evi Yunan karargahı yapıldı. Ailesi sokakta kaldı.
-Teğmen Muhtar 1912'de Balkan Savaşında şehit
-Yüzbaşı Nazif 1915'te Çanakkale'de şehit.
-Adını bilmediğimiz en küçük kardeşleri askeri rüştiyede şehit
-Babası Miralay Ali Sırrı Bey o da Medine'de şehit
İran–İsrail & ABD savaşında 3. gün (2 Mart 2026) değerlendirmem aşağıdaki gibidir.
1.ABD ve İsrail harekâta başlarken temel varsayımları İran’ın çok hızlı çökeceği yönündeydi. Dini lider Hamaney dahil üst düzey 48 ismin etkisiz hale getirilmesinden sonra Tahran’ın diplomasi masasına zayıf ve teslimiyetçi bir pozisyonda döneceğini ve savaşın ilk kafa kesici şoklar nedeni ile uzamadan yeni bir safhaya geçeceğini hesapladılar. Kısacası ABD ve İsrail stratejistleri Maduro&Colani sentezi bir harekât planladı. Ancak plan tutmadı. Şii siyasal kültürü bağlamında en büyük ruhani lideri öldürerek “şehadet” algısını tetiklediler ve toplumsal kenetlenmeyi sağladılar. Bu durum, planlanan iç ayaklanma senaryosunun tersine döndüğüne işaret etmektedir. İran önceden planlanmış bir komuta devamlılığı mekanizmasını devreye soktu. Kaybedilen komutanların yerine belirlenmiş isimler hızla atandı ve devlet işleyişi kesintiye uğramadı. İran aynı anda hem dışişleri Bakanı Aragçı üzerinden diplomasi yürütürken hem de devrim muhafızları üzerinden savaşa devam ediyor.
3. Harekâtın 28 Şubat 2026 Cumartesi sabahı başlatılması kısa süreli kafa koparma sonrası ayaklanma senaryosunun parçasıydı. Küresel piyasalar kapalıyken ilk askeri sonuçların alınması, pazartesi açılışta İran’ın askeri ve siyasi olarak geri adım atmış olması ve enerji piyasalarının ABD-İsrail lehine güçlü bir fiyatlamayla açılması bekleniyordu. Ancak bu beklenti gerçekleşmedi. 2 Mart sabahı Asya piyasaları daha sonra da batı piyasaları güne çok kötü başladılar.
4. İlk 48 saat içinde Körfezdeki ABD üslerine yönelik altı dalga halinde saldırılarda 27 Amerikan tesisi hedef alındı. Dubai Havalimanının kapanması, bölgedeki uçuşların iptal edilmesi, finans kapital ağalarının bile bölgeyi terk edememesi krizi daha da büyütüyor. En önemlisi ABD güvenlik kubbesi bu devletler için her yönden çatırdamış durumda. Finans kapitalin evlatlıkları, sağladıkları üsler ve kolaylıklar ile ABD'nin koruma kalkanı altındaki GCC (Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt, Bahreyn, BAE, Umman) Arap monarşileri ABD için coğrafi enstrüman ve istihbarat toplama merkezi olduklarını ve İsrail güvenliği için kendilerinin kumar masasına sürüldüğünü ilk kez bu kadar açık şekilde yaşıyor. Kuveyt'in 2 Mart günü hata sonucu 3 Amerikan F 15 uçağını düşürmesi bölgedeki hava savunma komuta kontrol ve koordinasyonunun içinde bulunduğu karmaşayı ortaya koymaktadır. Diğer bir deyişle körfez savunma mimarisi parçalı ve hava resmi tam entegre değil sonucu ortaya çıkar.
5. Körfez’de ilk kez Palau bandıralı “Skylight” adlı bir tankerin 1 Mart'ta batırılması ve USS A. Lincoln uçak gemisine yönelik başarısız saldırı girişimi psikolojik eşik anlamında önemliydi. Saldırı sonrası uçak gemisi daha güvenli sulara, güneye sevk edildi. Sky Light sonrası 4 gemi daha battı. 1980’lerdeki Tanker Savaşları’nı hatırlatan biçimde gemi sigorta primleri hızla yükseldi. Resmî bir kapanma ilanı olmamasına rağmen Hürmüz Boğazı’nda fiili bir “operasyonel dur-kalk” dönemi başladı. 2 Mart itibarıyla gemi takip verileri ve piyasa kaynakları, Hürmüz çıkışında çok sayıda tanker ve LNG gemisinin beklemede olduğunu göstermektedir. Körfezden Asya başta olmak üzere küresel varış noktalarına ham petrol akışı ciddi bir kesintiye uğramış durumda. Katar’dan Avrupa’ya yönelen LNG akışı da normal hızında değil. Diğer yandan Avrupa’nın en büyük 2 konteyner operatörü Hapag Lloyd ve MSC körfez operasyonlarını durdurdu.Fiziksel arz krizinden önce fiyat krizi gelir. Petrol ve türevleri ile pek çok tüketim maddesinin fiyat aratışları her yerde beklenmelidir. Jeopolitik risk hattı Bab el-Mendeb Boğazı için de geçerlidir. Önümüzdeki günlerde Husilerin batıracağı herhangi bir gemi Kızıldeniz hattında ciddi aksamalar yaratacaktır. Kısacası Enerji cephesi savaşın en kırılgan alanıdır. Körfez ülkelerinin altyapısı ve enerji üretim tesislerinin hedef alınması çatışmayı küresel sonuçları olacak ekonomik eşik noktasına taşımaktadır. Örneğin Suudi Arabistan’da ARAMCO’nun dev Ras Tanura terminal limanının hasar alması İran’ın şu ana kadar ki en ciddi meydan okumasıdır.
6. ABD ve İsrail hem saldırı hem de savunma amaçlı pahalı ve hassas silahlarını hızla tüketiyor. Savaş uzadıkça durum kritikleşiyor. ABD’nin önde gelen neoconlarından Yunan asıllı E. Oramiral Stavridis’in 1 Mart günü yayınladığı ve sonra ikaz üzerine kaldırdığı X mesajı her şeyi özetliyor: ‘’ABD ve İsrail JDAM’lerden Tomahawk ve Patriot’lara kadar yüzlerce hassas güdümlü mühimmatı harcarken artık lojistiğe odaklanmanın zamanı geldi. Stoklar ne kadar derin? Savaşta gerçek profesyoneller nihayetinde lojistikçilerdir.”
7.ABD iç siyaseti açısından da risk büyüktür. Kısa ve sınırlı bir operasyon beklentisi uzayan bir yıpratma savaşına dönüşürse, Washington’da ciddi siyasi sonuçlar doğabilir ve başkanlık makamı açısından maliyet artabilir. Trump 1 Mart günü Mar A Lago’da başkente dönüşte ilk kez gazetecilere selam bile vermeden ve konuşma yapmadan aracına geçti. Amerikan kamuoyu Trump'ın Epstein dosyalarının gölgesinde İsrail çıkarları için önümüzdeki günlerde daha çok Amerikan askerinin ölmesini beklemesini söylemesinden rahatsız.
8. ABD ve İsrail İran’da şüphesiz halkın ayaklanma safhası başladığında ucuz kan olarak İran Kürtlerini kullanacaktır. Rejimin devrilmesini ve Kürtlerin özerk bir yönetim kurmasını hedefleyen Irak’ta konuşlu İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonunun ABD müdahalesinin rejimi zayıflatması halinde harekete geçmeye hazır olduklarını belirtmesi ve bu grup içinde PKK/PYD uzantılarının (PJAK) varlığı Ankara’nın öncelik güvenlik endişesi olmalı ve İran yönetimi ile her türlü iş birliği sağlanmalıdır. Suriye’de yapılan hata burada tekrar edilmemelidir. Tekrar hatırlatalım. İsrail uçakları İran’a Suriye hava sahasından saldırıyor.
9.Özetle üçüncü gün itibarıyla genel tablo şudur: İlk taktik sürprize rağmen İran rejimi çözülmemiş, halk ayaklanma yerine akisne kenetlenmiş, komuta yapısı devam etmiş ve karşılık verme kapasitesi korunmuştur. Rejim değişikliğini hedefleyen operasyon askeri bir çatışmanın ötesine geçerek, psikolojik savaş, asimetrik maliyet dengesi, enerji güvenliği ve büyük güç rekabeti bağlamında sistemik bir kırılma anına dönüşmektedir. Kırılmadan en çok etkilenenler sadece İran ve İsrail değil, ABD müttefiki Körfez ülkeleridir. Çatışmaların durdurulma iradesi Trump’a aittir. Ancak onun kararını da Epstein dosyaları, ABD İsrail lobisi ve neoconlar yönlendirecektir. Vatanı ve bayrağı olmayan finans kapitalin savaş uzadıkça kumar masasında kaybettiklerinin derecesi de şüphesiz neoconlar ve İsrail lobisini baskılayacaktır. Ancak her durumda belirleyici olan İran halkının direnme kapasitesidir.
10. İran İsrail&ABD savaşının genel değerlendirmesini bu akşam (2 Mart 2026) saat 2000'de kendi YouTube Kanalımda yapacağım. Kanalımın linki aşağıdaki gibidir: https://t.co/YpNhOrTFGs
İran’la savaşın ikinci gününde değerlendirmem aşağıdaki gibidir:
1. ABD için bu savaşta kritik mesele meşruiyet sorunudur. ABD bu savaşa Kongre onayı olmadan girdi. Kamuoyu desteği %25’i bile bulmuyor. Bu oran bir süper gücün uzun süreli harp yürütmesi için yeterli değildir. Yakında Amerikan toplumunda şu soru daha yüksek sesle sorulacaktır: Bu savaş gerçekten Amerikan ulusal güvenliği için mi başlatıldı, yoksa İsrail için mi? ABD iç kamuoyu bölünmüşken uzun savaş sürdürülemez. Vietnam’dan Irak’a tarih bunu gösterdi.
2. Diplomasi artık güven üretmiyor. Müzakere süreçleri askeri harekâtın uzantısına dönüştü. Masada konuşulurken sahada plan yapılıyorsa, bundan sonra hiçbir devlet güvenlik garantilerine inanmaz. Bu küresel sistem için ciddi bir kırılmadır.
3. ABD çok kıymetli mühimmatını harcıyor. Uzun menzilli önleme sistemleri ve hassas güdümlü mühimmat sınırlı üretim kapasitesine sahip. Yılda yaklaşık 800 kritik önleme sistemi üretiliyorsa ve her İran füzesine iki önleyici atılıyorsa, birkaç yüz angajman bir yıllık üretimi eritmeye yeter. Üstelik bu sistemlerde kullanılan nadir metaller Çin tedarik zincirine bağlı. Bu savaş Pasifik’e ayrılması gereken stokları da tüketebilir. Yarın Tayvan hattında bir kriz çıkarsa bugünkü kadar mühimmat olmayabilir. Ayrıca İran coğrafyası büyük. Uzun menzilli operasyon, yakıt ikmali ve uzak üs demektir. Bölgedeki hava ve deniz unsurlarının sürdürülebilirliği ciddi lojistik yük yaratmaktadır. Bahreyn’in kırılganlığı arttıkça Diego Garcia gibi uzak üsler devreye girer. Bu da özellikle AEGIS muhripleri için bir haftalık gidiş-dönüş lojistik döngüsü demektir.
4.İran’ın direnç kültürü hafife alınıyor. Hamaney ‘in kaybı direnci asimetrik şekilde artıracaktır. 47 yıldır yaptırım altında yaşayan, İran-Irak Savaşı’nı görmüş bir toplumdan söz ediyoruz. Rejim içi çatlak beklentisi şu aşamada gerçekçi değil. Dış saldırı içeride çözülme değil, kenetlenme üretir. İran gibi onurlu bir halk bunu yapar.
5.Körfez ülkeleri açısından alarm zilleri çalıyor. Şii nüfus yoğunluğu olan monarşiler için istikrar hayati önemdedir. İsrail’in hamleleri ve ABD’nin desteği bu istikrarı bozuyor. Burj Al Arab gibi sembolik hedeflere veya ABD üslerine düşen her füze Amerikan güvenlik şemsiyesine olan güveni aşındırır. Körfez başkentleri artık şunu görüyor: İsrail’in kararları kendi huzurlarını riske atıyor. Bu ya ABD ile mesafelenmeye ya da daha sert askeri pozisyona zorlanmaya yol açabilir. Her iki senaryo da istikrarsızlık üretir.
6. Hürmüz Boğazı’nın kapanması küresel dengeyi altüst eder. Bab el-Mandeb’de Husilerin devreye girmesi sigorta maliyetlerini patlatır.
Özellikle Çin’den AB’ye yönelik Konteyner taşımacılığı ve enerji sevkiyatı ağır darbe alır. Varil fiyatının 150 doların üzerine çıkması ABD ekonomisinin tolere edebileceği bir tablo değildir. 150 dolar petrol ABD ve Avrupa için sürdürülebilir değildir. Enerji şoku haftalar içinde siyasi baskı üretir.
7. Pakistan faktörü de önemlidir. Nükleer bir güçten söz ediyoruz. Suudi Arabistan ile askeri iş birliği önemlidir. Ancak Hindistan-İsrail yakınlaşması göz önüne alındığında ve ayrıca Pakistan Taliban Savaşı’nın tam da İsrail Amerika’nın İran’a saldırısından önce başlaması tesadüf değildir. Pakistan’ın oyalanması amaçlanmaktadır. Trump’ın Pakistan liderliğine övgüleri bu yüzden tesadüf değildir.
8.Türkiye açısından tablo nettir. Ortada açık bir İsrail saldırganlığı ve Amerikan askeri gücünün bu çerçevede kullanılması vardır. Ankara şunun farkındadır: İran düşerse baskı hattı Türkiye’ye dayanır. Bu nedenle İranın yanında olmak jeopolitik zorunluluktur. İran’daki Kürt gruplarının birleşmesi Türkiye için ciddi bir güvenlik endişesidir. Türkiye bu grupların birleşerek bağımsız bir kukla Kürt devletini kurmasına izin vermeyecek hamleleri desteklemelidir.
9. ABD meşruiyetsiz, düşük kamuoyu desteğiyle, kıymetli mühimmatını harcayarak, direnç kültürünü hafife aldığı bir ülkeye karşı savaşmaktadır.
İran kısa sürede çökmez. Rejim değişimi ihtimali zayıftır.
ABD'li eski istihbarat subayı Scott Ritter:
-İran'da iki ilkokulu bombaladık.
-Aileler, ABD'nin "diplomasi" sözüne güvenip kızlarını okula gönderdi. Enkazın altında 100 kız çocuğu gömülü.
-Tanrı aşkına, iki ilkokulu bombalamamızın sebebi nedir?
Ocak enflasyonu %5’in üzerinde gelebilir. Şubat ise %3’ün biraz altında kalabilir.
Böylece yıl sonu hedefi olan %16’nın tutması için kalan 10 ayda aylık enflasyonun %0,7 çıkması gerekecek.
Aylık %0,7 altında enflasyon en son pandemi döneminde görülmüştü.
📍Paranın Yönü Dergisi Ocak Sayısı Çıktı!
📍Zeynep Aktaş yönetiminde hazırlanan Paranın Yönü, piyasaya yön veren içerikleri ve Cengiz Eroldu'nun özel açıklamalarıyla tüm seçkin bayilerde!
#toaso@zeynepxaktas@VahapMunyar@GuldagHakan@EkonomimCom
https://t.co/LnkinoJNof