Mersin İl Başkanlığımız, Göksu Deltası’nda üreticilerimizin yaşadığı sorunları yerinde tespit etmiş, vatandaşlarımızla ön görüşmeler yapmış ve konuyu kamuoyunun gündemine taşımıştır.
İl Başkanlığımızın bilgilendirmesi üzerine, Çevre, Şehircilik, Afet ve Su Politikaları Başkan Yardımcımız Serdar Çavdar bölgeye görevlendirilmiştir. Serdar Çavdar; mahalle muhtarı, üreticilerimiz ve bölge sakinleriyle görüşerek mülkiyet hakkı, tarımsal üretim, koruma kararları ve devam eden hukuki süreçler nedeniyle yaşanan mağduriyetleri dinlemiştir.
Biz çevrenin korunması ile üreticinin hakkının korunmasını birbirine karşıt görmüyoruz. Göksu Deltası korunmalı; ancak yıllardır bu bölgede üretim yapan vatandaşlarımızın emeği, geçimi ve mülkiyet hakkı da gözetilmelidir.
Bölgedeki hukuki süreçleri takip edecek, eşitsiz uygulamaları ilgili kurumlara taşıyacak ve üreticilerimizin mağduriyetlerinin giderilmesi için gerekli girişimlerde bulunacağız.
@anahtarparti@yavuzagiraliog@EmineKucukali@ApartiMersin
#anahtarparti #yavuzağıralioğlu #göksudeltası
4 Temmuz 2003’ten 4 Temmuz 2026’ya: Süleymaniye’de Çuval, Boğaz’da Işıklar
Tarihimizin en acı ve unutulmaması gereken günlerinden biri 4 Temmuz 2003’tür. Irak’ın Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmiş, Türk Silahlı Kuvvetlerinin onuru hedef alınmıştır. Üstelik bu olayın sorumluları herhangi bir bedel ödemek yerine kariyerlerinde yükselmeye devam etmiş, operasyonun gerçekleştiği dönemde görev yapan ABD’li General Raymond T. Odierno yıllar sonra ABD Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevine kadar yükseltilmiştir. Bu durum, Türk milletinin hafızasında yalnızca olayın kendisini değil, verilen tepkinin yetersizliğini de kalıcı hale getirmiştir.
Aradan 23 yıl geçtikten sonra dün ABD’nin 4 Temmuz Bağımsızlık Günü dolayısıyla İstanbul’daki Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün ABD bayrağının renkleriyle ışıklandırıldığını gördük.
Devletler arasında diplomatik ilişkiler elbette vardır. Ancak milletlerin de hafızası vardır. 4 Temmuz, ABD için bir bağımsızlık günü olabilir; fakat Türk milleti için aynı zamanda Süleymaniye’de askerimizin başına çuval geçirildiği gündür.
Bu görüntüler bende olduğu gibi muhtemelen birçok kişide rahatsızlık uyandırmış olmalıdır. Şahsen ben bu toprakların vatan olması için can vermiş yüz binlerce şehidimizi hatırladım ve tarihî hafızanın bu kadar kolay silinmemesi gerektiğini düşündüm. Çünkü milletlerin yalnızca zaferleriyle değil, unutmadıkları acı anlarla da ayakta kaldıklarına inanırım .Bu nedenle biz , Süleymaniye’de onuru hedef alınan Türk askerini hatırlamaya devam edeceğiz. Bu bir düşmanlık değil, millî bilinç meselesidir.
Vaktiyle Nefes: Vatan Sağolsun filminde Mete Yüzbaşı’nın Mehmetçiğe söylediği “Uyuma uyursan ölürsün; sen uyursan, herkes ölür.”ifadesi bu konunun önemini çok iyi anlatır.
ABD bugün müttefikimiz olabilir; eşitlik ve karşılıklı saygıya dayalı ilişkiler çerçevesinde bu doğaldır ve biz de bunu destekliyoruz. Ancak Türk askerinin başına geçirilen çuval ve onun temsil ettiği anlayışı unumamız mümkün değil . Unutursak tarih tekerrür eder.
Anahtar Parti lideri Yavuz Ağıralioğlu Terörsüz Türkiye süreci ile ilgili konuştu:
Devlet bey 41 yıl “Kürt-Türk kardeştir, Apo kalleştir” dedi. Şimdi “Kürt-Türk kardeştir. Apo kurucu önderdir.” diyor.
Bunun bir ortası yok mu?
Kalleş midir, kurucu önder midir?
Terörist midir, kanaat önderi midir?
Köprü yapmak elbette önemlidir. Ancak asıl başarı, yapılan köprülerden vatandaşın rahatça geçebilmesini sağlamaktır.
Çanakkale’de köprüye çok yakın bir noktada olmasına rağmen, geçiş ücretleri nedeniyle vatandaşlar daha ucuz olduğu için feribotu tercih ediyor ve uzun kuyruklar oluşuyor.
Yatırımların değeri, vatandaşın onlardan ne kadar faydalanabildiğiyle ölçülür. Köprülerimiz var ama fiyatları nedeniyle kullanılamıyorsa, bu tabloyu yeniden değerlendirmek gerekir.
“KARADENİZ DENİZ GÜVENLİĞİ MERKEZİ (BLACK SEA MARITIME SECURITY HUB)” PROJESİNE DE KARŞIYIZ
NATO Zirvesi’ne sayılı günler kala Türk milleti olarak tedirgin bekleyişimiz artarak sürüyor. Bu tedirginliğe sebep olan gelişmelerin başında Trump’ın NATO’yu yeniden yapılandırma söylemleri, Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden şekillendirilmesinin konuşulması ve Türkiye-ABD ilişkilerinde son dönemde yaşanan dikkat çekici gelişmeler bulunmaktadır. Yıllardır ABD tarafından Türkiye üzerinde baskı ve tehdit unsuru olarak kullanılan Halkbank davasının bir anda düşürülmesi, Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik alışılmadık derecede olumlu açıklamaları ve benzeri gelişmeler sonrasında milletimiz haklı olarak “Türkiye’den karşılığında ne istenmektedir?” sorusunu sormaktadır.
Bu tedirginliğe zemin hazırlayan konulardan biri de son dönemde yeniden gündeme taşınan Karadeniz Deniz Güvenliği Merkezi (Black Sea Maritime Security Hub) projesidir. Önceki paylaşımlarımızda da ifade ettiğimiz üzere, Rusya-Ukrayna Savaşı gerekçe gösterilerek gündeme getirilen bu girişimi sıradan bir güvenlik düzenlemesi olarak görmek mümkün değildir. Çünkü ABD ve NATO’nun otuz yılı aşkın süredir farklı gerekçelerle Karadeniz’de daha kalıcı ve daha etkin bir güvenlik yapılanması oluşturma arayışı bilinmektedir. Bölgede bu yeni planlamalar da Türkiye’nin egemenlik hakları, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Boğazların geleceğine yönelik yeni tartışmalara zemin hazırlama tehlikesi taşımaktadır.
Her şeyden önce Karadeniz’in güvenliği öncelikle sahildar devletlerin sorumluluğundadır. Karadeniz bir NATO gölü olamaz. Üstelik Türkiye’nin yıllardır kararlılıkla uyguladığı Montrö rejimi, Karadeniz’i küresel güç mücadelelerinin kontrolsüz bir çatışma alanına dönüşmekten korumayı başarmış ve bölgesel istikrarın temel dayanaklarından biri olmuştur.
Bu nedenle topyekûn ülkemizin jeopolitik hareket alanını daraltmaya yönelik tüm bu girişimler karşısında sessiz kalmamız beklenemez.
Sonuç olarak Türk halkı; Doğu Akdeniz’de, KKTC üzerinde ve Mavi Vatan’daki egemenlik haklarımıza yönelik girişimlere karşı olduğu gibi, Karadeniz’in yeni jeopolitik hesapların merkezi hâline getirilmesine ve Boğazların uluslararası askerî planlamaların dolaylı bir unsuru hâline dönüştürülmesine de karşıdır. Bizim için Boğazlar Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik sahasıdır. Montrö pazarlık konusu yapılamaz. Karadeniz’in geleceği öncelikle Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlerin ortak iradesiyle şekillenmelidir.
Bu nedenle Türk milleti olarak biz; Halkbank dosyasının kapandığı, NATO’nun yeniden yapılandırılmasının konuşulduğu bir süreçte Türkiye’den Heybeliada Ruhban Okulunun açılması haricinde başka hangi tavizlerin talep edildiğini, hangi konularda ABD’ye olumlu sinyaller verildiğini bilmek istiyoruz. Demokrasilerde milletin, kendi geleceğini ilgilendiren konularda soru sorması da cevap beklemesi de en tabiî hakkıdır. Umuyoruz ki endişelerimizde yanılırız.
ROTA BELİRLENDİ!
‘Anahtar’ın Rotası: Millet!
Yaz boyunca Türkiye’nin dört bir yanındayız.
81 ilimizde vatandaşlarımızla buluşacak; esnafımızı, çiftçimizi, emekçilerimizi dinleyecek, kadınlarımızın ve gençlerimizin beklentilerini doğrudan kendilerinden dinleyeceğiz.
Milletimizin sesine kulak vermek, sorunlarını birlikte değerlendirmek ve çözüm önerilerimizi paylaşmak için 1 Temmuz’da yola çıkıyor; 1 Ekim'e kadar memleketimizi karış karış geziyoruz.
Özümüz, sözümüz, yönümüz millet!..
#RotamızMillet
Türkiye gündemindeki hercümerci, günlük siyasi savrulmaları ve zorlamayla açılmaya çalışılan kapıları gördükçe, bir yerlerde okuyup zihnimde kalan şu sözü hatırladım:
“Her kapı zorlanarak açılmaz; bazı kapıları zaman, bazılarını sabır, bazılarını ise itibar açar.”
Bugün siyasetin de en çok ihtiyaç duyduğu şey budur. Çünkü milletin gönlünde açılmayan hiçbir kapı; baskıyla, hesapla ya da dayatmayla kalıcı olarak açılamaz.
Anahtar Parti olarak Genel Başkanımız Yavuz Ağıralioğlu'nun öncülüğünde; milletimizin kapısını gürültüyle değil güvenle, dayatmayla değil ikna ile, geçici hesaplarla değil itibarla açıyoruz ve açmaya devam edeceğiz.
Çünkü biz, siyasetin gerçek anahtarının makamlar değil; milletin duası, güveni ve gönlünde kazanılan yer olduğunu biliyoruz.
NATO Zirvesi'nin Ankara'da başlamasına günler kala, önceki postlarımızda defaten ifade ettiğimiz üzere Tom Barrack'ın Doğu Akdeniz çıkışları ile BM Genel Sekreteri'nin Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín'ın Kıbrıs'a ilişkin önerilerini , Türkiye ile KKTC'yi dışarda bırakarak Doğu Akdeniz'de ABD, Yunanistan, GKRY, İsrail ve Mısır’ın enerji, güvenlik ve deniz yetki alanları üzerinde söz sahibi olma çabalarından ayrı düşünmek mümkün değildir.
Daha da vahimi, sanki Türkiye bir savaş kaybetmiş, masaya mağlup oturmuş veya Kıbrıs'taki haklarından vazgeçmek zorundaymış gibi gündeme getirilerek Maraş, Güzelyurt, Mesarya’nın iadesi ve Türk askeri varlığının sonlandırılarak garantörlük sisteminin yeniden tartışmaya açılmasının talep edilmesidir.
Tarih, verilen her tavizin çoğu zaman yeni talepleri beraberinde getirdiğini göstermektedir. Osmanlı Devleti, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nı askerî olarak kazanmasına rağmen İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya'nın müdahalesiyle 1898 yılında adaya özerklik verilerek uluslararası denetim altına alınmış ve Osmanlı askeri çekilmek zorunda bırakılmıştır. Ardından Yunan Prensi George yüksek komiser olarak atanmış ve müteakiben 1908'de Girit Meclisi tek taraflı olarak Yunanistan'a bağlandığını ilan etmiştir. Bu süreç 1913 yılında adanın resmen Yunanistan'a ilhak edilmesiyle tamamlanmıştır. Önce özerklik, ardından uluslararası denetim, sonra askerî varlığın sona erdirilmesi ve nihayet egemenliğin kaybı... Kısacası savaş meydanında alınamayan sonuç, diplomasi masasında ve aşamalı tavizlerle elde edilmiştir.
Biz bu süreci asla unutmadık. Bugün de Doğu Akdeniz'de keşfedilen enerji kaynaklarının, deniz yetki alanlarının, uluslararası ticaret ve ulaştırma hatlarının yanı sıra bölgesel askerî dengelerin Kıbrıs'ı küresel ve bölgesel güçlerin rekabet sahasına dönüştürdüğünü; Türkiye ile KKTC'yi bu denklemin dışında bırakmaya yönelik girişimlerin sürdüğünü biliyoruz. Bu nedenle bugün talep edilen önerileri yalnızca Kıbrıs'ta bir çözüm arayışı olarak görmek mümkün olmayıp aksine Doğu Akdeniz'de şekillenen daha geniş bir jeopolitik paylaşım ve nüfuz mücadelesinin parçası olduğunun farkındayız.
Bu nedenle hem Kıbrıs Türklerinin hak ve güvenliğinin korunması ve hem de uluslararası hukuktan kaynaklanan garantörlük haklarının, Doğu Akdeniz'deki meşru deniz yetki alanlarının, enerji güvenliğinin ve millî güvenliğin korunması yalnızca bugünün siyasi tercihleri değil, gelecek nesillere bırakacağımız vatanın, egemenlik haklarımızın ve millî menfaatlerimizin korunmasıdır. Kısacası Kıbrıs meselesi, çocuklarımızın geleceği meselesidir.
Sonuç olarak NATO Zirvesi birçok farklı güvenlik başlığını ve ittifakın geleceğine ilişkin tartışmaları içeriyor olsa da hangi gerekçeyle olursa olsun Türkiye'nin millî güvenliğinden, etkin ve fiilî garantörlük haklarından, KKTC'nin egemen eşitliğinden ve Doğu Akdeniz'deki stratejik menfaatlerinden taviz verilmesi kabul edilemez.
Bu nedenle toplantı sonuçlanıncaya kadar gelişmeleri dikkatle takip edecek, Kıbrıs konusunda gündeme gelebilecek her türlü girişimi millî menfaatler açısından değerlendirecek ve teyakkuzu elden bırakmayacağız.
#Kıbrıs #KKTC #DoğuAkdeniz #MaviVatan #Maraş #Güzelyurt #Girit #TomBarrack #MariaAngelaHolguin #NATOZirvesi #DoğuAkdenizEnerji #Türkiye
Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu’ndan Mehmet Şimşek’in ekonomi politikalarına sert eleştiri:
“Bize diyorlar ki, ‘Bu şartlar altında niye parti kurdunuz?’ Bu şartlar altında parti kurmayacaktık da turşu mu kuracaktık?”
İsrail hükümeti, 28 Haziran 2026 tarihinde aldığı kararla 1915 olaylarını “Ermeni soykırımı” olarak tanıdığını açıkladı. Kararın NATO Zirvesi öncesinde gündeme getirilmiş olması dikkat çekici olup, Türkiye’den talep edilen tavizlerle ilgisi olduğunu düşünmek mümkündür. Dolayısıyla söz konusu kararın tarihî gerçekleri araştırma amacıyla değil, siyasi ve jeopolitik hesaplarla alındığı; bu konunun Türkiye’ye karşı bir tehdit ve pazarlık unsuru olarak kullanılmaya çalışıldığı açıktır.
Mevcut hükümetin İsrail’in bölgesel hamleleri karşısında ortaya koyduğu edilgen ve tutarsız tutumdan rahatsızlık duymakla birlikte, Anahtar Parti olarak her şart altında Türkiye’nin millî menfaatlerinin yanında olduğumuzu ifade ediyor; İsrail nüfuzunun bölgemizde Türkiye aleyhine genişlemesine karşı gerekli siyasi, diplomatik ve stratejik tedbirlerin kararlılıkla alınması gerektiğini savunuyoruz. Türkiye’nin hak ve menfaatlerini ilgilendiren konularda daha kararlı, daha tutarlı ve daha güçlü bir devlet duruşuna ihtiyaç olduğunu bir kez daha vurguluyoruz.
Haddizatında alenen ve fiilen bütün dünyanın gözleri önünde soykırım suçlamalarının muhatabı hâline gelmiş bir devletin aldığı bu karar ne tarihî gerçekleri değiştirebilir ne de uluslararası kamuoyu nezdinde meşruiyet kazanabilir. Bu nedenle söz konusu karar, milletimizin vicdanında olduğu gibi uluslararası siyasetin gerçekleri karşısında da kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Ancak yine tekrar edeceğiz . İsrail’e karşı tutarlı ve güçlü politika takibine ihtiyaç vardır
Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu'ndan "Merkez Siyaset" deklarasyonu:
"Sağın ya da solun değil, milletin merkezindeyiz. Kimsenin gömleğini çıkarmasını istemiyoruz. Biz insanların dün nerede durduğundan çok, yarın bu memleket için ne yapacağıyla ilgileniyoruz."
📌 Ağıralioğlu, her kesimin oyuna talip olduklarını belirterek, ortak paydanın "ay-yıldızlı al bayrak, Cumhuriyet, hukuk ve vatan sevgisi" olduğunu vurguladı.