"- Fırat şehîd düştü... Faşist öğrenci, saldırmaya hazırlanırken, öldürüldü, dediler.
- Aybüke şehîd düştü... "çorumlu şenay aybüke yalçın’ın ailesi de, muhtemeldir ki türkçü akımlara ilgi duydukları için vermişlerdir ona aybüke adını" diyebildiler... İmlâ, Ayşe Düzkan'a âid.
- Necmeddîn şehîd düştü... O da faşist sendikadan olmasaymış, dediler.
- Serap şehîd düştü... Ne yâni, Kürdistan dağlarında daha fazlası ölüyor, dediler.
Yâ hû kurşunladıkları bebekler için bile bir şey söylediler ve söylediklerini destekleyecek şerefsizler buldular. PKK'nın öldürdüğü bebekleri bile "acı ama savaş şartlarında olabiliyor, bunları konuşmaya gerek yok" diyebilenler, kalkmış, bize insanlık dersi vermeye kalkıyor, Türkçülüğü suçlamaya kalkıyor.
Fıratız, Aybükeyiz, Necmeddîniz, Serabız... Türklük yolunca cân veren Mehmetleriz.
Siz ise..."
"Irk bilinci ile temellenmeyen ulusal kimliğin altı boştur. Türk milleti kavramını, Türk ırkına dayandırmak yerine, ucu açık vatandaşlık kavramına dayandırırsanız, bu nihâî olarak Türklüğe zarar verir.
Yâni Türk milleti derken, önce Türk ırkını, ondan sonra da Türkleşenleri kasd etmek zorundasınız. Bunu yapmadığınız, tam tersine "Türk milleti denince, içine Kürd'ü de, Laz'ı da, Çerkez'i de alır" dediğiniz zamân Türklüğü bir çorbaya dönüştürmüş olursunuz. Sonunda da "Malazgirt ve Çanakkale'de hep berâberdik" saçmalıkları gelir. Gider, tezinizi güçlendirmek için Çanakkale'de savaşan Ermenî ve Rûm istisnâları gösterirsiniz. Sonunda ise diğeri gelir, "Kürdler olmasaydı, Türkler, Malazgirt ve Çanakkale'de başarılı olamazdı" der. Sen de nasıl olur diye şaşırırsın. Oysa, bunu sen yarattın, farkında değilsin. Ama bununla da kalmaz. Sen Türk milleti için "ırka dayanmaz, bir etnik kimlik değildir" diyerek, Türk milletini çorba gibi sunduğun için o da gelir, "Zâten siz Türk değilsiniz, şunun bunun karışımısınız" der. Ama sen, bunu yine anlamaz. Tek panzehirin Türklüğü ırk temelinde ele alan Türkçülük olduğunu anlamazsın.
Polonya asıllı şâir Nâzım Hikmet Borjenski'den esinlenmeyle, 'demeye de dilim varmıyor ama, bunca saçmalık içinde, aklını kullanamadığın için kabâhat senin be canım kardeşim' ".
Milliyetçi Toplumcu model ve bu modelin iktisadi alandaki yansımalarının kökenini bahsedilen İtalya ve Almanya uygulamalarından çok daha önce, I. Dünya Savaşı öncesinde görüyoruz.
1913-1914 yıllarında Türk Yurdu tarafından, Halk’a Doğru Mecmuası çıkarılırken ve burada Gökalp, Türkiye'de Batı tarzı sosyal sınıfların (burjuvazi ve proletarya) olmadığını savunur ve Türk toplumunun sınıflardan değil, birbirine muhtaç meslek gruplarından oluştuğunu iddia ederken Hitler resim çiziyor, Mussolini İtalyan Sosyalist Partisi’nde devrim hayali kuruyordu. Daha sonra 1923 yılında neşrettiği Türkçülüğün Esasları kitabında modelini öne sürdüğünde de henüz İtalya ve Almanya’da bu uygulamalar yoktu.
Gökalp’in görüşlerinden etkilendiği ve Türk toplumun uygun hale getirdiği sosyolojinin kurucusu kabul edilen Durkheim’in ve Gökalp’in ortaya koyup geliştirdikleri modellerin de faşist uygulamayla aslında alakası yoktur. Hatta söylemek mümkündür ki Mussolini bu görüşleri kirletmiş, uygulamalarıyla kapitalizme ve sosyalizme alternatif olabilecek bir modelin yanlış anlaşılmasına ve destekçi bulamamasına sebep olmuştur.
Komünistler anlamadıkları ve işlerine gelmeyen her şeyi dünya tarihinin en karanlık dönemlerine ait örneklerle kirletmeyi bir milli spor olarak gördükleri için bu tür tartışmalarda kestirip atmayı tercih ediyorlar. Her ne kadar bu örnekler çirkinlikte ancak komünizmle yarış halinde olabilseler ve onlar SSCB’nin iğrenç ve insanlık dışı uygulamalarını savunmakta bir beis görmeseler de bizim Nazi ve Faşist gibi ithamları kabul etmeyeceğimizi bildiklerinden bu söylemleri kullanarak üstünlük taslayacaklarını sanırlar.
Oysa Faşizm, Nazizm ve Milliyetçi Toplumculuk görüşlerinin ortaya çıktıkları koşullar da hiçbir bakımdan aynı değildir. En basitinden örnek olarak verdiği Faşizm fasikülünde yer alan şekliyle Türkiye’de bir sınıf gerilimi İtalya ve Almanya’da olduğu gibi zirve yapmış değildir. TİP ile MDD’ciler arasındaki kopmada devrim ile işçi sınıfı arasındaki bağlantı konusunda ortaya konulan argümanlar da, bence, bunun farkında olduklarını göstermektedir.
Yine Milliyetçi Toplumculara sermaye sahiplerinin bariz bir desteği -faşist hareketlere dair fasikülde tespit edilenin aksine- mevcut değildir. Sermayenin birçok talep ve uygulamasına karşı çıkan (Örneğin ortak pazarı bir sömürgeleşme aracı gören) bir partiye neden destek versinler değil mi?
Dolayısıyla, geçelim bunları.
Bir insanın muhtar, belediye başkanı vs olması trafikte motosiklet kullanması için yeterli görülmezken neden silah taşıması için yeterli görülmektedir?
Mevcut sistemde silaha elinin bile değmemesi bile gereken binlerce adam sadece belirli bir işi yapıyor diye belinde tabancası ile serseri mayın gibi dolaşırken silaha sahip olabilecek ehliyete sahip kimseler kendisini ve ailesini koruyamıyor.
4 Mayıs 1924…
Kerkük’te İngiliz askerleri ve Levi birliklerinin ortak baskınında yaklaşık 280 Türkmen katledildi. Tarihe “Levi Baskını” olarak geçen bu acı gün, Türkmen hafızasında derin bir yara olarak kaldı.
Peki, Kerkük’te o gün neler yaşandı?
@tcktu1955 Siz akademik bir kurumsunuz. Trabzonspor'un şampiyonluğunu dahi kutlamamışken birde Erzurumsporu'da araya sıkıştırıp malum kulübü kutlamak size mi kaldı. Eren Bülbül'ün kemiklerini sızlatmayın.
Bu kanun teklifinin yanısıra ruhsatlı silahların her yıl kontrolü, ve sahiplerinin her yıl psikolojik testlere tabi tutulmasıda gündemde. Sanırım amaç ruhsatlı silah sahiplerini bezdirip silahlarından vazgeçmelerini sağlamak. Peki yasadışı silah sahibi olanlara ne önlem alınacak
Dostlar yeni kanun teklifi.
- Bir kişiye en fazla 3 tane ruhsatlı tabanca.
- Görevi ne olursa olsun sadece bir taşıma ruhsatı.
-Silah muhafazası için zorunlu ek önlemler.
-Şartlara uymayanlar için 1 yıl içinde devir zorunluluğu.
Eeeeee bu yılanın her geçen gün daha fazla kişi ve kesimi sokacağı belliydi.
Gelin beraber mücadele edelim dedim, üç beş kişi dışında kimse ses vermedi 🤷🏻
Bugün ünlü Kutü'l Amâre Zaferimizin yıl dönümü... İngilizlerin 13 general, 481 subay ve 13 300 er olarak teslîm oldukları (Dönemin Savaş Bakanı Kitchener, parlamentoya sunduğu raporda 2970 İngiliz, 6000 Hind askerinin esîr düştüğünü belirtiyor) bu savaşla, İngiliz ilerlemesi, bir yıl süreyle durdurulmuştur. Hindistan'ın coğrâfî yakınlığından ötürü İngiltere, sürekli olarak asker taşıyabiliyordu. Ancak biz, böyle bir olanaktan yoksunduk. Bununla birlikte Süleymân Askerî Bey, Abadan'ı ele geçirip, İngilizleri oyalamasaydı; Halil Paşa, Kut'u ele geçirmeseydi, muhtemelen İngiliz ve Rus kuvvetleri Revanduz yakınlarında buluşacaklar ve Doğu Anadolu'da hem Rus, hem İngiliz işgâli yaşanacaktı.
Alttaki resimlerin tümünü İngiliz arşivlerinden aldım. Dilediğiniz gibi kullanmakta özgürsünüz.
Bu vesîleyle Basra'dan Musul'a kadar Irak cephesinde yaşamını yitiren bütün yiğitlere...
Süleymân Askerî Bey'e;
Ali İhsan (Sabis) Paşa'ya;
Nureddîn Paşa'ya;
Halil (Kut) Paşa'ya
Ve pek tabiî, Osmanlı Orduları Başkumandan Vekîli Enver Paşa'ya...
"Herkes okullar ve eğitim hakkında konuşuyor. Uygulanması mümkün olmayan yasaklar, cezâevlerine dönüştürülen okullar, sürekli anlamsız görevler yüklenen öğretmenler, diziler, oyunlar...
Ama işin en önemli kısmı umursanmıyor. Âileler... Çocuklarını prens ve prenses görüp, her söylediklerini kayıtsız şartsız doğru kabûl eden âilelerden söz eden yok. En önemlisi de âilelerin, öğretmenleri sürekli olarak saçma sapan konularda şikâyet etmesinden söz eden yok. Bu şikâyetleri engelleyecek, öğretmenler üzerinde sopa olmaktan çıkaracak bir sistemden kimse söz etmiyor. Kimse öğretmenlerin yetkilerinin genişletilmesinden söz etmiyor. Herkes zorunlu eğitimden söz ediyor ama zorunlu eğitimin süresinin indirilmesine dâir bir yasa teklifinden bahseden olmadığı gibi buna dâir çalışma yapan da yok. Hiçbir parti, sivil toplum kuruluşu... Zorunlu eğitimin olduğu yerde öğrenciye, kılık kıyâfetinden ötürü yaptırım uygulanamaz. Etkili bir disiplin cezâsı verilemez. Öğrenciyi derse almak zorundasın. Çünkü zorunlu eğitim, yasal bir zorunluluk ve eğitim hakkı da anayasal bir zorunluluk. Bunlar varken, bakanlık karârı ya da yönetmeliklerin önemi yoktur. Bu durumda okul kıyâfeti giymeyen öğrenci, öğretmeni hakkında suç duyurusunda bulunabilir. Peki, buna dâir öğretmene yasal bir güvence verilebilir mi? Hâyır... Zâten bu konudan da söz eden yok...
Dolayısıyla biz, kendi kendimizi eyliyoruz. Ama elbette, olması gerekeni söylemekten vazgeçmeyeceğiz. En azından ortaya bir fikir koymuş, bir yol göstermiş olmak için söyleyeceğiz. Bu gündem, birkaç gün daha konuşulacak, sonra yine unutulacak..."
Oğluna, Yunan tanrıçasının oğlu Aşil’in adını koyan velinin adı Fatmanur!.. Görsem sormak isterdim: Doğuştan mı salaksın yoksa eğitimle mi böyle oldun?
Bu ülkede şımarık ve cahil veli problemi, okullarda serbest kıyafete geçiş kadar sıkıntılı ve ahmakça…