30 Ağustos ve Türk Milletinin büyük sabrı
30 Ağustos aynı zamanda sabrın zaferidir. Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz arasında tam bir yıl var.
Nazım Hikmet Kuvayı Milliye Destanında bu dönemi çok güzel tasvir eder:
Öyle ki:
Sene 1922/ve 15 vilayet ve sancak/ ve 9 büyük şehir/ düşman elindedir/ İnanılmaz şeyler düşmandadır ki/ bunların arasında: 7 göl, 11 nehir/ ve köklerinde baltamızın yarası/ ve yangınlarıyla bizim olan/ yüz kere yüz bin dönüm orman/ bir tersane, iki silah fabrikası/ ve 19 körfez/ ve liman ki/ belki birçoğunun/ rıhtımı, mendireği, kırmızı, yeşil fenerleri yoktur/ ve belki sularında/ ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı/ fakat onlar/ tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler/ Sonra, 3 deniz, 6 kol tren hattı/ sonra, göz alabildiğine yol/ sılaya gittiğimiz/ gurbette göründüğümüz.
Ama nihayetinde son söz şudur:
Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm/ya İSTİKLAL, ya ölüm!
Son günlerde Türk Milleti tarih önünde bir kez daha sabırla sınanıyor. Bir kez daha dişlerini ve yumruklarını sıkıyor, büyük bir dirençle tahammül ediyor.
Çünkü biliyor. Sabrın sonu selamettir.
Selamet günleri de gelecek.
Ben demiyorum. Tarih diyor.
Yaşı yetenler hatırlayacaktır. 90'larda "nerde bu devlet, nerde bu millet" diye bir replik vardı. Bir toplumsal sorunda, duyarlı bir vatandaş meydana çıkar ve bu repliği seslendirirdi.
Gel zaman git zaman "nerde bu devlet" diyecek kadar devletimizin kalmadığını herkes anladı. Artık bu feveran ifadesinin seslendirilmesini kimse beklemiyor.
Fakat "nerde bu millet" diyeceğimiz kadar bir milletimiz de mi kalmadı?
Gazileri, protez bacakları çöp torbalarına konulup başkent meydanından atılırken ortada millet yok;
cezaevinden çıkarılan Çetinkaya katliamcısı meydan meydan gezip pişman değilim derken de millet yok;
asker, polis, öğretmen, doktor, hemşire öldüren teröristler için anma etkinlikleri düzenlenirken de millet yok...
Devleti kaybetmiştik. Anlaşılan milleti de kaybetmişiz.
Kimse hamaset kesmesin.
Yaşadığımız hakikat budur.
Bu yıl tıp ve hukuk fakültelerinin üniversite sınavı giriş puanlarını inceledim. Öncelikle tıp fakültelerinin sıralamasından önemli gördüğüm bir hususun altını çizeceğim. Ülkemizin en eski tıp fakültesi benim de mezunu olduğum İstanbul Tıp Fakültesi. Cumhuriyet Döneminde kurulan en eski fakültemiz ise Ankara Tıp. Üçüncüsü ise Ege Tıp. Her üçü de çok köklü ve büyük kurumlar. Gelenekleri var. Sağlam bir altyapıları var. Evrensel anlamda oldukça nitelikli kurumlar. İstanbul Tıp Fakültesi 2027 yılında 200. yılını kutlamaya hazırlanıyor. Nobelli mezunu var. Dünya bilimine katkı sunan hekimler yetiştirmiş bir kurum.
Üniversite giriş puanlarına baktığımızda ise bu saydığımız kurumların yerleri çok kötü. Ankara Tıp İngilizce bölümü tıp fakülteleri sıralamasında 15., İstanbul Tıp İngilizce bölümü ise 16. sırada. Türkçe programlarında ise Ankara 18., İstanbul Tıp 19. sırada.
Başarılı gençler ülkemizin en köklü fakültelerini tercih etmiyor. Hacettepe'yi bir kenara koyuyorum ki o da çok iyi bir yerde değil. İngilizce programı 9., Türkçe programı 12. sırada. Ülkemizin 3. tıp fakültesi olan Ege Tıp ise 23. sırada.
Hiç kimse beni ne Medipol'ün, ne Koç'un, ne Yeditepe'nin, ne İstinye'nin bu köklü fakültelerimizden daha nitelikli bilim ve eğitim kurumları olduğuna ikna edemez. Maalesef gençlerimiz janjanlı, gösterişli reklamlara bakarak karar veriyor. Hastayla ilişkisi müşteri memnuniyeti çerçevesinde şekillenen özel bir üniversitede hasta başı eğitiminin ne kadar mümkün olacağını siz düşünün.
Ülkemizin en başarılı gençlerini, en köklü eğitim-bilim kurumlarından ziyade en fiyakalı olanlara sevk eden bir iklim oluşmuş. Bu da kaynak israfının bir başka boyutu.
Hiç kimse alınmasın. Bu sıralama olağan değil. Gerçek hiç değil. Ülkemiz açısından da kaygı verici.
Kamuya ait değerlerin aşağıya itilmesinin sonuçlarını gördük. Türkiye, on yıllarda meydana getirdiği kurumların üzerinde titizlenmek, gözü gibi bakmak zorunda. Bu kurumları pazarda bulmadık. Geçmiş kuşakların fedakarlıkları ve emeğini bu ölçüde değersizleştiremeyiz.
Bu yıl tıp ve hukuk fakültelerinin üniversite sınavı giriş puanlarını inceledim. Öncelikle tıp fakültelerinin sıralamasından önemli gördüğüm bir hususun altını çizeceğim. Ülkemizin en eski tıp fakültesi benim de mezunu olduğum İstanbul Tıp Fakültesi. Cumhuriyet Döneminde kurulan en eski fakültemiz ise Ankara Tıp. Üçüncüsü ise Ege Tıp. Her üçü de çok köklü ve büyük kurumlar. Gelenekleri var. Sağlam bir altyapıları var. Evrensel anlamda oldukça nitelikli kurumlar. İstanbul Tıp Fakültesi 2027 yılında 200. yılını kutlamaya hazırlanıyor. Nobelli mezunu var. Dünya bilimine katkı sunan hekimler yetiştirmiş bir kurum.
Üniversite giriş puanlarına baktığımızda ise bu saydığımız kurumların yerleri çok kötü. Ankara Tıp İngilizce bölümü tıp fakülteleri sıralamasında 15., İstanbul Tıp İngilizce bölümü ise 16. sırada. Türkçe programlarında ise Ankara 18., İstanbul Tıp 19. sırada.
Başarılı gençler ülkemizin en köklü fakültelerini tercih etmiyor. Hacettepe'yi bir kenara koyuyorum ki o da çok iyi bir yerde değil. İngilizce programı 9., Türkçe programı 12. sırada. Ülkemizin 3. tıp fakültesi olan Ege Tıp ise 23. sırada.
Hiç kimse beni ne Medipol'ün, ne Koç'un, ne Yeditepe'nin, ne İstinye'nin bu köklü fakültelerimizden daha nitelikli bilim ve eğitim kurumları olduğuna ikna edemez. Maalesef gençlerimiz janjanlı, gösterişli reklamlara bakarak karar veriyor. Hastayla ilişkisi müşteri memnuniyeti çerçevesinde şekillenen özel bir üniversitede hasta başı eğitiminin ne kadar mümkün olacağını siz düşünün.
Ülkemizin en başarılı gençlerini, en köklü eğitim-bilim kurumlarından ziyade en fiyakalı olanlara sevk eden bir iklim oluşmuş. Bu da kaynak israfının bir başka boyutu.
Hiç kimse alınmasın. Bu sıralama olağan değil. Gerçek hiç değil. Ülkemiz açısından da kaygı verici.
Kamuya ait değerlerin aşağıya itilmesinin sonuçlarını gördük. Türkiye, on yıllarda meydana getirdiği kurumların üzerinde titizlenmek, gözü gibi bakmak zorunda. Bu kurumları pazarda bulmadık. Geçmiş kuşakların fedakarlıkları ve emeğini bu ölçüde değersizleştiremeyiz.
Öcalan'ın İmralı açıklamaları internete düştü.
Notlar, PKK'nın devletle vardığı mutabakata dair önemli ipuçları içeriyor.
Öcalan, eğip bükmeden, "yarın en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız" diyor.
Süreç denilen şey PKK'yı devlete ortak etme projesi mi?
Devleti yönetenler bu konuda bir açıklama yapmayacak mı?
"Halbuki milletin ve memleketin geleceği ve şerefi söz konusuydu. Bu mesele her düşüncenin üzerindedir.
Millet ve memleket sayesinde kazanılan rütbe ve refahın bir ehemmiyeti, bir kutsiyeti vardır. Biz bunlardan, ancak yine bu aziz millet ve memlekete borçlu olduğumuz son bir namus vazifesini yapmak için ayrıldık.
Milletin kendi hayatını kurtarmak, kendi meşru hakkını müdafaa için çıkardığı sese katılmak, her kendini bilen vatandaşın vazifesidir.
Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa genel şerefsizliğin enkazı altında şunun bunun şahsi şerefi de parça parça olur.
Biz o genel şerefi kurtarabilmek için harekete gelen millete ruhumuzla katıldık."
Mustafa Kemal Paşa, 24 Ekim 1919, "Ruşen Eşref Bey'le Amasya'da İkinci Mülakat"
Rousseau'ya göre, siyasi meşruiyet tamamen vatandaşların özgür rızasına ve genel iradeye dayanır; yani mutlak iktidarla desteklenen salt yasallık, gerçek ahlaki otoriteden yoksundur. Katılıyorum ama eksik buluyorum.
Yasama organının, mutlak iktidarın gücüyle yürürlükteki kurallara uygun olarak çıkardığı bir kanun yasal sayılabilir. Ancak her legal yasa aynı zamanda meşru yasa anlamına gelmez. Yasanın meşruiyeti, onu kabul eden yasa yapıcıların aritmetik üstünlüğüne göre de belirlenmez. Yasaların meşruiyetini tarihsel bir kategori olan millettin tarihsel iradesine uygun olup olmaması belirler.
Millet, ortak tarih, ortak kültür, ortak kimlik ve ortak medeniyet içerisinde var olan bir topluluktur. Milletlerin de varoluş iddiası ve iradesi vardır. Meşruiyetin kaynağı da tam olarak bu iddia ve iradedir. Buradaki millet kavramı ile seçmenler topluluğunu birbirine karıştırmamak lazım gelir. Millet seçmenlerden değil, o, yaşayan, yaşayacak olan ve yaşamı sona eren mensuplarından meydana gelir. Bu bakımdan bir tarih döneminde seçmenler toplamının bazen milletle çelişmesi de mümkün olabilir.
Milletin varoluş yasası bütün yasaların üstündedir. Bununla çelişen bir yasanın, içinde ne yazarsa yazsın, geçerliliği ve hükmü yoktur. Bu bakımdan milletin birliğine, beraberliğine, tarihsel birikimine ve kimliğine aykırı yasa çıkarılamaz. Çıkarılırsa da geçerliliği olmaz. Ben demiyorum. Tarih böyle diyor.
"Halbuki milletin ve memleketin geleceği ve şerefi söz konusuydu. Bu mesele her düşüncenin üzerindedir.
Millet ve memleket sayesinde kazanılan rütbe ve refahın bir ehemmiyeti, bir kutsiyeti vardır. Biz bunlardan, ancak yine bu aziz millet ve memlekete borçlu olduğumuz son bir namus vazifesini yapmak için ayrıldık.
Milletin kendi hayatını kurtarmak, kendi meşru hakkını müdafaa için çıkardığı sese katılmak, her kendini bilen vatandaşın vazifesidir.
Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa genel şerefsizliğin enkazı altında şunun bunun şahsi şerefi de parça parça olur.
Biz o genel şerefi kurtarabilmek için harekete gelen millete ruhumuzla katıldık."
Mustafa Kemal Paşa, 24 Ekim 1919, "Ruşen Eşref Bey'le Amasya'da İkinci Mülakat"
Rousseau'ya göre, siyasi meşruiyet tamamen vatandaşların özgür rızasına ve genel iradeye dayanır; yani mutlak iktidarla desteklenen salt yasallık, gerçek ahlaki otoriteden yoksundur. Katılıyorum ama eksik buluyorum.
Yasama organının, mutlak iktidarın gücüyle yürürlükteki kurallara uygun olarak çıkardığı bir kanun yasal sayılabilir. Ancak her legal yasa aynı zamanda meşru yasa anlamına gelmez. Yasanın meşruiyeti, onu kabul eden yasa yapıcıların aritmetik üstünlüğüne göre de belirlenmez. Yasaların meşruiyetini tarihsel bir kategori olan millettin tarihsel iradesine uygun olup olmaması belirler.
Millet, ortak tarih, ortak kültür, ortak kimlik ve ortak medeniyet içerisinde var olan bir topluluktur. Milletlerin de varoluş iddiası ve iradesi vardır. Meşruiyetin kaynağı da tam olarak bu iddia ve iradedir. Buradaki millet kavramı ile seçmenler topluluğunu birbirine karıştırmamak lazım gelir. Millet seçmenlerden değil, o, yaşayan, yaşayacak olan ve yaşamı sona eren mensuplarından meydana gelir. Bu bakımdan bir tarih döneminde seçmenler toplamının bazen milletle çelişmesi de mümkün olabilir.
Milletin varoluş yasası bütün yasaların üstündedir. Bununla çelişen bir yasanın, içinde ne yazarsa yazsın, geçerliliği ve hükmü yoktur. Bu bakımdan milletin birliğine, beraberliğine, tarihsel birikimine ve kimliğine aykırı yasa çıkarılamaz. Çıkarılırsa da geçerliliği olmaz. Ben demiyorum. Tarih böyle diyor.
@aysesucu Ayşe Hanım önemli bir noktaya işaret ediyor. Türk Milleti, Türk Vatanının sahibi olma hakkını Anayasadan değil tarihten alıyor. Yarın, cebren ya da hile ile bu hak Anayasadan kaldırılsa bile hakikat değişmez demek istiyor. Ben de aynı düşüncelerle kendisine katılıyorum.
Devlete ait olmayan üniversiteler, hukuken “özel üniversite” değil fakat “bir vakıf tarafından kurulan kamu tüzel kişiliğine sahip üniversite” statüsündedir.
Ancak gerçeğin böyle olmadığı, bu kurumların bal gibi özel üniversite oldukları, kâr amacıyla işletildikleri bilinmektedir.
Kâr tansferi yasak olmasına rağmen çeşitli hukuk hileleri ile vakıf üniversitelerinin gelirleri "vakıf sahiplerine" (evet böyle bir garabet bile fiilen mevcut) aktarılmaktadır. Devlet de bu hukuk hilesine göz yummaktadır.
Özel üniversitelerin bir kamu hizmeti yürütmedikleri belli bir sermaye grubunun çıkarlarına hizmet etmek için kuruldukları da gün gibi ortadadır.
Ya bu tiyatroya son verilmeli ya da bütün özel üniversiteler kamulaştırılmalıdır.
Bu tiyatroya son verildiğinde zaten "özel üniversiteler" devlet üniversiteleri gibi kendilerine sağlanan olanakları kaybedecek, bir üniversite standardını karşılayamayacak ve doğal olarak kapanacaklardır.
Sabah Marmaray'da seyahat ettim. Oturuyorum. Önümde ayakta duran bir genç kız var. Telefonla annesiyle konuşuyor. Annesine "anne bu ay alacağım bütün maaşımı sana vereceğim hiç dokunmayacağım" diyor. Bu ay 2.000 lira önden avans almış ona da hiç dokunmamış. Hepsini sana vereceğim diye ekliyor. Muhtemelen asgari ücret karşılığı bir işte çalışıyor.
Sonuç: Birincisi gençlikten umudu kesmeyelim. İkincisi bu gencin emektarlığı ve fedakarlığı karşısında kokain partilerinden esrar partilerine hücum eden bir züppe topluluk da var. Onu da unutmayalım. Üçüncü ve son olarak böyle gençlerin emeklerinin heba olmayacağı bir düzen kurmaya mecburuz.
ROK'un gözaltına alınması Türk milletinin onunla hesabının mahşere kalacağı anlamına gelmiyor.
Yasadışı bahisten isterse müebbet versinler eninde sonunda Millete ve devlete karşı işlediği suçlardan da yargılanacaktır.
Uyuşturucu davalarına da bakmakla görevli ağır ceza mahkemesi başkanı kadın hakim, uyuşturucu kuryesi taksici sevgilisi tarafından adliye lojmanında darp edilmiş. Açığa alınınca da adliyede vukuat çıkarmış.
Ben bu durumu tekil bir olay olarak görmüyorum.
Gerçek şu: Modern toplum, manevi ve kültürel açıdan çözülüyor. Biz de bundan fazlasıyla nasibimizi alıyoruz.
İktidar partisi milletvekilinin eşinin mahkeme masraflarından muaf olmak için muhtardan fakirlik belgesi alması ya da muhalefet partisi belediye başkanının pavyondan çıkardığı kadını belediyede çalışıyor gösterip Maldivlerde tatile götürmesi de aynı çözülmenin değişik görünümleridir.
Verecek çok örnek var. İlave misallere gerek yok. Teşhis kesin. Ayrıca pansuman tedbirlerin, aspirin tedavilerinin bir çözüm getirmeyeceği de muhakkak.
Şu hakikati hepimiz görmekteyiz. Modern toplum can çekişmektedir. Ölü dokular, sağlam dokuları da öldürmek üzere adım adım tüm bedene ilerlemektedir. Türk Milleti de maalesef bu akıntıya kendini en çok kaptıran milletlerden birisidir.
Sistem çökmektedir. Düzen dağılmaktadır. Yenisi kurulmazsa kurunun yanında yaşlar da yanacaktır. Cerrahi müdahaleyi içermeyen bir tedavi seçeneği kalmamıştır.
Dünyayı ancak erdemli insanlar kurtarabilir. Best Model Irmak Öztaş, bir fırında çalışmaya başlamış. "Mağdur olduğum bir durum yok, sonuçta paramı kazanıyorum" diyor.
Bence de bir mağduriyet yok. Emeği ile hayatını kazanıyor. Yüksünmemiş, utanmamış, yerinmemiş. Her gencin örnek alması gereken bir davranış.
Peki bu durum sıradan bir şeyse neden bir ajans haberine konu oldu?
Kuşkusuz toplum bir best modele fırında tezgahtarlık yapmayı layık görmediği için bu olay haber oldu.
Değerler nasıl da alt üst olmuş. Bir best model için toplumun biçtiği rol fırında çalışarak, onuruyla hayatını kazanması değil. Toplum onları gece alemlerinde, magazin haberlerinde, kulüplerde, partilerde, sosyete dedikodularında görmek istiyor. Onun için Irmak'ın fırında çalışması bir haber değeri taşıyor.
Tabi biz Irmak'ı yine de tebrik edeceğiz. Akıntıya karşı kürek çektiği için. Erdemli olmayı gösterişe, vur patlasın çal oynasıncılığa, şöhret düşkünlüğüne tercih ettiği için. Kadınlık onurunu yüksekte tutmayı öncelediği için. Ve akranlarına sağlam bir karakter örneği sunduğu için.
Koronavirüs pandemisi sırasında beni en çok dehşete düşüren olay İspanya'da yaşanmıştı. İspanyol ordusuna bağlı birlikler huzurevlerine gittiklerinde bazı huzurevlerinin çalışanlar tarafından terk edildiklerini ve buralarda kalan yaşlıların yataklarında ölmüş olduklarını görmüşlerdi.
Kanımca bu insanlık felaketi, koronavirüs felaketinden daha büyük bir yıkımın habercisiydi.
Cuma günü Adana'da, cumartesi de Mersin'deydim. Çukurova, gerek toprağının verimliliği gerekse sıcaklık ve güneşlenme avantajları sebebiyle ülkemizde tarımsal üretimin en önemli bir kaç merkezinden birisi. Ancak marketlerde sebze-meyve fiyatları Ankara ve İstanbul'dan farklı değil. Bu işte bir tuhaflık var. Ancak sorun üretimin azlığından kaynaklanmıyor.
Bazen kendimize yönelik çok acımasız eleştirilerde bulunuyoruz. Aslında sebze-meyve üretiminde dünyada çok iyi bir yerdeyiz.
Türkiye, FAO verilerine göre, dünya sebze üretiminde 4., meyve üretiminde ise 5. sırada yer alıyor. Çin, sebze üretiminde dünyada ilk sırada, Hindistan ikinci, Amerika Birleşik Devletleri üçüncü... Meyve üretiminde de yine Çin birinci, Hindistan ikinci, Brezilya üçüncü, Amerika Birleşik Devletleri dördüncü sırada. Ardından Türkiye geliyor.
Tablo bu şekilde ama gıda fiyatları çok pahalı. İnsanımız sağlıklı gıdaya erişmekte zorlanıyor. Buna bir çözüm bulmak zorundayız.
1970 doğumluyum. Hatırladığım en eski zamanlardan yakın tarihlere kadar bizde cüzdanına en büyük parayı koyan bir ev hanımı semt pazarına gittiğinde pazar çantasını doldurur ve bir haftalık sebze ve meyvesini dolabına koyardı. Tamam, giyim, elektronik eşya, tatil çok pahalıydı ama bilhassa sağlıklı gıdaya zengin fakir herkes erişebiliyordu. Hatırlayacaksınız, patates, soğan, elma, portakal kilo ile değil çuvalla satılırdı.
Türkiye'nin kafa yorulması gereken ve acil çözüm bekleyen gerçek sorunları; bunlar.
Trabzonspor Beşiktaşı Dolmabahçede mağlup etti. Kendilerini tebrik ediyorum. Zaten artık İstanbul takımı kalmadı. Üç küçüklerin tamamı İstanbul takımlığından istifa ettiler. Bundan böyle benim nazarımda üçü de birer Konstantiniyye ekibidir. Hepsinin birleşip Konstantiniyye Gücünü kurmaları zamanın ruhuna da uygundur. Trabzonspor artık sadece en büyük Anadolu takımı değil aynı zamanda en büyük Türk takımıdır. Fenerbahçelilikten de istifa ediyorum. Artık ben de Trabzonsporluyum. Bütün vatanperver Futbolseverleri de Trabzonsporlu olmaya davet ediyorum. Arhaveli İsmail'in, Topal Osman'ın, Nihat Genç'in ve bütün isimli isimsiz kahramanların ruhları şad, gönülleri müsterih olsun. Türk futbolunun bayrağı artık Karadeniz uşaklarının elindedir. Yere düşürülmeyecektir.
Trabzonspor Beşiktaşı Dolmabahçede mağlup etti. Kendilerini tebrik ediyorum. Zaten artık İstanbul takımı kalmadı. Üç küçüklerin tamamı İstanbul takımlığından istifa ettiler. Bundan böyle benim nazarımda üçü de birer Konstantiniyye ekibidir. Hepsinin birleşip Konstantiniyye Gücünü kurmaları zamanın ruhuna da uygundur. Trabzonspor artık sadece en büyük Anadolu takımı değil aynı zamanda en büyük Türk takımıdır. Fenerbahçelilikten de istifa ediyorum. Artık ben de Trabzonsporluyum. Bütün vatanperver Futbolseverleri de Trabzonsporlu olmaya davet ediyorum. Arhaveli İsmail'in, Topal Osman'ın, Nihat Genç'in ve bütün isimli isimsiz kahramanların ruhları şad, gönülleri müsterih olsun. Türk futbolunun bayrağı artık Karadeniz uşaklarının elindedir. Yere düşürülmeyecektir.