Şansın önemi konusunda katılıyorum. Ama şans faktörünün görece önemini bizim kendi ellerimizle kurduğumuz sistem belirliyor. O kadar da doğanın bir kanunu değil yani.
Programda Feyyaz kendisi anlatıyor; Okan Bayülgen'in bir gün kendisini Aziz Kedi ile tanıştırması ile değişen kaderinden bahsediyor. Peki Bayülgen o gün ters tarafından kalkmış olsaydı ne olacaktı? Alakasız bir şeye sinirlenip Feyyaz'a yol verseydi ne olacaktı?
Şimdi bunu tersten düşünelim. Bu tarz aksilikleri gerçekten yaşamış insanlar var. Bazıları belki de Feyyaz'dan daha komik insanlar. Ama yaşadıklarını bilmiyoruz, çünkü kim olduklarını bilmiyoruz. Belki onlar bile kendilerindeki potansiyeli bilmiyorlar, hiç bilmeden ölecekler.
Anadolu'nun bazı yerlerinde belki de Hawking'ler, Picasso'lar, Messi'ler var. Ama hayatları boyunca oto sanayide çalıştıkları veya çocuk yaşta evlendirildikleri için o potansiyellerini hiçbir zaman gerçekleştiremediler.
Devlet dediğimiz organizasyonun temel görevlerinden biri buna dairdir aslında. Herkese kaliteli ve parasız eğitim vermek, ülkenin neresinde doğmuş olursa olsun yarışmak isteyeni eşit koşullarda yarıştırmaktır. Sadece devletin değil, kültürün de bir meselesidir. Tanıdığın, akrabanın, arkadaşın değil; işin ehli olanların önünü açan bir kültürü de hayatımıza yerleştirmek zorundayız.
Şans önemli, evet. Ama onun görece önemini mümkün olduğunca azaltmak, bizim gelecek nesillere dair en büyük ahlaki sorumluluklarımızdan biri.
Feyyaz Yiğit’in bahsettiği “Çalışırsan olur” yanlış inancının yükselişi ilk olarak 1980’lerde ortaya çıkan “yuppie” kültürüyle öne çıkmıştı.
“Yuppie” kelimesi “Young Urban Professional” (genç şehirli profesyonel) ifadesinin kısaltması ve Amerika’da genç, şehirli, üniversite mezunu, beyaz yakalı profesyonellerin yaşam tarzıyla birlikte doğmuş bir tabir. Yuppie’ler genellikle yüksek tempolu işlerde çalışan, marka tutkusu olan, kişisel gelişim ve görünüşe önem veren, maddi başarıyı ve statüyü önemseyen kişiler olarak var oldular. Bugünkü “beyaz yaka” lar Yuppielerin devamı ama alım gücü olarak onlar kadar şanslı değil.
Neoliberal ekonominin yükselişiyle birlikte bireysel başarı, statü, tüketim ve rekabetin kutsandığı bu dönemde, “çalışırsak olur” inancı ciddi bir kültürel baskıya dönüştü. Özellikle Amerikan tipi kişisel gelişim akımıyla bu söylem hızla yayıldı. Asla ve asla sıradan olmamalıydık.
Bu arada American Psycho kitabı ve filminin kahramanı Patrick Bateman bir yuppie’dir, kartvizit sahnesi bu kültürün mükemmel bir metaforudur.
Aynı dönemlerde psikolojide de bir dönüşüm yaşanıyordu. İki büyük dünya savaşının ardından özellikle varoluşçu akımlar ve sosyal psikoloji, kötülük ve anlam üzerine yoğunlaşmıştı. Psikoloji 70-80 lerden itibaren “iyilik hali” üzerine de çalışmaya yöneldi. 1970’lerde Martin Seligman “öğrenilmiş çaresizlik” kavramını ortaya koymuş, 1990’ların sonunda ise pozitif psikoloji akımı başlamıştı. Bu yeni yaklaşım, insanın potansiyeline, mutluluk ve anlam arayışına odaklanıyordu. “Sorun varsa çözüm de vardır” anlayışı umut vericiydi, ama sistem bu dili de kendi ideolojisine hizmet eder hale tabi ki getirdi.
Psikolojik açıdan bakarsak, yuppie kültürü “başarıyla sevgi kazanma - değersizlik - yetersizlik” şemasıyla yakından ilişkilidir. Özdeğer duygusu, dışsal onay ve statüye bağlanmıştır. Bu da sürekli performans baskısı, görünürlük kaygısı ve kronik tükenmişlik gibi sonuçlar doğurur. American Psycho da ise bireyin nasıl “psycho” olduğunu izlemiştik. Kişisel gelişim akımı da insanla ilgili olumlu olanı bulmaya çalışan psikolojinin bu çarpıtılmış anlatısıyla ortaya çıktı, bugün de new age akımlarla bol bol “spiritüel bypass” lar görüyoruz.
Yuppie kültürünün bugünkü devamı ise internet patlaması ve dijital dönüşümle birlikte start-up dünyası, “hustle culture”, “work hard, play hard”, “you only live once” (YOLO) gibi mottolarla sürüyor. Kripto dünyası gibi alternatif yaklaşımlarda da “sistemi hacklemek” ya da “disrupt etmek” mottosunu benimseyen birçok kişi de aslında aynı şeyin peşinde: sistemi yenerek, ama yine ün, başarı ve para kazanarak var olmaya çalışıyorlar. 80’lerin yuppie’sinin modern versiyonları bugün Instagram’da influencer, LinkedIn’de ise sürekli kişisel markasını optimize eden “self-brand” bireyler olarak karşımıza çıkıyor.
Bir başka bahsedilmesi gereken boyut da “Çalışırsan başarırsın” inancı, Adil Dünya Teorisi’ne (Just World Theory) ile ilgili, yani “çalışan ödülünü alır, kötü davranan cezasını bulur” yanılgısı. Bu yanılgı bir çocukluk güvenliği sağlar, çünkü evreni kontrol edilebilir kılar. Fakat gerçek şu ki, hayat o kadar lineer değildir. Her şey nedensellikle açıklanamaz; rastlantısallık, tesadüf ve kaos da pay sahibidir, sistem kuruludur, adalet bir iktidar meselesidir.
Başarının, emeğin, şansın ve adaletin aynı denkleme girmediğini ama yine de yapabileceğimizi seçme hakkımız olduğunu gördüğümüzde ve bundan da razı olduğumuzda yetişkin oluruz.
Ha bir de görürüz ki “politik“ olmaktan başka da çaremiz yoktur. Politik olmak, örgütlenmek, sistemi eleştirmek ve sorgulamak dışında “çıkış“ yoktur. (Elbette daha fazla insan için adil çıkış arayanlar için bu son cümle, bunu istemeyenler de olabilir.)
“Zalim İyimserlik” (Cruel Optimism) kavramını aranızda duyan vardır mutlaka. Bu kavram Lauren Berlant’a aittir. İnsanların, refah, başarı, aşk ve istikrar idealleri gibi kendilerinden kaynaklanmayan ama artık işlemez hale gelmiş ideallerine tutunmayı sürdürmesidir. Bu iyimserlik, bireye destek olmak yerine onu tüketir. Yani umut, farkında olmadan baskı aracına dönüşür.
1️⃣ Zalim iyimserlik, insanın kendisine zarar veren bir umuda bağlanmasıdır. Kaybettikçe daha çok inanırız. Çünkü o umut bize kim olduğumuzu hatırlatır. Ama bazen umut, özgürlük değil zincir üretir.
2️⃣ Berlant’a göre modern toplumlar bireyi 'mutluluk vaadi'yle yönetir. Kariyer, aşk, mülkiyet gibi. Hepsi bizi yaşatır gibi yapar ama aslında sistemin sürdürülebilirliğini besler.
3️⃣ Gerçek özgürlük, umudu kaybetmekte değil, yanlış umuda sınır çizebilmekte gizlidir. Zalim iyimserlik, hayatta kalma stratejisinin nasıl bir tuzağa dönüşebileceğini gösterir.
Toplumun %51'i bunu anladığı gün siyasilerin yönetmediği otonom bir topluma uyanmış olacağız.
#Philosophy #CriticalTheory #LaurenBerlant #CruelOptimism #Society #ModernLife
"İnsanların en çok arzuladığı şey, onları sakin ve sessizce dinleyendir. Sessizce. Nasihat vermeden. 'Ben olsam' demeden. Güzel konuşanı değil, güzel dinleyeni severiz."
— Rubem Alves
At the Together 4 Palestine gig in London, Eric Cantona stood alongside ex-Palestinian player Mahmoud Sarsak, jailed 3 years by Israel, with a powerful reminder:
“FIFA and UEFA banned Russia 4 days after Ukraine. We’re 716 days into a genocide, and Israel still plays.”
Bu coğrafyada "hatasını kabul ederse ölecek" hastalığı var. Bir kişi de çıkıp "evet orada yanlış yaptım" demiyor yahu. Özür dilemek zaten bu topraklarda yasaklanmış, nezaket falan lüks bu devirde de, en azından öz eleştiri yapın yahu, sorunun değil çözümün parçası olun.
Yaşanmamış yaşamlar diyârı burası. Adanmışlığın, kendinden vazgeçmenin, sürekli başkalarına koşturmaktan kendini kaçırmış insanların diyârı. Ve bunun bedelini kaçırılmış bir hayatın pişmanlığıyla ödeyen, dilediği gibi varolamayanların diyarı.
Başkasının hakkını yiyen sizinkini yemiyorsa, sizi sevdiğinden değil; sadece zamanı gelmediği içindir.
Başkasına zorbalık yapan size yapmıyorsa; insanlığından değil, sadece size gücü henüz yetmediği içindir.
Başkasına yapılan haksızlığı sessizce izleyen, istikbalini izler.
Şimdi anladınız mı neden gerçek olanlara saldırıldığını? Kendi sahteliklerini örtmek için elbette. Şerefsiz, onursuz piç kuruları. Argo için kusura bakmayın, bunları ifade edecek kelime bulamıyorum.