"Doğru kişi” fikri modern çağın en konforlu yanılgısıdır.
Çünkü sorumluluğu insanın kendisinden alır ve hayali bir uyum noktasına taşır.
Oysa ilişki bulunmaz; kurulur ve her gün yeniden çatlatılır.
Bu sanat eleştirisi değil, müşteri şikayeti. Konser müzikal bir deneyimdir. Ama zihinleriniz sürekli uyarılmaya o kadar alışmış, odak süreniz o kadar düşmüş ki 30 yıldır seyircisiyle yalnız müziği üzerinden bağ kuran birinden bile sahne şovu ve dans bekliyorsunuz. Müzik yetmiyor.
Zaten psikoterapi boşlukta doğmadı kapitalist toplumun yarattığı somut krizlere verilen işlevsel bir yanıt olarak ortaya çıktı.
Örneğin 19. yüzyılın sonunda Avrupa kentleri hızla sanayileşirken işçiler uzun çalışma saatleri ağır baskı ve kentsel yoksunluk altında kitlesel şekilde çökmeye başladı. Sinir krizleri, melankoli, intihar, histeri, alkolizm, çözülme. Vs..
İşte burada kapitalist üretim ilk kez kendi yarattığı ruhsal yıkımla yüzleşti ve bu yıkım bir toplumsal sorun olarak büyüdükçe devlet ve tıp kurumu buna bir çözüm üretmek zorunda kaldı. Yanj psikoterapinin ilk biçimleri bu noktada ortaya çıktı.
Misal kapitalizmin merkez sorunu şuydu. Çöküp üretimden düşen işçiyi nasıl yeniden çalışabilir hale getireceğiz?
İşte burada ruhsal acı bir toplumsal mesele olmaktan çıkarılıp klinik bir sorun olarak tanımlandı.
Yani toplumsal olan bireyselleştirildi sınıfsal kökeni olan çöküş kişisel bir rahatsızlık gibi sunuldu. Yani her dönemin terapisi o dönemin ekonomik modelinin insan tipini üretmek için çalıştı.
Sanayi kapitalizmi disiplinli, uyumlu işçi gerekti davranışçılık yükseldi.
Fordist dönem üretim hattına uygun ruhsal dayanıklılık gerekti klinik psikoloji genişledi.
Neoliberal dönem bireyin tüm yükü kendisine yüklendi kendini gerçekleştir, kendini optimize et, sınır koy, mindfulness tarzı terapi akımları patladı.
Arkadaşlar; Bourdieu’ye göre okul, toplumdan ayrı bir yer değildir; toplumda ne varsa okula da o yansır.
Yani insanlar dışarıda sürekli eşitsizlik, dışlanma, baskı ve değersizlik duygusu yaşıyorsa, bu gerilim okula da taşınır. Bazıları hayata daha güçlü başlar, bazıları daha geriden gelir. Okul da bu farkları kapatmak yerine bazen daha görünür hale getirir.
Bu yüzden okullarda yaşanan şiddeti sadece “bir kişinin öfkesi” diye açıklamak eksik kalır. Aslında bu olaylar, toplumda biriken adaletsizliğin, huzursuzluğun ve değersizleştirilmenin okulda patlak vermesidir.
En basit ifadeyle okuldaki şiddet, sadece okulun değil; toplumun hastalığının okula yansımasıdır.
Bir toplumda şiddet artıyorsa bireylerin hasta olup olmadığına değil, ekonomik ve sosyal yaşama bakmak gerekir.
Bir hastalık olarak depresyon ile ev kirası maaşından fazla olduğu için mutsuz ve umutsuz hisseden kişilerin ruh halini birbirinden ayırt etmek gerekir. Birincisi sağlık hizmetlerinin, ikincisi çalışma koşullarının iyileştirilmesini gerektirir.
Sosyoekonomik bir krizin içinde çırpınan insanların ruh sağlığını psikiyatrist ve psikologlardan medet umarak değil sosyoekonomik durumlarını iyileştirerek, sosyal destek sistemlerini harekete geçirerek azaltabilirsiniz.
...
Özne anıların bıraktığı izlerin üstüne kurulur. Anılar ise her zaman kişiler ve mekânlarla bağlantılıdır. İnsanın her eylemi etine işlenmiş acıların, belleğine kazınmış resimlerin yeniden yorumlanmasıdır. Bu da ancak ötekilerle mümkündür. Düşünce hemen her zaman bir ötekiyle mücadele halindedir. Hem kendimizi, hem dünyayı, hem de hayatı, sokağı ancak başkalarıyla yorumlayabiliriz. Kendimizin kıymetini anlamak için başkalarıyla, başkalarının kıymetini anlamak için kendimizle kalabilmemiz, konuşabilmemiz gerekir. İnsan ruhsallığının kurucusu, dayanağı, onarıcısı öteki insanlarla kurduğu ilişki ve dayanışmadır.
Travma düşünceyi ve sözü parçalar. Toplumda artan kaygıyı dindirebilmek için bu parçalanmış düşünce ve sözleri duyup dinlemek, daha çok dinlemek, sabırla dinlemek gerekir. Bunu birbirimizden ve kendimizden esirgeyemeyiz. Dayanışma, yardımlaşma ve birbirimizi dinlemek profesyonellerin vereceği yardım kadar değerlidir.
(Röportajın tamamı @GazeteOksijen 'de)
Türkiye tarihinde hiç bu kadar polis, asker, bekçi, güvenlik gücünün istihdam edildiği bir zaman olmadı. Ama hiçbir dönem de bu kadar güvensiz olmadı.
Niye, çünkü mesele halkın değil seçkinlerin güvenliği.
Zengin aileler çocuklarına özel ders, hobi ve sanatla "dikkat yönetimi" satın alırken yoksul ailelerin elinde çoğu zaman yalnızca SGK'nın karşıladığı kırmızı reçeteli ilaçlar kalıyor.
Ama sınıfsal gerçek şu... Zengin çocuk için farkındalık ve yoga yoksul çocuk için kimyasal uyum.
Bu sınıfsal uçurumun nörolojik olarak dondurulmasıdır.
Kapitalizm önce bireyi yıpratır sonra o yıpranmayı ürüne çevirir.
Tükenmişlik, depresyon, yalnızlık artık ruhsal hastalık değil satılabilir ihtiyaçlardır.
Bu yüzden 'iyi olma' ekonomisi büyüyor...
Mindfulness uygulamaları, terapi platformları, wellness ürünleri, retreat kampları, öz-şefkat kursları.
Sistem önce seni kırar, sonra kendini onar diyerek sana yapıştırıcıyı satar
Afyoncu tam olarak AKP rejiminin istediği taşralı akademisyen tipini temsil ediyor. Ufku dar, akademik ilgisini ve söylemini rejim ile şekillendirmiş, eksikliğini ideolojik yoksunluğuna kaçarak kurtarmaya çalışan birisi.
Maalesef Afyoncu’nun dünyadaki tarih yazımına ilişkin hiçbir fikri yok. Historiography dersi alan herhangi biri bunu anlar. Ne E.P. Thompson gibi marksist ekollerden, aşağıdan gelen tarihten, ya da Alman ekolü gibi Alltagsgeschichte’den, ne de kültürel dönüşümden, feminist anlatı ya da postkolonyal yazımdan haberi var.
Bilmediği için o meşhur programda da Pelin Batu’ya karşı bu kadar kabaydı. Bu bilgisizlik, hayıflanacak geçmiş yaratmak ve ona inanmak, kaba diskur tam bu rejimin temsiliyetidir.
Bu oyuncuların politikleşmemesi, politikayla temas kurduklarında da ya suya sabuna dokunmayan demeçleri ya da en sonunda iktidara yanlamaları çok anlaşılır. Halkı evlerine hapseden ve tek eğlence olarak televizyonu bırakan bu iktidar sayesinde korkunç paralar kazanıyorlar çünkü.
Sartre, “bir eliyle kurduğunu öteki eliyle yıkmak”tan bahseder. Bu söz modern insanın iç dünyasındaki kararsızlığa, tatminsizliğe ışık tutar. Dile getirdikleriyle içinden geçenler arasında hep bir mesafe, gösterdiği yüzle gizlediği gerçek arasında daima ince bir perde vardır.
Kapitalist sistem sadece emek gücünü değil duyguları zihinsel enerjiyi ve benliği de metalaştırır
Çünkü sistemin kendisi patolojiktir
Psikiyatri bu patolojinin yalnızca semptomlarını bastırma rolünü üstlenir kökenine dokunmaz
Psikolojik yardım bireyseldir ama çöküş sınıfsaldır
Para, meta, döviz, maaş, fiyat... Hepsi insanların ömründen (ç)alınmış zaman ve emeği taşır.
Değeri düşen gerçekte insan yaşamı, bizzat isanın değeridir.
“çamlığın başında tüter bir tütün
acı çekmeyenin yüreği bütün”
Yozgat sürmelisi
dünyayla hiç tanışmamış, hiç eksilmemiş, hiç eline kıymık batmamış gibi bütün bütün konuşuyor… yazık.
Yaşadığı ülkede çocuklarını doyuramadığı için intihar eden anne ve babalar yokmuş gibi davranacak vicdansız düzenbazlığı ya da bunlardan haberdar olmayacak bohem pireligötlülüğü nasıl beceriyorsunuz acaba. Çünkü insan olan istese de beceremez gibi geliyor bana.
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda, 19 Mart’ta Saraçhane eylemine katıldıkları için tutuklanan ve serbest bırakılan gençlerle konuştuk:
-Bir abonman yüklemek bile lüks oldu.
-Hiçbir zaman ailece tatile gitmedik.
Güneşi sahilde değil, mutfak penceresinden işe giderken görüyorum.
-Bir kitabı sırayla okuyoruz. Sinemaya, tiyatroya, konsere gidemiyoruz. Çay içmek bile lüks oldu.
-Çalışmadan geçen bir günüm yok, izin günlerimde bile çalışıyorum. Çalışmadan bir gün geçirsem aç kalırım.
Bugün bayram ama bu ülkede gençler ne tatil gördü ne gelecek…
Sosyalistler kamu okul ve hastanelerinin şu anki halini savunmuyor, hatta kamu okul ve hastanelerinin bugün bu halde olmasının nedeninin özel okullar ve hastaneler olması olduğunu söylüyor. Ve tam da buna itiraz ediyor. Ama sen salak bir liberal olduğun için anlamıyorsun.
Neoliberal insanı tam böyle üretiyorlar işte. Sürekli kendinle, bedeninle ilgilen, şeklin şemalinle ilgilen, ahlak diye pazarlanan osuruktan değer ve ilkeleri sahiplenmiş gibi yap, ama sakın soru sorma, düşünme, toplumla, siyasetle ilgilenme. İyice gerizekalılaş, bön bön bak.
Boykotun b’sinden aklı çıkan iktidar birçok insana tüketmenin sistem için ne kadar kurucu olduğunu öğretti birkaç günde. Şu aşağıdaki yaygın liberal hurafenin de paramparça olması bir genel greve bakar. Görelim bakalım işçi mi sermayeye, sermaye mi işçiye muhtaç.
Neyi örgütlü yaparsanız suç sayarlar. Bireyciliği pompalamaları bundan. Sabah akşam bireyin ve onun isteklerinin yüceltilmesi boşuna değil. Çünkü halk olmamızı birlikte hareket etmemizi istemiyorlar. Tutuklama dalgası da bundan. Halk olmanın cezası budur diyorlar. Klasik, gözdağı veriyorlar. Bu aşamada korkmaz halk olmaya devam edersek onlar için kötü olur. Yok içimizden bir kısımı aldılar duralım dersek daha kötü bir Türkiye’ye mahkum oluruz. Bundan kötüsü olmaz demeyin. Var!