Deniz Göktaş savunma yapıyor. Kahkahalarla dinliyoruz.
“Bütün arkadaşlarım bir gelecek görmedikleri için yurt dışına taşındılar ve ikinci sınıf vatandaş olarak oturum izni almayı kabul ettiler. Ben onları vazgeçirmeye çalışan kişiyim.
Hala ikna etmeye çalışacağım ama işim daha da zorlaştı. Ben beyin göçünü engellemeye çalıştıkça Türkiye bana engel oluyor.
(Havalimanında) Bütün polis memurları bana ‘Deniz, salak mısın neden döndün?” dediler. “Senin yerinde olsam bi dakika durmam”dediler. Harbiye’de gösteri yaptım şakalarıma güldüler diye sürgün olarak yaşamayı teklif ettiler bana. Kendi derdimi unuttum polislere üzüldüm.
Deniz Göktaş savunma yapıyor.
“Bu hafta hücremden gördüğüm kadarıyla bir emekli polis memuru intihar etti. Aynı hafta bir Akp başkan yardımcısı fon vurgununa dahil olduğu iddiaları sebebiyle görevden affını istedi. Erdoğan’ın en yakın ekibine seçtiği bir isim, sıradan vatandaşın hakkına girdiği iddiaları nedeniyle affını istiyor. Bakın istifa etmiyor, özeleştiri vermiyor. Halkın parası oraya gitti iddiası var ama o yine yukardan af istiyor. Bu ancak otoriter bir liderin ülkesinde olabilir, ‘utangaç iktidar’ ifadesinin hala geçerli olduğunu düşünüyorum”
Deniz Göktaş kürsüde nasıl bir insan olduğunu bir kez daha herkese ispat ediyor.
“Adliyede tutuklanmak için beklerken ters kelepçe yaptıkları yetmiyormuş gibi 3 kez sorulmasına ve reddetmeme rağmen adeta zorla Kemal Kılıçdaroğlu’yla görüştürüldüm. Sonra da tv’den beyanlarımın yalanlandığını oturup gülerek izledim”
“Yurda girdiğim ilk andan son ana kadar her polis niye döndün ki, sendeki fırsatlar bizde olsa dönmezdik dedikçe ülkem için üzüldüm.”
“Her videomu kendim tekrar tekrar yayınlamama rağmen delil karartma şüphesiyle tutuklandım”
“Arada serbest bırakıldım ama hücrede masterchef izlerken kendi kendime üç kez tekrar tutuklandım. İlk mahkeme hakkında tahliye kararı vermemiş olsa daha az suçum olurdu diye düşünüyorum.”
#DenizGöktaşSerbestBırakılsın
Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.
Erdal Beşikçioğlu, 20 yıldır prime time dizilerde oynayabilen bir oyuncu. Para için siyasete girmiş olması mantıksız. Para için siyasi bir şey yapacak olsa, AKP’li olurdu, TRT’den bölüm başına 2-3 milyon TL kaldırırdı. Adamın tek suçu 4 dönemdir MHP’de olan Etimesgut’u kazanmak
Bence böyle tek tek gözaltına almakla uğraşmayın; toplayın tüm muhalefet belediye başkanlarını bir meydana. Bize geçiyor musunuz diye sorun! Geçmeyenleri orada alın. Nasılsa halkın tercihleri sizi bağlamıyor…
Üsküdar Belediyesine yapılan operasyon siyasidir.
Hukuki değildir.
Belediyelerimize uygulanan hukuk ne ise aynı hukuk Akp belediyelere uygulansın.
AKPli belediyelere uygulanan hukuk neyse aynı hukuk belediyelerimize uygulansın.
CMK hükümleri uyarınca ifadeye çağrıldığında gelecek olan belediye başkanımıza şafak operasyonu ile gözaltına alınması da hukuka aykırıdır,tam kanunsuzluk halidir.
Dün Sinem Dedetaş'tan sonra bugün Erdal Beşikçioğlu'nun da gözaltına alınması şunu bir kez daha gösteriyor: Bu iktidar artık halkın çoğunluğunun ne düşündüğünü pek umursamıyor. "Yeni bir rejim kuruluyor ve bunu öyle veya böyle herkes kabullenecek" mentalitesiyle hareket ediyor.
Dizide siyasetçilerin Fetullah Gülen’in organize ettiği Türkçe olimpiyatlarına katılıp Fetullah Gülen’e övgü dizmek için sıraya girdikleri görüntüleri de izleyecek miyiz?