Bugün torunum Asude’nin doğum günü,yaşasaydı 3yaşında olacaktı.Onu hep mis kokusuyla,gülen tombul yanaklarıyla hatırlamak istiyorum,ama olmuyor. 8gün enkaz altında kaldığını,ekipler onu bulduğunda annesinin kollarındaki halini unutamıyorum.Ağlamaktan sesi soluğu kesilmiş,soğuktan mı açlıktan mı bilmem melek olmuş kuzum. Kuzularımı siyah poşetlerle toprağa koyduğumuzu, Asude’nin altındaki bezi bile çıkaramayışımızı bir türlü aşamıyorum. Tüm bunları yaşamışken , kolon kesenlerin firar edip hayatlarına devam etmelerini kabul edemiyorum.Neredeyse 3yıldır adalet mücadelesi veriyorum,dosyadaki tek tutuklu sanık da tahliye edildi ve firar etti.Ismarlama bilirkişi raporlarıyla oyalanıyoruz,sanki bizi yargılıyorlar,suçlu bizmişiz gibi cezayı hep bize kesiyorlar.Yaşayınca anlıyor ki insan; Hiçbir kıymeti yokmuş bizim çocuklarımızın,hiçbir kıymetimiz yok! #deprem #6Şubat
Eğer bırakmazsanız bir şeyi
sırtınızda taşımaya devam ederseniz,
bırakmanız gereken zamanda bırakmazsanız,
o size yük olur…
Yeni kapılar açamazsınız.
O yüzden biraz bırakmak gerekiyor.
Çok çabuk vazgeçmemek..ama doğru zamanda, doğru noktada da bırakmak lazım.
ZİFİRİ KARANLIK
Hayatım boyunca üç dört darbe ve anarşi dönemi gördüm ancak hiçbir dönemde Türkiye'yi bu kadar kaotik bir ortamda görmedim!
Darbeciler bile en azından en baştan seçim sandık takvimi ortaya koyar hiç değilse siyasi hayata bir açık kapı bırakırdı, ki, an itibariyle siyasetimiz kilitlenmiş durumda!
İktidar bütün alternatifleriyle muhalefeti ve Türkiye'yi boğuyor yok ediyor nefes almasına kımıldamasına izin vermiyor!
Yolsuzluk iddialarının üstüne gitmek başka şey siyaseti nefessiz çaresiz bırakmak ayrı şey!
An itibariyle olmayacak çok şeyin aynı anda dört bir yandan topa tutulmuş bombardıman gibi canlı canlı yaşıyoruz!
Bir yandan toplumun çok tedirgin olduğu anayasa değişiklikleri başlamış durumda, aynı anda MHP ve DEM'le açılım sürüyor aynı anda belediye yolsuzluk iddiaları, aynı anda CHP kurultayı davaları ve içeri atılan muhalif liderler! Dört bir yandan kuşatma boğma bastırma hareketsiz bırakıp muhalefeti felç etme artık savaş senaryolarının da üstünde bir yoğunlukla devam ediyor!
Halkımızın yıllardır en büyük endişesi olan bunlar ne zaman ve nasıl gidecek sorusunun nihayet tam da infilak ettiği korktuğumuz o büyük dönemece çoktan geldik!
Anayasalar değişmeden açılımlar olmadan tutuklamalar sürmeden ortalık pirü pak sindir yala yut sustur kıvamına getirilmeden de gitmeye niyetli olmadıkları da aşikar!
Ünlü bir Erzurum fıkrasıdır, avcı tilkinin ini başındadır ve bir köylü avcının tilkiyi yakalamak için kullandığı av malzemelerinin bolluğu karşısında şaşırır ve avcıya sorar, bu uzun demir, nedir?
Bu demiri inin diplerine kadar sokup dürtüp tilkiyi çıkartacağım, peki o ateş ne, avcı: inin içinde duman çıkartıp tilkiyi kaçıracağım, peki öbür alet ne, tilki birden kaçarsa üstüne ağ atıp kafesleyeceğim, öbürü, yine de kaçarsa diğer silahımla vuracağım, der, ve köylü de şöyle karşılık, 'Sizin de elinizden Allah kurtarsın, kurtuluş hiç yok!'
Yargı, meclis, medya, her şey iktidarın av aleti gibi kaçmak kurtulmak mümkün değil! Ya dumana boğacak ya yakacaklar ve hepsi tilkinin kürkü için!
Pek tabii her şey punduna kılıfına uydurulmuş bir görüntü veriyor ancak Cumhuriyet tarihinin en büyük kaosuna doğru sürüklendiğimiz çok açıktır!
Ve gittikçe sertleşen yoğunlaşan ve ülkenin bütün hayati kurumlarını içine alan bu puslu kaotik ortam derinleşiyor, Allah rızası için nefes alacak hiçbir alan kalmıyor!
Cemaatler, tarikatlar, inançlar, satın alınan maaşlanan yazar ve akademisyenler ve peşkeş çekilen kamu teşebbüsleri, çalınan sorular, tarikatçı hakimler yargıçlar vb. derken, işte sıkışan ve nefes alamayan Türkiye'ye hoş geldiniz!
Daha vahimi iddialar ne kadar gerçek olursa olsun kendi hukuksuzluklarını mahkemeye taşımayan iktidara iddialar yüzde yüz doğru olsa bile inanan yok, ki, asıl üstünde düşünülmesi gereken yer burası, görüntüler kayıtlar ifadeler ifşalar ve onlarca yandaş kanalı olduğu halde iktidar, neden kitleyi inandıramıyor! Çünkü artık siyaset adalet ve hukuktan çıktı en korkunç yere sürüklendi husumet ve inada ve benim adamım hırsızlık yapsa bile asla yapmamıştıra!
Umut ve güven verici bir kurum bir parti kalmayışı ya da siyasetin son nefesini vermesi hepimizin iştahını kesiyor!
Oysa az da olsa neşelenmeye az da olsa bir umut kapısına, yaşadığımız topraklar üstünde imkanımız ve hakkımız olmalı!
Toplumsal Sözleşme gibi modern siyasi kurumlarımız için öncü kitapların yazarı Russo burjuva ve aristokrat sınıfının köklü bir alışkanlığını değiştirmek için bir kaç romanvari kitaplar yazmıştır, ki, en başta köklü bir gelenek, 'süt anneliği kurumu'!
Russo, çok yaygın olan süt anneliği kurumuna karşı gelir ve her annenin kendi çocuğunu kendisinin emzirmesi gerektiğini söyler ve şöhretinin bir parçası da bu köklü alışkanlıkları değiştirmeye başlamasıdır!
Türkiye'yi yaşanmaz kılan nefessiz bırakan parti ve kurumların ve siyasetlerin 'süt annesi' kimdir?
AKP'yi MHP'yi DEM'i vb. kim emzirdi?
Yargıya hakimlik kurumuna baştan sona el koyan ve tamamen siyasetin emrinde tarikatları cemaatleri kim emzirdi?
Hangi uluslararası şirketler hangi siyasi ortaklıklar hangi sıcak para hangi borçlar hangi siyasi dayatmalar iktidarımızın süt anneliğini yaptı?
Özbeöz oğlu kendi madenlerine topraklarına yaylalarının yüzüne hiç bakmayıp emzirsin diye sömürgeci şirketlere verenler, kimler?
Özbeöz kendi milli egemenlik ve hukukunu ve devletini insan ve baba yerine hiç koymayan ve milli yerli ne varsa satıp nüfuzuna geçirenler kimlerdir?
Evet, bin tane köprü, bir tane baraj, bir tane otoyol, yüz bin tane İHA-SİHA, bin tane tünel vb. açıyorsun ama insanımızı ve siyasetimizi hafifletecek hepimizin ve herkesin hukukuna tek bir yasa çıkartamıyorsun!
Ve hala kalkmış bin kez değiştirilmiş 12 Eylül anayasasını bir daha delik deşik edip bir taraftan bir açık bir yol bulmak yeniden başkan olabilmek için!
Ne Cumhuriyet'e inandılar ne yargıya ne hukuka, ve, muhalefetin de siyasal islamcı iktidardan zırnık geri kalır tarafı hiç yok, ve şimdi hep birlikte rotasız kaptansız açık denizlerin korkunç fırtınaları ortasında aynı gemideyiz!
Zifiri karanlığın ortasındayız, ki, zifiri karanlık ne demek, kimsenin kimseye inanmadığı kimsenin kimseyi görmediği, insanlığın sorumluluğun fedakarlığın kaybolup bulamadığımız zifiri karanlık!
Hakimlerine öğretmenlerine yüz binlere maaşlar veriyoruz ama 80 milyon zifiri karanlıktayız! Dinimiz tarihimiz kurumlarımız ideolojilerimiz iddialarımız depo depo ağzına kadar laf dolu ama hepimiz zifiri karanlıkta göz gözü görmeyen günlerdeyiz!
Çocukluğumda sokak lambaları bu kadar yoktu ve gecenin karanlığında deniz karardığında sahilde ayaklarının dibine kadar gelen dalgaları dahi göremezdin!
Trabzon sahilden Akçabaat on km. uzaklıkta ve Akçabaat'ta bir kibrit yakılsa Trabzon sahilden görünecek denli bir zifiri karanlık!
İşte zifiri karanlık bir gece, ufuklarda o güne kadar hiç görmediğimiz bir ışık şelalesi gördüm, ufukta güneşten bile büyük gördüğüm tüm apartmanlardan büyük üstünde Marıtıme yazan bir gemi!
O güne kadar resmlerde bile ne böyle transatlantik ne böyle dağ kadar büyük gemi görmüşüm ne böyle bir ışık! Geminin patlayan yayılan kuşatan ışıkları bir anda her tarafı apaydınlık gündüze çevirdi, gecenin ortasında ufuklar alev alev yanmaya başladı!
Kendi kendime, uzaydan başka dünyadan gelmişler gibi, merak ve heyecan, demek ki, dünyanın başka taraflarında insanlık başka tür ışıklar içinde!
O gemiyi o gece ufuklarda süzülürken görmeseydim içinde yaşadığım zifiri karanlığı hiç bilemeyecektim!
Gemi ufuklarda ilerledikçe gecenin ortası bütün şehir uyandı ve ufuklara demir atmış ışık şelalesini birbirine göstererek, seyretti!
Sinema gibi görsel bir şovdu, ve, sabah uyandığımızda, gemi ufuklarda yoktu, geldiği gibi gitmişti!
Ertesi gece gözlerimiz ufuklarda ışık şelalesi gemiyi boşuna aradı!
Cumhuriyet gibi, zifiri karanlığı yırtan o gemiyi bir daha görmek mümkün olmadı, ve bir daha gelmedi!
O gemiyi hayatlarında hiç görmemiş ve hiç yaşamamış çocuklara bugün kalkıp içinde yaşadıkları zifiri karanlığı anlatmak mümkün değil!
Fazıl Say'ın babası Ahmet Say müzisyen ve edebiyatçıdır, askerliğini Bingöl dağlarında yaptı ve bir hikayesinde havanın kapalı ve hiç ışık olmayan o dağlarda sessizlik ve ışıksızlığı tarif eder, şöyle, bir kibrit çaksanız bomba atılmış gibi gürültüsü ve bir kibrit çakınca ancak görebiliyor insan yarım metre kadar önünü!
Bir kibrit çakmaya kim kaldı içimizde?
Kaldı mı içimizde önümüzü az buçuk görebilecek kadar bir ışık yakabilecek?
Zifiri karanlık nedir, ortaçağ iki bin sene, Roma iki bin beş yüz sene, aynı Bizans oyunları, aynı taht oyunları, aynı güç, aynı kılıç, aynı savaş, aynı rakiplerini yok etme, aynı kendinden başkasına hayat şans vermeme, aynı kilise aynı saraylar, aynı satın alınan lejyoner askerler, aynı zindanlar, siyasetini oynadı, ve devam ediyor!
Tarihlerde Roma kadar yasa çıkartan imparatorluk yoktur, tarihlerde Roma kadar kahraman komutanlar çıkartmış imparatorluk yoktur, tarihlerde Roma kadar hamama yollara alt yapıya önem veren imparatorluk yoktur!
Ve dünyamız yıkılmaz ve aşılmaz denilen Roma'nın da sonunu gördü; gücüyle zehirlenmiş ve zehriyle dini gelenekleri ülkeyi insanlarımızı biraradalığımızı zehirlemeye doymayan, sayın islamcı ve taklidinden siyaset yapmış, muhalif kardeşlerimiz!
CANAVARLAR
AKP ve MHP'yle birlikte Özgür Özel ve İmamoğlu da PKK fesih bildirisinin Lozan'a (kuruluşumuz) meydan okumasına sessiz kaldı!
Ülkeyi ortadan ikiye bölmek için tetikte bekliyorlarmış!
Zaten bu siyasi figürlerin önü bugünler için açıldı, beslendi, fonlandı, öne çıkarıldı!
Lozan'a meydan okuyan fesih bildirisi gerçekte PKK'nın değil işte bu siyasi sınıfın ürünüdür!
Siyasetin medya yapılanması bu siyasi sınıfın başa geçmesi için kırk yıldır fırıldıklar dümenler kasetler darbeler çevirdiler ve finale yaklaştılar, Kasımpaşalısından laz müteahhidine kadar hepsi birbirinin kopyasıdır!
Bilmedikleri olmayacak duaya amin diyorlar, hiçbir ülke, kendi toprağının tepesinden aşağı nükleer bomba atmaz!
Hiçbir ülke yurttaşlığı aşıp bölgenin baskın aşiretine klanına cemaatine etnik siyasi yapısına özerklik federasyon ya da siyasi bir statü ve inisiyatif vermez, veremez!
İşte fesih bildirisi, Apo'nun başını çektiği stalinist bir yapılanma, ki, bugüne kadar da böyleydi yani kendinden olmayan kendine karşı çıkan herkesi vahşice kırk yıl infaz etmiş bir yapı!
Bu stalinist yapı, siyasi bir statü elde eder etmez, korucularla, kadim Arap nüfusla, yüz yıldır sağ partilere son yıllarda AKP'ye oy verenlerle, PKK'yla kan davası olup devlet yanında yer almış aşiretlerle, Türk aşiretlerle, dinci ve tarikatçı yapılarla ve bölgeye yerleşmiş doktor hemşire polisler ve bürokratik nüfuzla çatışması nükleer bombanın patlaması gibidir bir kıvılcıma bakar, buyrun, madem o kadar fikir özgürlüğünden yanasınız, okuyun bakalım etrafımızda en yakın iç savaşların nasıl geliştiğini, bu yüzden bir etnik gruba siyasi selahiyeti, hiçbir anayasa hiçbir devlet veremez!
Bu geniş nüfuzu olan, tarihi, çeşitli ve renkli sosyal ve siyasi gruplar stalinist bir yapının egemenliğini niçin kabul etsin, sayın Tayyip bey sayın Bahçeli, sayın Özel ve İmamoğlu! Kafayı mı sıyırdınız delirdiniz mi?
Bela mı arıyorsunuz?
Etnik ve dini yapıların vahşi canavarları bir kez ortaya çıkmasın, gördük, geçmişte, domuz bağcılarını, IŞİD'cileri!
Doğuda ve batıda herkesi (her ırkı kimliği dini yapıyı) eşitleyen Cumhuriyet kavramının oluşması asırlar sürmüştür, ancak, yüzlerce ırk ve dini ve kabile savaşlarının acı tecrübelerinden ders çıkartarak!
Ve tetikte bekleyen bu canavarlar tarihin en kanlı sayfalarıdır ve bizim kukla siyasilerimiz bu canavarların ortaya çıkmasını bayrammış terörsüzmüş barışmış demokrasiymiş müjdeymiş diye pazarlıyorlar, eminim dünyadan habersizler, ya da olup bitenlerin farkında olmayacak kadar derin uykudalar ya da önlerini göremeyecek kadar iktidar sarhoşu olmuşlar!
Cumhuriyet Türkiyesi hukuk önünde herkesin eşitliğini esas alır ve herkesin seçme ve seçilme hakkı vardır ve hiçbir gruba siyasi imtiyaz tanımaz, ancak, stalinist bir etnik grup ayrı bir ordu ayrı bir bayrak ayrı toprak üzerinde statü kazandığında, işte tarihlerin o büyük canavarı: Allah korusun, herkesin herkesle savaşı başlar!
Çünkü anayasa yurttaşlarını kimliksiz 'herkes' kelimesiyle tarif ederken, stalinist grup, kendiyle düşmanlığı husumeti çatışması garezi olan her yapıyı, yok etmek imha etmek ortadan kaldırmak ve baskın egemen çıkmak isteyecektir ve böyle olmuştur! Bu yüzden Avrupa topraklarında her türlü fikrin özgürlüğü vardır ama kimlik siyasati yasaktır, yüzlerce yıl birbirini boğazlayıp ders çıkarttıkları için!
Kadim Roma Cumhuriyeti kral ve padişahlarla değil senatonun görevlendirdiği konsüllerle yönetiliyordu ancak bir gün Sezar karizmasına güvenip diktatörlüğe soyundu ve senatonun ortasında en yakın arkadaşları tarafından 23 yerinde hançerlenerek öldürüldü, ve bilmediğiniz tarafı, o eşsiz muhteşem kahramanlığına rağmen Sezar'ın cesedi üç saat senatonun orta yerinde kaldı ve kimse korkudan dokunamadı, çünkü, senatörler çoğunlukla diktatörlüğe karşı olduğu için Sezar'ın büyük savaş başarılarını görmezden gelip suikastçileri destekledi!
Kadim Roma'ya Cumhuriyet denmesinin sebebi bütün yöneticilerin senato tarafından seçilerek getirilmesi ve cumhuriyet denmesinin diğer sebebi, kim imtiyaz nüfuz üstünlük sahibi olmak isterse onu sorgulayıp durduracak bir hukuk sistemi oluşudur! Şimdi fesih bildirisine soralım, Apo'yu kim seçti? Fetö gibi Apo'yu da sorgulanmaz kutsal ilahi lider konumunu ona kim verdi? Acımasız vahşi infazlarıyla ve terör tehdidiyle lider oldular! Ve bu sapık katillere şimdi siyasi bir statüyü (hangi emperyalistler ve yerli iş birlikçiler, niye) kimler veriyor?
Ortadoğu topraklarında bitmeyen iç savaşlarla milletler helak oluncaya kadar yok olsunlar birbirlerini yesinler diye ve siyonistler ve emperyalistler durmaksızın sömürsünler madenlerimizi soysunlar diye!
İyi bir ‘dem’lenme işte böyle olur ! Koltuk ortada durur, bölücü talepler yerini bulur, yeni anayasa için yola koyulup ulus devletin ölümü, federasyonun doğumu için süreç belirlenir Bu topraklar ne ‘süreç’ler , ‘barış’ kılığında ne katliamlar gördü! Bu milletin bu oyunu bozacak genetik hafızası mevcut! Alaycı kuşlar gerine tepine biraz daha dolansınlar bakalım
Ne diyor Sevilay hanım?
Barış gelecek diye korkuyormuşuz !
Bre bre bre…
Ben korkuyu; çocukları dağa kaçırılan anaların gözlerinde gördüm.
Mayına basan askerlerin, kurşunla vurulan öğretmenlerin hikâyelerinde tanıdım.
“Barış” adı altında terörün yeniden ambalajlandığı her açıklamada hissettim.
Senin de sözcülüğünü yaptığın Hendek kalkışmasında toprağa düşen,can veren yiğitlerden korkuyorum ben.
Çünkü o hendekler sadece şehirleri değil, milletin yüreğini parçaladı.
Barış, terörle pazarlıkla değil; milletin hakikatiyle, adaletle ve samimiyetle gelir.
PKK adını bırakıp tabelayı değiştiriyorsa; buna barış değil, pozisyon güncellemesi denir.
Ben barışa karşı değilim.
Ama sahte barışa, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklara,sizlerin yaptığı siyasi mühendisliğe, terörü aklamaya karşıyım.
Ve evet, bu ülkede barış halkın hakkıdır.
Ama bu halkın kanıyla kurulan masaya kim oturuyor, ne konuşuyor, onu da iyi bilmek gerekir.
Ben korkuyu; çocukları dağa kaçırılan anaların gözlerinde gördüm.
Mayına basan askerlerin, kurşunla vurulan öğretmenlerin hikâyelerinde tanıdım.
“Barış” adı altında terörün yeniden ambalajlandığı her açıklamada hissettim.
Senin de sözcülüğünü yaptığın Hendek kalkışmasında toprağa düşen,can veren yiğitlerden korkuyorum ben.
Çünkü o hendekler sadece şehirleri değil, milletin yüreğini parçaladı.
Barış, terörle pazarlıkla değil; milletin hakikatiyle, adaletle ve samimiyetle gelir.
PKK adını bırakıp tabelayı değiştiriyorsa; buna barış değil, pozisyon güncellemesi denir.
Ben barışa karşı değilim.
Ama sahte barışa, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklara,sizlerin yaptığı siyasi mühendisliğe, terörü aklamaya karşıyım.
Ve evet, bu ülkede barış halkın hakkıdır.
Ama bu halkın kanıyla kurulan masaya kim oturuyor, ne konuşuyor, onu da iyi bilmek gerekir.
Cihat Yaycı paşamızdan Özgür Özel'e ;
1-kürt kürt kürt demeyi bırak yeter artık
2- Türk diyeceksin Türk milleti diyeceksin
3- Yok mu lan içinizde vatanperver birileri??
Ey Chp kendine gel ve Cumhuriyeti, Atatürkü koru.Yoksa seni de yerla yeksan ederiz @turkdegs@eczozgurozel