Tarih iki şeyi asla unutmayacak:
Birincisi, Gazze'de bu katliamlar yaşanırken elindeki imkânları seferber etmeyenleri; ikincisi ise bir şeyler yapmaya çalışanlara engel olanları…
Bölge rejimlerinin sırf kendilerine tabi olanları kandırmak için "Elimizden hiçbir şey gelmiyor" diyerek realpolitik ve konjonktür söylemlerinin 'yalan' denecek bir tarafı vardı.
Ancak bir şeyler yapanların önüne geçmeleri, sınır kapılarını kapatmaları ve yardım konvoylarını alıkoymalarıyla birlikte, bu söylemin yalan olarak bile ne bir şerefi ne de bir haysiyeti kaldı.
#FilistinKonvoyunaYolAç
Programınızın yayın kapağına resmimi koyduğunuza göre, beni konunun muhataplarından biri olarak görüyorsunuz demektir. Bir insanı resmiyle hedef alıyorsanız yayın ahlakı gereği ya kendisine söz hakkı tanımalı ya da konuğunuzun iddialarını muhatabının yüzüne söyleyebileceği bir program yapmalısınız. Zira konuğunuz Ebubekir Sifil her zamanki gibi davranıyor; hakla bâtılı birbirine karıştırıp İslam âlimlerine ve çeşitli ekollere iftira ediyor. Ehl-i Hadis imamlarının bir kısmını tecsim ve teşbihle suçluyor. Bütün ümmet bu isimleri önder kabul etmişken, kendisi ve izinden gittiği Kevserî ümmetin çizgisine aykırı düşerek bu zatlara iftira atmıştır.
Eş'arîliği ve Mâtürîdîliği hak kabul ederken Selefîliği bâtıl ilan ediyor. Oysa İmam Eş'arî'nin aidiyeti tartışmasız olan eserlerinden yola çıkarak Ebubekir Sifil'in programda savunduğu sıfat konusunu ele alsak, kendisinin Mutezile tevillerini Sünnilik diye anlatıp savunduğu açıkça ortaya çıkacaktır. Türkiye'deki yaygın ve kurumsal tasavvuf anlayışının Mâtürîdîlik ve Hanefîlik ölçülerine ne kadar uyduğunu yalnızca bu iki kaynağı esas alarak tartışabiliriz. Bizim karşı çıktığımız şirk ve aşırılıkların tamamına Mâtürîdî ve Hanefî imamların da net bir şekilde karşı çıktığını gösterebiliriz.
Kütüb-i Sitte imamları mücessime midir? Nitekim ismini saydığı imamlar ile Kütüb-i Sitte müellifleri arasında inanç bakımından hiçbir fark yoktur. Ümmet, dinin ikinci temel kaynağı olan sünneti "akidesi bozuk" insanlardan mı öğrendi?
Muhammed bin Abdülvehhab'ın mezhepleri ve mezhebe uymayı reddettiğini, tasavvufu da şirk saydığını iddia ediyor. Oysa Muhammed bin Abdülvehhab Hanbelî'dir; izinden gittiği İbn Teymiyye ise Kadirî bir sûfîdir. Onların tasavvufta karşı çıktığı tek şey; bütün ümmetin de reddettiği şahısları ilahlaştırma, Bâtınîlik ve sapkınlıktır. Aynı şekilde İmam Şevkânî'ye de iftira etmektedir. Zira mezhep taassubunu eleştiren yalnızca Şevkânî değildir. Mezhepleri Kitap ve Sünnet'in önüne geçirmeyi aynı ayet bağlamında eleştirenlerden biri Fahreddin Râzî, sûfîlerin şeyhler hususundaki aşırılıkları bağlamında eleştiren ise Ebû Hayyân ve diğer âlimlerdir. Tarihte mezhep taassubunun yol açtığı sonuçlar düşünüldüğünde ulema bu tavrında sonuna kadar haklı ve isabetlidir.
Halefin tevil anlayışına dair söyledikleri de doğru değildir. Şayet "sözde tecsim kaygısıyla" Allah'ın sıfat ayetlerini tevil etmek haklı bir gerekçeyse, insanlar ateist veya deist olmasın diye ahkâm ayetlerini tevil edenlere neden karşı çıkmaktadır? Kaldı ki tevile gerekçe gösterdiği bu tehlike sahabeden itibaren her devirde vardı; ancak kimse bunu bir tehdit sayıp Allah'ın ayetlerini tevil veya tahrif etmedi. Zaten kelamcıların tevil yapma sebebi de bu değildir. Kelamcılar akla aykırı buldukları ve nassları zannî gördükleri için nassı akla uydurmak adına tevile başvurmuşlardır. Yani bugün Ebubekir Sifil'in de eleştirdiği modernistlerin ahkâm nasslarına yaptığını, kendileri akaid nasslarına yapmıştır.
Ayrıca programda Kur'an kıssalarını tevil edenleri "tarihselci" diyerek yaftalaması da tam bir çifte standarttır. Oysa savunduğu kelamcılar; sıfat ayetlerindeki üslubun o dönemin avamı mekândan münezzeh bir Tanrı'yı kavrayamayıp inkâra düşmesin diye kullanıldığını iddia etmekte ve bu gerekçeyle tevil yapmaktadır. İlk muhatapların avamlığını bahane edip akaid ayetlerini tevil etmeyi Sünnilik kabul ederken, aynı mantıkla kıssaları tevil edenleri tarihselci ilan etmek açık bir tenakuzdur. Şayet nassın dilini dönemin şartlarına ve algısına bağlamak tarihselcilikse, Ebubekir Sifil'in savunduğu kelamın tevil mantığı akaid tarihselciliğinin ta kendisidir.
Programda dile getirdiği tevilleri, özellikle "el" sıfatıyla ilgili olanları hak mezhep kabul ettiği ilk nesil Eş'arî imamların eserlerine bakarak değerlendirirsek bunların Mutezile tevilleri olduğu görülür. Nitekim ilk dönem âlimleri bunların bâtıl bir tevil, yani özünde bir tahrif olduğunu açıkça belirtmiştir. Böyle bir akaidi "Sünnilik" diye sunmak, ancak bu kadar hata yapan birine yakışır.
Tekfiri toptan reddedip bunu Sünniliğin ayırıcı bir vasfı sayması açık bir hatadır. Cehmiyye, Râfızîlik, İbâhiyye, Hulûliyye, Vahdet-i Vücud, filozoflar ve Bâtınîlik gibi akımları tekfir edenler kimlerdir? Yakın dönemde laikleri, demokratları, Kemalistleri, Baasçıları tekfir eden ulema Sünnî değil midir? Sizin bu tekfir karşıtlığınız Sünnî olmanızdan değil, laik sistemin memuru olmanızdan kaynaklanmaktadır. Zira Sünnilik tekfiri suç hâline getirmez, haksız tekfire karşı çıkar. Tekfire düşman olanlar, ucu kendilerine dokunduğu için rahatsızlık duyan bölgedeki laik rejimlerdir. Allah'ın dininde ise tekfir; meşru olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrılır. Siz meşru olmayan ölçüsüz tekfire karşı çıkın; bütün peygamberlerin ortak daveti olan şirki ve müşrikleri tekfir etmeye değil!
Peygamber'in kabrine selam vermenin ya da kurban sevabını ölüye bağışlamanın küfür olduğu iddiası, Ebubekir Sifil'in halkı galeyana getirmek için uydurduğu bir iftiradır. İnsanların küfür saydığı asıl şey; Allah'ı bırakıp kabirdeki ruhlara el açıp dua etmek, fayda ve zararı onlardan beklemek ve kabirleri putlaştırmaktır.
Bu anlayışın yayılma sebebine dair söyledikleri de baştan sona yanlıştır. Bu inancın yayılma nedeni; tevhid ehlinin hakkı açık ve net bir dille anlatması, İslam'a savaş açan sistemlerin maaşlı elemanı olmaması ve dünyanın her yerinde İslam'ı savunmak adına bizzat sahada, halkın içinde yer almasıdır.
Son olarak; Hepimizin en acil meselesi, bizi her taraftan kuşatan laik ve demokratik rejimler ile bunların toplumu müşrikleştirmek için kurduğu tuzaklardır. Mustafa Sabri Efendi başta olmak üzere bu döneme şahitlik eden ulemanın söz konusu rejimlere tavrı ile bugün o mirası temsil ettiğini iddia eden Ebubekir Sifil'in yaklaşımı taban tabana zıttır. İslam toprakları laik, demokrat, dikta ve bilumum küfür inançlarının işgali altındadır. İslam topraklarında çocuklar zorunlu olarak on yıl boyunca putperest ayinlerine zorlanmaktadır. İslam toprakları Batılı devletlerin askerî üsleriyle bilfiil işgal edilmiştir. Sıradan bir işe girerken dahi insanlara küfür içerikli yeminler dayatılmaktadır. Faiz hayatın her alanında dayatılmakta, İslam'ın en temel kabulleri tartışma konusu edilmektedir. İslam'ın bir şeriat ve nizam olduğunu dillendirmek dahi suç kabul edilmektedir. Epsteinci kâfirler İslam topraklarını ziyaret ettiğinde şerefli konuklar gibi karşılanmakta, işgalcilikleri ödüllendirilmektedir.
Din âlimi vasfı taşıyan konuğunuz bu meselelerde tam bir memur gibi davranmakta, tüzük ve yönetmelikler uyarınca sessiz kalmaktadır. Ama nedense İslam ümmetinin çocuklarına karşı aslan kesilmekte, İslam akaidinin yılmaz müdafiine dönüşmektedir. Resimlerini paylaşarak açıkça hedef aldığınız insanlara medya ahlakı gereği söz hakkı verir veya vermezsiniz; konuğunuz iddia ve iftiralarıyla ilgili konuşmayı kabul eder ya da etmez, bu size ve ahlak anlayışınıza kalmıştır. Ancak iki tarafın da kabul ettiği ortak bir hakikat vardır: Yalan söylemek ve iftira etmek haram, söz hakkı vermeksizin insanları hedef göstermek ise ahlaksızlıktır.
Şayet ölen kişi, Allah Resulü'ne hakaret ettiği için telef olan biri olsaydı; tüm dünya liderleri toplanır, barıştan, kardeşlikten, terörü lanetlemekten bahseder ve bizi insan olduklarına ikna etmeye çalışırlardı.
Bu insanların suçu ne ki onlar diri diri gömülürken; sadece Batılılar ölünce insanlığı hatırlayan siyasetçiler, medya ve sivil toplum kuruluşları sessiz?
Siz doğuştan Siyonist olup içimize mi sızdınız, yoksa sonradan mı başladı bu Siyonist sevicilik?
Çağdaşlaşmayı, ilericiliği ve aydınlanmayı; takke, sakal veya çarşaf düşmanlığından ibaret sanan yurdumun zavallı 'aydınımsıları'...
Bunların selefleri de aydınlanmayı; kadınların örtülerinden sıyrılması, balolarda kadın-erkek dans edilmesi ve rakı masaları kurulmasından ibaret görürlerdi. 'Aydınlık, çağdaşlık, ilericilik' diye diye dünyanın en gerisine düşmeyi başardılar. Bu sefih fikirlerinin faturasını da kendilerine değil; maalesef İslam’a ve İslam’ın değerlerine kestiler.
Sizin zihniyetinizde bir çağdaşlık görmek istiyorsanız hayranı olduğunuz Epsteinci gavurların adalarına gidebilirsiniz.
🔴 Programlarda Müslümanlara yönelik aşağılayacı yayınları ve muhacirlere yönelik ırkçı ifadeleriyle bilinen Babala TV kurucusu ırkçı Oğuzhan Uğur, Ahbap soruşturması kapsamında gözaltına alındı.
Erdoğan'ı destekleyen seçmeni ikiye ayırabiliriz:
Bir tarafta Erdoğan'ı demokrat gören, laik ve demokratik düzene gönül vermiş azınlık; diğer tarafta ise şeriat için oy veren çoğunluk bulunmaktadır. 15 Temmuz gecesi Erdoğan'ın çağrısıyla sokağa çıkanlar, demokrasi isteyen azınlık değil, şeriat hayaliyle sandığa giden o çoğunluktu. Darbeyi engelleyen halkın dilinde demokrasi, laiklik veya Mustafa Kemal yoktu; tekbir, tehlil ve şehadet vardı. Yani insanları sokağa döken İslam ve İslami kavramlardı. Fakat trajik bir şekilde, o gece canlarını siper eden bu insanların eylemi, şeriat isteyenlerin hanesine değil, demokrasi isteyen azınlığın hanesine yazıldı ve 15 Temmuz "Demokrasi Bayramı" ilan edildi.
Buradan kesin olarak anlaşılmalıdır ki; İslam adına bu sistemi destekleyenler İslam'a değil, sisteme hizmet ediyorlar. Ne yaparsanız ve hangi niyetle yaparsanız yapın, günün sonunda İslam değil; sistem ve sistemin batıl değerleri güçleniyor.
Bir diğer dikkat çekici husus ise şudur: Darbeyi, Türkiye'de demokrasi ve dinler arası diyalog söylemini en çok savunan, demokratik değerlerle barışmayı önemseyen bir yapı gerçekleştirmesine rağmen, sanki demokrasi darbe üretmiyormuş veya darbelerin karşıtıymış gibi, 15 Temmuz'da yaşananlar demokrasinin hanesine yazıldı.
Diğer mesele ise şudur: 15 Temmuz sonrasında Fethullah Gülen grubuna dair rapor yayımlayan Diyanet, bu yapının ilhamcı, keşifçi ve ebcedci bir yapı olduğunu, liderlerinin Allah ve peygamberle direkt temasta olduğu için asla yanlış yapmayacağına inanıldığını delilleriyle ortaya koydu. Fakat ne ilginçtir ki; aynı söylemlere sahip olan, aynı düşünceyle hareket eden, liderlerinin Allah ve peygamberle ilişkili olduğuna ve asla hata yapmayacağına inanılan yüzlerce irili ufaklı grup olmasına rağmen, Fethullah Gülen grubu bu zihniyeti ve itikadıyla mahkûm edilirken diğer gruplar el üstünde tutuluyor. Sistem için mesele kimin neye inandığı değil, o inancın işine gelip gelmediği meselesidir.
Aynı şeyi komedyen meselesinde de yaşadık; sistem için "zararsız" olan komedyenler istedikleri şeyle dalga geçme özgürlüğüne sahipken, sistem için "zararlı" olanlar cezalandırılıyor. Oysa her iki zümrenin yaptığı da alçaklıktır ve İslam nezdinde şirk ve küfürle mahkûm edilmiştir.
Erdoğan'ı destekleyen seçmeni ikiye ayırabiliriz:
Bir tarafta Erdoğan'ı demokrat gören, laik ve demokratik düzene gönül vermiş azınlık; diğer tarafta ise şeriat için oy veren çoğunluk bulunmaktadır. 15 Temmuz gecesi Erdoğan'ın çağrısıyla sokağa çıkanlar, demokrasi isteyen azınlık değil, şeriat hayaliyle sandığa giden o çoğunluktu. Darbeyi engelleyen halkın dilinde demokrasi, laiklik veya Mustafa Kemal yoktu; tekbir, tehlil ve şehadet vardı. Yani insanları sokağa döken İslam ve İslami kavramlardı. Fakat trajik bir şekilde, o gece canlarını siper eden bu insanların eylemi, şeriat isteyenlerin hanesine değil, demokrasi isteyen azınlığın hanesine yazıldı ve 15 Temmuz "Demokrasi Bayramı" ilan edildi.
Buradan kesin olarak anlaşılmalıdır ki; İslam adına bu sistemi destekleyenler İslam'a değil, sisteme hizmet ediyorlar. Ne yaparsanız ve hangi niyetle yaparsanız yapın, günün sonunda İslam değil; sistem ve sistemin batıl değerleri güçleniyor.
Bir diğer dikkat çekici husus ise şudur: Darbeyi, Türkiye'de demokrasi ve dinler arası diyalog söylemini en çok savunan, demokratik değerlerle barışmayı önemseyen bir yapı gerçekleştirmesine rağmen, sanki demokrasi darbe üretmiyormuş veya darbelerin karşıtıymış gibi, 15 Temmuz'da yaşananlar demokrasinin hanesine yazıldı.
Diğer mesele ise şudur: 15 Temmuz sonrasında Fethullah Gülen grubuna dair rapor yayımlayan Diyanet, bu yapının ilhamcı, keşifçi ve ebcedci bir yapı olduğunu, liderlerinin Allah ve peygamberle direkt temasta olduğu için asla yanlış yapmayacağına inanıldığını delilleriyle ortaya koydu. Fakat ne ilginçtir ki; aynı söylemlere sahip olan, aynı düşünceyle hareket eden, liderlerinin Allah ve peygamberle ilişkili olduğuna ve asla hata yapmayacağına inanılan yüzlerce irili ufaklı grup olmasına rağmen, Fethullah Gülen grubu bu zihniyeti ve itikadıyla mahkûm edilirken diğer gruplar el üstünde tutuluyor. Sistem için mesele kimin neye inandığı değil, o inancın işine gelip gelmediği meselesidir.
Aynı şeyi komedyen meselesinde de yaşadık; sistem için "zararsız" olan komedyenler istedikleri şeyle dalga geçme özgürlüğüne sahipken, sistem için "zararlı" olanlar cezalandırılıyor. Oysa her iki zümrenin yaptığı da alçaklıktır ve İslam nezdinde şirk ve küfürle mahkûm edilmiştir.
Manifest denen grup Kore’deki BTS grubunun Türkiye versiyonu.
BTS, eşcinselliği yaygınlaştırmak için icat edildi.
Bütün dünyayı kasıp kavuruyorlar.
Manifest onun Türkiye versiyonu.
Fuhşu, ahlaksızlığı normalleştiriyor.
Müzikleri, pornografi/k.
Videoları yayınlanacak gibi değil.
İğrenç.
Aileler çocuklarını bu grubun konserlerine nasıl gönderebiliyor, inanılır gibi değil.
İlişikteki videoda 12 yaş çocuklarının heyecanla Manifest konserini bekledikleri görülüyor.
Çok büyük bir saldırı bu: Kültürel sömürgecilik.
Savaşmadan ülkeyi ele geçirmek böyle olur.
Aliya ne kadar haklıydı: Savaş düşmana benzeyince kaybedilir.
Devlet müdahale ermek zorunda bu rezalete!
Çocuklarını bu iğrenç konserlere gönderen aileler sorgulanmalı!
Çok büyük bir çürüme yaşanıyor!
Yok oluyoruz…
Devlet uyuma!
🔴 2023’te meydana gelen depremler sonrası onlarca İslami dernek ve kuruluş, ilk günden itibaren deprem bölgesine seferber olarak yaraları sarmaya çalışıyordu.
Laik-kemalist kesim sürekli bölgedeki İslami dernekleri hedef alarak, halkın yapacağı yardımları bugün ‘vurgun’ iddialarıyla gündeme gelen AHBAP gibi derneklere yönlendirmeye çalışıyordu.
Kemalist medyanın ne denli ahlaksız olduğunu anlamak için Haluk Levent dosyasını takip edebiliriz. Şayet bu iddia bir İslami kuruluş hakkında olsaydı; şu anda Cumhuriyet, Sözcü ve Halk TV program üstüne program yapar, sınırları sistem tarafından çizilmiş muhalif gazeteciler ellerinde belge sallar, yer yerinden oynardı. Söz konusu yolsuzluk iddiası onlardan biri için olunca ise havaya bakıp ıslık çalıyor, 'dostlar alışverişte görsün' kabilinden haber paylaşıyorlar.
Bizim açımızdan durum nettir: Kim olursa olsun, Haluk Levent gibi Kemalist bir kâfir de olsa, medya ve iddianamelerin diliyle insan suçlanmaz. Daha yeni ülke olarak Narin Güran dosyası krizini yaşamadık mı? Yusuf Ziya Gümüşel dosyasının dumanı üstünde...
Unutmayın; bu ülkede en güvenilmez iki belge medya ve iddianamelerdir. Her şey açığa çıkmadan, deliller paylaşılmadan, savunmalar dinlenmeden susmak en hayırlı olanıdır.
🔴 İstanbul’da Filistin aktivistleri Trump Towers önünde eylem gerçekleştirdi:
- Emperyalist NATO'ya karşı günlerdir seslerimiz kısılıyor, hesaplarımız engelleniyor.
- Ha Trump gelmiş, ha Netanyahu gelmiş, ikisinin arasında ne fark var?
- Eli kanlı katilin önüne halılar serilerek 'dostum' denilmesini kabul etmiyoruz.
- İslami STK'lara söylüyoruz: Katiller şu an Ankara sokaklarında gezerken siz neden bu meydanları boş bıraktınız?
🗣️ Adem Özköse:
“Irak’ta, Afganistan’da, Gazze’de ve dünyanın dört bir yanında yüzbinlerce mazlumun ölümünden sorumlu olan işgalci ABD’nin kuruluş yıl dönümü nedeniyle Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne ABD bayrağının renklerini yansıtmak tam bir utanmazlıktır. Yazıklar olsun!”
Her şeyi zamanla anlasam da tek bir noktayı anlamakta zorlanıyorum: Henüz kısa bir süre öncesine kadar devletin haksızlığına uğramış insanlar bile, kendileriyle aynı zulmü yaşayanları gördüklerinde neden ses çıkarmıyor veya tepki vermiyorlar?
Ya da kendilerine zulmeden sistemin ve iftira atan iddianamelerin, başkaları hakkında söylediklerinin neden adil olduğuna ve yaptıklarının doğru olduğuna inanıyorlar?
İşte bunu anlamakta zorlanıyorum; muhtemelen bir ömür de anlamayacağım.
#NatoyaKurbanAranıyor
Anadolu Haber Ajansı, savcılık kaynaklarına dayanarak yakalanan kişilerin ṣu suçu işlediğini iddia etti:
"Bahse konu örgüt mensuplarının dini konular üzerine radikal söylemlerde bulundukları, yasa dışı mescide taban kazandırmak amacıyla davet/tebliğ çalışması yürüttükleri anlaşılan çalışmalarda, devletin İslami hükümlere göre yönetilmediği, Allah'ın hükümlerinin uygulanmadığı ve yöneticilerin şirk içerisinde olduğu şeklinde söylemlerde bulundukları belirlendi."
Görünen o ki mesele ṣu örgüt bu örgüt meselesi değil; mesele, mevcut düzenin İslami olmadığını savunmak ve tevhid inancını açıkça ilan etmekten ibaret. Yani mesele tevhide şahitlik meselesi…
Bu nasıl bir kin, bu ne menem bir düşmanlıktır. Kişilerin zaten birden fazla dosyası varken, hesaplarının kapatılması ve mescitlerinin mühürlenmesi yetmemiş gibi bir de gözaltına alınmaları, hem de kapıları kırılarak bunun yapılması...
Komünistin, LGBT’nin, mafyanın, genelev işletenin, faizcinin, dinle dalga geçenin, Hristiyan’ın, Yahudi’nin, Siyonist’in, deistin, ateistin... yer bulduğu ülkede tevhid ehline yer veremediniz.
Sizi ve sizin zulmünüze susarak 'meşrutiyet' kazandıran kim varsa Allah'a havale ediyoruz.