sabah uyanıyorsun ve ağzını şapırdatmasaydı beş çocuk doğurmaya hazır olduğun adamın ya da yan yana gömülmek istediğin ahretliğinin çorbayı içiş şekli ya da bir kelimeyi yanlış vurgulaması ya da sadece o an orada oluşu...
normalde sıradan olan bir detay, senin için bir savaş ilanı artık.
"the ick" diyorlar buna yeni dünyada; türkçesi: "abla buz gibi soğudum valla"
çocukluğumuza falan döneriz de sonra bir ara, bence en önemli sebebi elimizdeki cihazlarda sürekli en iyisini, en pürüzsüzünü, en "olmuşunu" izliyor oluşumuz bence.
her zaman bir yedek planımız, bir kaydırma mesafesinde bekleyen "daha iyisi" ihtimalimiz var artık.
karşımızdakini bir insan olarak değil, bir "proje" olarak görüyoruz ve o projedeki en ufak bir estetik hata, bütün hikâyeyi ateşe vermemize yetiyor. birinin sarsaklığını, birinin acemiliğini ya da birinin sıradan bir zaafını gördüğümüzde hemen o "ick" duvarını görüyoruz.
kimseye katlanamıyoruz artık çünkü kendimize katlanmanın yolunu bulamadık henüz.
gözümüzün ucunda sürekli bir idealize etme hali varken, gerçeğin o dağınık, o gürültülü hali bizi korkutuyor sanırım. "beni soğuttu" dediğin an, sorumluluktan kurtuluyorsun çünkü. onu anlamaya çalışmana, onunla o yokuşu çıkmana gerek kalmıyor.
birini sevmek, onun çatlak sesine, tökezleyen adımlarına ve yarım kalmış cümlelerine yer açabilmek oysa. hatalı yönlerini bir silah olarak değil de bir hikâye olarak görebilme olgunluğudur sevmek.
birini sevmek, o pürüzlere elini sürebilme cesaretidir.
bizim cesaret etmeye cesaretimiz kalmadı.
ezgi akgül
19 temmuz 2026 / ankara
sen öleceksin.
sıradan, can sıkıcı derecede güneşli bir salı günü öğleden sonra kalp krizinden, yahut saçma sapan bir trafik kazasında gideceksin.
gideceksin ve her şey tam da korktuğun umursamazlıkla devam edecek. cüzdanında taşıdığın çok mühim kartvizitler, taksitini yeni bitirdiğin ankastre set, şuraya buraya attığın imzalar falan hepsi bitecek.
acil servisin florasan lambaları altında, üzerinde sadece beyaz bir örtüyle yatarken, yan odadaki hemşire nöbet değişiminde yiyeceği tostun kaşarlı mı yoksa karışık mı olacağını tartışıyor olacak. kasiyer kız aldığı makarnayı kasadan geçirirken, dışarıda kornalar çalmaya devam edecek. ve evren senin nefesinin kesilmesini zerre kadar umursamayacak.
birkaç saat sonra eve gelecek akrabalar. halıların üzerine alelacele serilen gazeteler, sokağın başındaki fırından alınan kıymalı pideler. senin bedenin toprağın altında yavaş yavaş soğurken, en yakın arkadaşın ayranı kafasına diktiğinde bıyığında kalan beyaz köpüğü diliyle sıyıracak.
çok acıktılar.
sabahtan beri koşturuyorlar, mezarlık yokuşuydu, defin işlemleriydi derken herkesin şekeri düştü. ekmeği koparacaklar. fırından yeni çıkmış, dumanı tüten sıcak somunu tam ortasından neşeyle bölecekler. karnı doyan bir köşeye çekilip cebinden telefonunu çıkaracak. kimse kötü niyetli değil. hayat sadece çok arsız. hayat öylesine arsız ki, senin yere göğe sığdıramadığın kibrini, benliğini, bensiz yapamazlar triplerini bir bardak açık çayın buharında saniyeler içinde havaya karıştırıyor.
senin cenazen kalkarken mahalledeki manav tezgahını sulamaya devam edecek. üst kat komşun gece yarısı tuvalete kalktığında yine sifonu çekecek, suyun borulardan aşağı inerken çıkardığı gürültü aynı umursamazlıkla yankılanacak.
sen yoksun. bitti.
bunları kime anlatıyorum. sana anlatıyorum. gece yatağa girdiğinde tavana bakarak ertesi gün söyleyeceği havalı cümlelerin provasını yapan sana. aynada kendine bakıp "ben farklıyım" diyen sana. değilsin.
hiçbirimiz değiliz.
dağ başında bir meşe ağacı nasıl çıt çıkarmadan kuruyup devriliyorsa, sen de aynı şekilde sırtüstü uzanıp toprakla kucaklaşacaksın. ertesi sabah fırıncı kepengini kaldıracak. bakkal kasaları dükkanın önüne çekecek. iki taze somun alan adam evine gidecek, bıçağı alıp sıcak hamuru neşeyle bölecek. senin soğuyan bedenin kimsenin iştahını kapatmayacak.
zaman akacak.
ilk başta yastığında kalan birkaç tel saç için ağlayanlar, birinci yılın sonunda adını sadece bayram ziyaretlerinde yutkunarak anacak. beş yıl sonra yüzündeki detaylar bulanıklaşacak. on yıl sonra mezar taşına düşen yaprakları temizlemeye gelenlerin sayısı iyice seyreltecek. elli yıl sonra, yeryüzünde senin sesini hatırlayan tek bir canlı bile kalmayacak. sesin yok oldu. gülüşün yok oldu. öfken, banka şubesinde çıkardığın olaylı kavga. hepsi boşlukta eridi. hiçbir yere kaydedilmedi. kimse hatırlamıyor.
sana kalkıp da her şeyi bırak, ormana yerleş demiyorum. zaten yapsan da ağaçların umurunda olmayacaksın. evdeki musluk damlatıyor diye stresten midene kramplar girdiğini biliyorum sadece. iş yerinde duyduğun iğneleyici lafın günlerdir uykularını böldüğünü de biliyorum. ama bütün bunların senin varlığınla beraber bir nefeslik ömrü olduğunu hatırla istiyorum.
bu gece yatağa uzandığında, yorganı çenene kadar çek. karanlık odayı dinle. alt katın televizyonundan gelen boğuk uğultuyu duy. gözlerini kapat ve bir daha uyanmayacağını düşün. herkesin hayatına nasıl da arsızca, nasıl da pürüzsüzce devam edeceğini hayal et. kendi acizliğinin, muazzam hiçliğinin tadını çıkar. kendine bir iyilik yap ve yastığa başını koyduğunda sadece şu cümleyi mırıldan: ben yoksam eksilmeyecekler, o halde bu yükü sırtımda taşımaya mecbur değilim de. bu benim hikayem de ben kendi hikayemi silip baştan yazabilirim de.
bırak dünya sen olmadan dönmenin provasını yapsın. zaten yapıyor. sen sadece izle.
ezgi akgül
20 temmuz 2026 / ankara
Dibe vurduğunuzda sizi kurtaracak bir mucize gelmeyecek. Hayatınızı o çukurdan çıkarmak, epik bir aydınlanmayla değil; her gün yapmanız gereken o sıkıcı, acı verici ve sıradan adımlarla başlar.
Hayatı sıfırdan inşa etmenin 5 acımasız kuralı:
1. Sihirli Hapı Yutun (Fiziksel Eşik)
Kaygıyı azaltan, uykuyu düzelten, odağı artıran ve tamamen ücretsiz olan bir hap var. O hap, ter dökmektir. Zihniniz karanlıktayken bedeninizi zorlamak bir seçenek değil, hayatta kalma zorunluluğudur. Harekete geçmek için iyileşmeyi beklemeyin, iyileşmek için harekete geçin.
2. Sıradanlığı Fethedin (Basit Disiplin)
Hayatı yoluna koymak mucizevi bir zirve deneyimi gerektirmez. Yediğiniz yemeği önceden planlamak, zihninizi besleyecek birkaç sayfa okumak gibi en temel alışkanlıklarla başlar. Bizi uçurumdan çeken şeyler, her gün yapılan o çok sıkıcı ve rutin eylemlerin ta kendisidir.
3. Konfor Alanını Parçalayın (Zihinsel Dayanıklılık)
Yıllardır yapmaktan korktuğunuz, sizi rahatsız eden veya utandıran o adımı atın. İster soğuk bir duş olsun, ister hiç bilmediğiniz bir ortama girmek olsun. Zihninizdeki o paslı kilitleri kırmanın tek yolu, konfor alanınızın dışına çıkıp bedeninize meydan okumaktır.
4. Geçmişin Hasarını Onarın (İnsan İlişkileri)
Hayatı yoluna koymak sadece bedenle bitmez. Gururu bir kenara bırakın. Yıllardır aranızın soğuk olduğu ailenizden dürüstçe özür dileyin, size karşılıksız destek olan dostlarınıza minnetinizi gösterin. Zehirli duyguları dışa vurmak, içinizdeki o ağır yükü anında sıfırlar.
5. En Büyük Düşmanınızı Affedin (Kendiniz)
Hata yaptınız, zaman kaybettiniz ve aynaya baktığınızda kendinizden nefret ettiniz. Sorun değil, şu an bulunduğunuz yere gelebilmek için o yollardan geçmek zorundaydınız. Kendinizi bir yük olarak görmeyi bırakın. Her güçlü insanın arkasında, ona başka seçenek bırakmayan karanlık bir hikaye vardır.
İşler hiçbir zaman düzelmeyecek gibi gelse de, eğer o pisliğin içinden sıyrılıp yürümeye devam ederseniz her zaman daha iyiye gider. Mucize beklemeyi bırakın, kendi hayatınızın sorumluluğunu bugün alın.
FRANSIZ KADİFE ÇİÇEĞİ (Tagetes patula)
Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dışı,
Sinemaların kapısı,
Camekanlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.
(Orhan Veli Kanık)
Onurlu Türk milleti iktidar ve muhalefet kanallarındaki yayınlardaki Atlantik yalakası söylemlere çıldıradursun
“gelen kıymetli misafirler” (işgalci güçler) ; Kurtuluş yıllarında olduğu gibi “hindiden tüy koparma” derdinde olmadık gazlar verirken, gazetecimsi yaratıklar hangi liderin en çok hangi yemeğimizi sevdiğinden dem vuruyor!
Ben söyleyeyim yemeyi istedikleri petrol ve gaz havzalarımız , içmek istedikleri fırat diclenin suyu, yüzmek istedikleri kara ve ak deniz!
Büyük şairimiz Nazım Hikmet'in 1953 senesinde kaleme aldığı
"23 Sentlik Askere Dair" şiiri...
O günlerden bugüne
değişen pek bir şey yok...
23 SENTLİK ASKERE DAİR
"Mister Dalles,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz, koyun eti,
Ankara'da 23 sente,
yahut iki kilo kuru soğan,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan.
erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır,
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz
(her kaba uymak meselesi) ,
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da aynı hesapla Mister Dalles
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden
İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut
bir çift iskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister Dalles,
herhalde bunu sizden gizlediler:
Size tanesini 23 sente sattıkları asker
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak
mevcuttu, tuhafınıza gidecek,
mevcuttu hem de çoktan mı çoktan,
daha sizin devletinizin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela, Mister Dalles,
yeller eserken yerinde sizin New-York'un,
kurşun kubbeler kurdu o
gök kubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri,
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Mister Dalles,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz,
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,
ve yarin yanağından gayri her yerde,
her şeyde,
hep beraber,
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedreddin'in
O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali'dir.
Kaya gibi yumruğunun son ustalığı:
922 yılı 9 eylülüdür.
Dedim ya Mister Dalles,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler,
ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarin çok pahalıya mal olursa size,
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti."
Nazım Hikmet, 1953
Jensen Huang, “Yapay Zeka işinizi elinizden alacak” anlatısını iki dakikadan kısa bir sürede tamamen çürüttü.
Huang: “Bu ön kabul ile bana salt dışardan bakarak düşündüğünüzde, “Jensen geçimini telefonda bir şeyler yaparak dokunarak ve konuşarak sağlıyor” sonucuna varırsınız. Bu nedenle AI’ın işimi elimden alması, işimin ortadan kalkması gerekir. Ama aksine, eskisinden daha meşgulüm.”
Tüm panik, bir kategorizasyon ve anlamlandırma hatasından kaynaklanıyor.
İnsanlar bir işe bakıp görevi görüyorlar.
Amacı asla görmüyorlar.
Görev yazmaktır.
Amaç çözmektir.
Bunlar asla aynı şey değildi.
Huang: “İşin amacı ile işin görevi arasında temel bir fark vardır.”
Yapay zeka hakkındaki her kıyamet kehaneti aynı hatayı yapıyor.
Bir programcının yazmasını izliyor ve işin yazmak olduğu sonucuna varıyor.
Bir tasarımcının pikselleri hareket ettirmesini izliyor ve işin pikselleri hareket ettirmek olduğu sonucuna varıyor.
Bir yazarın kelimeleri düzenlemesini izliyor ve işin kelimeleri düzenlemek olduğu sonucuna varıyor.
İş asla hareket değildi.
Bunun ardındaki değerlendirmeydi. Hala da öyle.
Huang: “Sadece bir milyar satır kod yazılması gerektiği temel bir kusurdur. Bir trilyon satır kod yazılması gerekiyor.”
Kıyamet senaryosu, talebin sabit olduğunu varsayar.
Dünyada belirli sayıda sorun olduğunu ve yapay zekanın sizin payınıza düşeni çözeceğini ve sizi hiçbir şeyle bırakmayacağını varsayar.
Talep asla sabit değildir.
Sadece sınırlandırılmıştır.
Klavyedeki insan parmaklarının hızıyla sınırlandırılmıştır.
Hastaneler hala 2003'ten kalma yazılımlarla çalışıyor. Küçük işletmeler hala faturaları elle kesiyor. Kimse daha iyisini hayal etmediği için değil. Çünkü bunu inşa edecek yeterli insan yoktu.
Bu gezegendeki çözülmemiş sorunların birikimi küçülmüyor.
Sonsuz.
Yapay zeka sizin yerinizi almak için gelmedi.
Kimsenin dokunmaya yetecek bant genişliğine sahip olmadığı sorunlarla dolu bir odaya bir kapı açtı.
Huang: “Yapabileceğimiz her şey hakkında çok çok fazla hayal gücümüz var. Artık klavye kullanmak zorunda kalmasaydık, gidip o şeyleri yapabilirdik.”
50 yıllık klavye kullanımı bize bunu yaptı.
Bir araç inşa edip kontrolü elimizde tutmadık.
Bir araç inşa ettik ve tüm hayatımızı ona hizmet edecek şekilde yeniden düzenledik.
Huang: “Üzerinde klavye olan bu küçük cihaz, hayatlarımızın tamamını öyle bir noktaya getirdi ki, artık klavye kullanmadan yaşamayı hayal bile edemiyoruz.”
Bir nesil, değerini dikdörtgen bir yüzeydeki tuşlara ne kadar hızlı basabildiğiyle ölçtü.
Buna beceri dedik.
Buna kariyer dedik.
Buna kimlik dedik.
Kimse, her gün 8 saatimizi yiyen şeyin işin kendisi mi yoksa sadece bizimle iş arasında duran sürtünme mi olduğunu sorgulamak için yeterince durup düşünmedi.
Huang: “Bundan 50 yıl önce insanlar bunu yapmıyordu. Bu yüzden gelecekte bunu daha az yapacağız, başka bir şeyi daha çok yapacağız.”
Yapay zekadan en çok korkan insanlar amaçlarını kaybetmekten korkmuyorlar.
Rutinlerini kaybetmekten korkuyorlar.
Çünkü bir şekilde rutin kimlik haline geldi.
Ve rutin ortadan kalktığında, onsuz kim olduklarını bilmiyorlar.
Çiftçi, traktör geldiğinde insanları beslemeyi bırakmadı.
Cerrah, robot ameliyathaneye girdiğinde hayat kurtarmayı bırakmadı.
Görev değişti.
Amaç asla değişmedi.
Yapay zeka işinizi almaya gelmiyor.
İşinizin tamamı sandığınız kısmını almaya geliyor.
Elli yıl sonra insanlar bu döneme, mum ışığında el yazmalarını kopyalayan katiplere baktığımız gibi bakacaklar.
Ve her zaman sorduğumuz aynı soruyu soracaklar.
Neden bu kadar uzun sürdü bırakmak?
Olağanüstü hızla değişiyor bazı şeyler. Bir yandan kurlar değişiyor, bir yandan meslekler değişiyor, bir yandan kanunlar, yönetmelikler değişiyor. Hammadde sıkıntıları, işten çıkarmalar, uzmanlıkların ölümü, yapay zeka, savaşlar vs.
Şunu anlamak lazım.
Bazı kişiler bir günde işini kaybedebiliyor. Birden bire bir madde bulunmaz oluyor, birden bire bir kitle o ürünü talep etmez oluyor, birden bire tekelci dev bir şirket o sektörü yutuyor, birden bire bir yönetmelik o işi yapmayı imkansız hale getiriyor, birden bire o ürün tarlada kalıveriyor.
Birileri idare ediyor, birileri ayakta kalıyor diye; işi tümden yok olana "yoo, bizim bir arkadaş var, işleri iyi" falan deyip durmayınız. Birilerinin işi artabilir, birilerinin işi yerinde sayabilir, birilerinin işi yok olabilir.
Şöyle bir söz vardır; bir istatistikçiye bir kolunuzun ateş, bir kolunuzun buz içinde olduğunu söylerseniz; ortalama olarak normal bir durumda olduğunuzu söyler diye.
Tamam; şu zor günleri atlatanlar var. Şu zor günlerde faizden şurdan buradan çalışmadan zengin olan var. Ama 5 yıl önce hali vakti yerinde olup birden bire yok olan var.
"Sen niye diğerleri gibi kendini kurtarmadın?" demeyin. Bazı işlerden bazı ürünler gümrükten geçmeyi bırakalım Dünya'nın öbür ucunda Çin'e kilitlenmiş oluyor. Eskiden çok talep gören ürünleri artık %90 indirim yapsan müşterisi kalmamış olabiliyor.
Uçurum çok yüksek. Tüm sektörleri sarsan günler değil bu; bazı işleri, meslekleri tümden yutan bir değişim bu.
Oyunları suçlamayı bırakalım; oyunsuzluğun büyük sorun olduğunu düşünüyorum. Zaten hassas gündemde fırsat bulup "oyunlar yasaklansın" konusunun açılması çok absürt. Madem öyle ben de aleyhte görüşümü bildireyim.
Biz çocuk ve gençken liselerin önünden geçemezdik. Mahallelerde sürekli kavga olurdu. Tenesüflerde gençler birbirini döverdi. Öğretmeninin ve velisinin kaşını çatmasından korktukları halde; hınçlarını birbirinden çıkaracak yer ararlardı.
İnternet cafelerin çıkmasıyla bunların bitmesine tanık olduk. Bıçak gibi kesildi. Liselerin önü boşaldı. Kavgalar gereksizleşti, koca bir nesil oyun konuşur oldu.
Yıllar sonra, pandemi sonrası dolar yükseldi. Bilgisayar almak da oyun almak da zorlaştı. Discord yasakları falan derken yeni oyun takip etmek vs. bitti. Değişim bir günde olmadı ama oyunlar gerçekten enerjisini atmak isteyen koca bir kitleyi oyalıyordu.
Hangi genç ortada oyun varken başka bir şeyle ilgilenir ki. Şimdiki gençler hiç oyunun tadını almadıkları için aşırı iletişime sardı. İnternette yapılabilecek en ucuz şey. Sürekli birbirilerini kışkırtıyorlar. Her şeyden etkileniyorlar.
Sanayi Devrimi'nin eğitimi icat etmekeki işlevlerinden biri, savaşa değil fabrikaya gönderilecek genç nüfusu oyalamaktı. Gençlerin ne hormonlarıyla, ne öfkesiyle, ne enerji ihtiyacıyla, ne haz ihtiyacıyla başa çıkılamaz. Bunu hapsetmek yerine ılımlı bir yol vermek gerekir.
Tüm bunları geçelim; Dünya oyunlara direnmekten çoktan vazgeçti. Pandemi ve savaşı bile oyunların katlanılabilir kıldığı görüldü. Müfredat oyunlaştırılıyor.
Okullar; ne sınıfta bırakıyor ne zorunlu eğitimi kaldırıyor. Yani gençleri okulda tutmak istiyor. Yani sokakta tutmak istemiyor. Madem çoğunluk okulda zorla okuyor; spor, müzik, sinema ve oyun dersleri konsun.
Ne öğretmenin ne öğrencinin sevmediği ve tamamen işlevsiz müfredatın yarısının yerine çocukların heyecanla gittiği eğlence saatleri yerleştirilsin. Okula oyun oynamak için giden kitlenin oyunlarının bazılarını faydalı bir şeyler yaparsın, harika olur.
Ücretsiz play station merkezleri, internet cafeler olsa, okul derslerinin yarısı müfredattan değil etkinlikten ibaret olsa; hapishanelerden daha çok buraların dolacağını düşünüyorum.
Bizim bir üst neslin bu konuda yorum yapma ve karar alma hakkı sınırlı olmalı. Hiç oynamadılar, hep "dersten alıkoyucu" olarak gördüler, şimdi de yasaklamak istiyorlar. Çağ dışı anlayışlar bunlar. Dünya her şeyi oyunlaştırma peşinde, yasaklama değil.
İran’ın ekonomisini sabote ederek ayaklanma planladınız. Mossad ajanlarını kalabalığa dahil ederek silahlı çatışma kışkırtınız. Muhaliflere ve özellikle de Kürt örgütlerine silah dağıtarak büyük çatışma planladınız. Birinci gün 1000 kişinin öldürüldüğünü, ikinci gün 3000, beşinci gün 30 bin gibi abartılı sayılar vererek İran halkını özgürleştireceğinizi iddia ettiniz.
En sonunda “İran’ı haritadan sileriz” diyerek o çirkin suratınızdaki maskeyi çıkardınız.
Şimdi de amacınızın sadece petrol olduğunu itiraf ettiniz.
Size bir şey diyemem, siz çıkarlarınız neyi gerektiriyorsa onu takip ediyorsunuz.
Ama sizin demokrasi ve özgürlük getireceğinize inanan okumuş zavallı tiplere sadece acıyorum…
Mark Zuckerberg az önce internette insan bağının ölümünü anlattı ve kimse dönüp bakmadı.
Tek bir cümle. On beş yıllık aşınma, on iki kelimeye sığdı.
Mark Zuckerberg:
“Sosyal medya başlangıçta insanların ağırlıklı olarak arkadaşlarıyla etkileşim kurduğu bir yerdi. Ve şimdi… en azından içeriğin yarısı, insanların içerik üreticileriyle etkileşim kurmasından ibaret.”
Eskiden telefonunu açtığında arkadaşlarının ne yaptığını görürdün.
Şimdi açtığında yabancıları izliyorsun.
Bunu sen seçmedin. Senin yerine algoritma seçti.
Arkadaşlarını, optimize edilmiş yabancılarla karşılaştırdı.
Arkadaşların kaybetti. Her seferinde.
Daha iyi ışığı olan, daha iyi zamanlaması olan ve daha iyi “kanca”ya sahip bir yabancı, seni seni seven birinden üç saniye daha uzun tuttu.
Ve algoritma, en yakın arkadaşının düğün fotoğraflarını, hiç tanımadığın Dubai’deki birinin yemek videosunun altına gömdü.
Sen de o yemek videosunu izledin.
İlk değişim buydu. Arkadaşlar, yabancılarla yer değiştirdi. Neredeyse fark etmedin.
İkincisi ise çoktan başladı.
Eğer algoritma zaten yabancıların gerçek ilişkilerinden daha iyi performans gösterdiğini kanıtladıysa ve yapay zekâ artık yaşayan herhangi bir insandan daha ilgi çekici bir “yabancı” üretebiliyorsa, geriye kalan hesap kendini tamamlar.
Yapay zekânın kötü haftası yoktur. Dikkatsiz bir şey paylaşıp algoritmanın gözünden düşmez. Tükenmez.
Her kelime ayarlanmış.
Her kare optimize edilmiş.
Her duraksama, parmağını kaydırmaman için tam doğru aralıkta yerleştirilmiş.
Bununla rekabet eden bir insan içerik üreticisi, matbaanın icat edildiği bir dünyada taş tabletlere yazı kazıyan biri gibidir.
Ekonomi zaten eşit değil.
Bir insanın kiraya, uykuya ve motivasyona ihtiyacı vardır.
Makinenin ihtiyacı olan tek şey elektriktir.
Mükemmel içerik üretmenin maliyeti sıfıra yaklaştığında, akışın içi var olmayan yüzlerle dolacak.
Tanıdık gelen seslerle.
Sana güven hissi verecek kadar sana benzeyen fikirlerle.
Sanki yıllardır tanıyormuşsun gibi hissettiren, sıfırdan inşa edilmiş kişiliklerle.
Geçişin ne zaman olduğunu fark etmeyeceksin.
Zaten mesele bu.
Akış, dikkatini çeken şeyin bir nabzı olup olmadığını umursamaz. Orada kalıp kalmadığını umursar.
Ve seni senden daha iyi tanıyan bir makine, seni her zaman bir insandan daha uzun süre tutacaktır.
Bu bir uyarı değil. Yarısı zaten gerçekleşti.
Arkadaşlarını yabancılara kaptırdın ve fark etmedin.
Yabancıları da makinelere kaptıracaksın ve onlara “arkadaş” diyeceksin.
Başka bir uygulamada, başka bir sekmede, şu anda bulunduğun odada, seni gerçekten tanıyan biri bir an yaşıyor.
Senin asla göremeyeceğin bir an.
Paylaşmayı bıraktıkları için değil.
Sen artık orada olmadığın için.