Çocuğu oto koltuğuna oturtmama davranışına dair gözlemlerimi ve çıkarsamalarımı anlatmak isterim konuya denk gelmişken.
2 çocuğum olduğu için birçok aileyle de temasım oldu yıllar içinde. Oto koltuğu konusu açılınca bir kısım ailenin bebeğini/çocuğunu oto koltuğuna oturtmadığını duyardım. Gerekçeleri genellikle şu iki şey olurdu:
Oturmuyor, oturtamıyoruz
Çok ağlıyor, kıyamıyorum
Her çocuk yeni bir koşulda/ortamda başta huzursuzluk yaşar. Oto koltuğu örneğin, annesinin babasının kucağında değil, arkaya dönük oturmuş ve tedirgin. Oturmak istememesi veya ağlaması çok doğal. Bu iki durumda da mesele çocuk değil ebeveyndir.
Ebeveynlik çocuğun olumsuz duygularını yatıştırmak ve kapsamak anlamına geliyor ama bunu güvenliğini hiçe sayarak yapamazsınız. Karşısına sizi aynadaki yansımadan görebileceği kırılmaz bir ayna takmak, alışana dek yanında oturmak, yolda onunla konuşmak ve şarkı söylemek gibi taktiklerle çocuğun güvende olduğunu ona telkin etmeniz lazım.
Bu gözleme dair çıkarsamam şu, bu anneler/babalar çocuğun olumsuz duygulanımına tahammül edemedikleri için onları oto koltuğuna oturtmuyor. Çocuğun ağlamasına, itirazına tahammül edemiyor ve aslında farkına olmadan kendi duygularını ön plana alıyorlar.
Çocuğun olumsuz duygulara kapılmaması için onu tehlikeye atmak ya da zarar göreceği isteklerine izin vermek iyi ebeveynlik ya da çocuğu çok sevmek, kıyamamak değildir. Çocuğun olumsuz duygularına alan açmalı ve onlara tahammül etmeye, onları çocuğu riske atmayacak şekilde işlemeye çalışmalısınız.
*Lütfen çocuklarınızı oto koltuğu olmadan araca bindirmeyin*
Patara plajının kumlarını çaldılar.
Öyle üç beş kürek değil, 2 bin 168 kamyon dolusu çaldılar.
Göz göre göre talana herkes göz yumuyordu. Bir kişi hariç… Namuslu bir orman muhafaza memuru, sessiz kalmadı, hırsızlığı yargıya taşımak üzere zabıt tuttu.
Akp'nin Kaş ilçe yöneticisi müdahale etti, sakın zabıt tutma, biz bölge müdürünü aradık, sen burnunu sokma dedi.
Orman muhafaza memuru kabul etmedi, “değil bölge müdürü, cumhurbaşkanı bile gelse ben bu zaptı tutarım” dedi.
Vay sen misin bunu diyen…
Kaş kaymakamı derhal devreye girdi, orman muhafaza memuru derhal görevden alındı, cumhurbaşkanına hakaretle suçlandı, apar topar lojmanından bile atıldı.
E yok öyle tabii… Bu defa, Tarım Orman İş Sendikası'nın namuslu yöneticileri müdahale etti, Kaş kaymakamı geri basmak zorunda kaldı, orman muhafaza memuru görevine iade edildi.
Olay medyaya yansıdı.
Patara kumlarının nereye götürüldüğüne dair, hangi özel plaja döküldüğüne dair haberler çıktı.
Vay sen misin bu haberlere sebep olan… Hadi bakalım, müfettiş raporu bile olmadan, orman muhafaza memuru yine görevden alındı.
Bölgedeki diğer muhafaza memurları tehdit edildi, "sesinizi kesmezseniz, sizin sonunuz da aynı olur" filan denildi.
Namuslu orman muhafaza memuru geri adım atmadı, sendika aslanlar gibi direndi. Kaş kaymakamı hakkında suç duyurusunda bulunuldu, olay iyice dallanıp budaklandı, üstü örtülemez hale geldi, mecburen savcılık soruşturması açtılar.
Böylece, hırsızlığın çok daha büyük boyutlarda olduğu ortaya çıktı.
Depolanmış halde 3 bin kamyon kum ele geçirildi.
Namuslu orman muhafaza memuru ikinci defa görevine iade edildi.
Bu memur olmasaydı,dünya varolduğundan beri duran, mitoloji hazinesi, antik çağın başkenti, insanlığın mirası, Türkiye'de eşi olmayan yer, carettaların evi Yağmalanıyordu.
Bu memurun yüreği sayesinde her şey duyuldu ve durduruldu.
Tek başına başkaldıran bu namuslu orman muhafaza memurunun ismi ne biliyor musunuz?
Umut!
Umut Utku.
Vatana millete hayırlı evlat olsun temennisiyle yetiştiren annesi babası, geleceğe dair beklentilerini isim olarak vermişler oğullarına… Oğulları da isminin hakkını vermiş.
Hani bazen karamsarlığa kapılıp soruyorsunuz ya, umut var mı diye? Var dostlarım.
Umut'ları var bu ülkenin. Böyle yiğit, onurlu şerefli insanları hala var bu ülkenin.
Bir kişi bile kalsa, her şeyi değiştirmeye gücü yeten Umut'ları var...
14 Eylül 2018 Günü Saat 12:30 dan itibaren müge anlı ekibi Gizem ve kameraman Murat'ın olayın içinde adı geçen otoyıkamacıyla olan ropörtaj kaydını bakanlığın inceleme ekibine teslim etsin.
Delil gizlemek suçundan yargılansın müge anlı
saldırıyı gerçekleştiren çocuğun bir videosundan yola çıkıp çocuğa çeşitli etiketler atayanlar, adhd otizm vb gibi konuları ortaya atanlar var
bunu yapmayın, milyonlarca çocuğa bu şekilde ne kadar büyük zarar verdiğinizin bilincinde değilsiniz
“Şiddet eylemlerini psikiyatrize etmek (hastalıkla ilişkilendirmek) bilerek ya da bilmeyerek şiddeti meşrulaştırmaktır. Bir insanın şiddete başvurması, diğer canlılara, insanlara zarar vermesi hasta olduğu değil suç işlediği anlamına gelir.”
—Agâh Aydın
Binlerce yıldır bebekler anneleriyle birlikte uyuyordu. Ağladıklarında ilgileniyorlardı sonra iki adam ortaya çıktı: Dr. Holt ve John B. Watson. Bebeklerin eğitilmesi gerektiğini söylediler. Bebeklerin ebeveynlerinin seri üretim programlarına uyması gerektiğini savundular. "Yeni doğanlar ciğerlerini genişletmek için ağlamalıdır" diye iddia ettiler. "Bırakın ağlasınlar." Ve böylece "ağlatarak uyku eğitimi" yöntemi doğdu. Watson bebeklere deney gibi davrandı. "Çocuğunuzu asla kucaklamayın veya öpmeyin," diye yazdı. "sabahları onlarla el sıkışın." Sonuçta annelerinin dinlenmeye, kocalarına ve ev işlerine bakmaya ihtiyacı vardı. Watson'ın dört çocuğu vardı. Üçü intihar girişiminde bulundu. Biri başarılı oldu. Ve biz bugün hala bu yöntemi uyguluyoruz. Çünkü bir anneyi bebeğinin ağlamalarını görmezden gelmeye ikna ettiğinizde, temel bir şeyi kırmış oluyorsunuz.
Eskiden asgari ücretlinin sürekli telefon değiştirmesini yadırgardım. Ben ucuz telefon alır, bozulana kadar kullanırdım; etrafımdakiler ise kıyafet değiştirir gibi telefon değiştirirdi.
Sonra fark ettim ki ev, araba, arsa almak onlar için ihtimal bile değil. Yurtdışını geçtim, yurt içi seyahate bile çıkamıyorlar. Bu insanlar belki ev, araba kredisine girebilse telefon almayacak ama o da imkânsız.
Elde kalan tek ulaşılabilir “lüks” bir telefon, bir kıyafet. Bu da bireysel zevkten çok sistemin yarattığı çaresizliğin yansıması.
Bu tablo “ekonomi kötü değil”in kanıtı değil; tam tersine insanların büyük hedeflerini gömüp, küçük tüketimlerle avunmak zorunda bırakıldığının göstergesi.