@SOSYALRADARX@sircakoskk@klkl65553843 Terbiyesiz çocuk gerçeği ile yüzleşin. Minicik yavrulara küfür etmeyi, hareketle hakaret etmeyi, vurmayı meşru gösteren ailelerinin veremediği terbiyeyi küçük bir uyarı ile vermişler. Terbiyesizler azarlanmalı evet destekliyorum, tebrikler.
Bipbireysel olun artık nolur. Olun da rahatlayın. Annenizden turşu, reçel almayın. Ne münasebet ? “Bu ne cüret anne ? Lütfen hayatıma karışma! ” deyin ona ve marketten aldığınız şokomorokellanızı istediğiniz saatte yiyin…
Ülkede sağlıklı bir bireyleşme sürecinin olmamasının sebeplerinden biri bu. Aileler özellikle de anneler çocuklarını ölene kadar emzirmeye devam ediyor. Emzirmenin yaşa göre şekil değiştirmiş bir versiyonu bu. Haliyle tüm ilişkiler iç içe. Şu lütfun arkasında, iki taraf ister farkında olsun ister olmasın, çocuğun tüm hayatının kontrolü ve hayatını sağlıklı bir bağlılıktan ziyade tam bir bağımlılık seviyesinde sürdürmesi de var maalesef.
Babamın haberini gece yarısı telefonla aldığımda Ebrar 7 aylıktı. Hüngür hüngür ağlayarak dev boy bir valiz çıkardım. İçin bir sürü bebek bezi ve Ebrarın elime geçen bütün kıyafetlerini attım. Kendime ne aldığımı hiç bilmiyorum, eşyalar valizin içinde dans ediyordu.
“Gerçek yas cenazeye ayıcıklı pijama ile gelmeyi gerektirir.” diyor Gassal’da kahramanımız. Sarsıcı ve fazlasıyla gerçek bir tespit. Herkesin, ölüm sonrasında başlayan yas sürecini yaşayış biçimi farklıdır elbette ama camide, mezarlıkta, taziye evinde üstü başı dağınık, özensiz, takatsiz görünenler o ölünün gerçek sahibidir.
O ölünün sahiplerinin gözünden bazen ek bir damla bile yaş akmaz, bağırıp çağırmaz, kendini yere atmaz. Dik durmaya çalışır, kimseyi üzmemeye, düşmemeye, işleri toparlamaya gayret eder. Duygularını hiç anlatmaz, sadece uzaklara bakar, çok uzaklara.
O dönemde insanları ağlamıyor, görünür biçimde üzülmüyor, yaygara kopartmıyor diye eleştirmek, arkalarından konuşmak büyük bir hadsizlik. Yas bazen konuşmaz ve yaş bazen içe akar.
Ölüm ve Yas Terapisi eğitimi almış bir psikolog olarak şunu söyleyebilirim: Yas sürecinde duyguları ifade etmemek, başkalarına kol kanat germek için kendi hislerini bastırmak, kayıp hakkında konuşmamak, güçlü görünmeye çalışmak süreci patolojik bir hale dönüştürür. Ama dedik ya herkes aynı şekilde karşılayamaz bu büyük yıkımı ve doğrular her zaman işlemez. Bazen anlatmazsın, ağlamazsın, susarsın.
Gassal, ölüm ve yas sürecini anlatan muhteşem bir yapım olmuş. Ahmet Kural’ın yıllar evvel oynadığı Kardeş Payı dizisinin 14. bölümünde de uzun yıllar aklımdan çıkmayacak bir ölüm ve yas süreci vardı. Hatırladıkça içim ezilir.
Ruh sağlığı uzmanlarının Gassal’ı izlemesini ısrarla tavsiye ederim. Tebrikler @tabiiresmi
@profdralicay@YigitTahaDemir İstisnalar kaideyi bozmaz. Kaba hastane çalışanları ve doktorlardan bahsediliyor burda. Siz de böyle meslektaşlarınızı hiç görmediğinizi söyleyerek hayal dünyasından bir kapı aralıyorsunuz bize.. O halde üzerinize alınacağınız tek husus “senli benli” konuşmak olsun.
Kulağımda bir basınç problemi olmuştu. İki de bir tıkanıyordu, açılsın diye burnumu çekip duruyordum.
Dedim böyle olmuyor. Randevu almak zor olduğundan ve daha önce dürüst bir vatandaş gibi gidip doktora görünemeden döndüğümden dolayı biraz uğraşıp, adam bulup, hileyle hurdayla randevu oluşturup şehir hastanesine gittim. Hemen kızmayın kimsenin sırasını bana vermediler; yani kimsenin hakkını yemedim. Zaten bakmaları gerekenden az hastaya baktıklarından araya almaları sorun olmadı. Hem benden başka hasta da yoktu
Koridorda beklerken doktorun odasının hemen yanındaki odio (işitme) testi odasına gözüm takıldı, daha önce yaptırmıştım, o geldi aklıma. odanın kapısı açık, ışığı sönüktü, kimse de yoktu. Neyse sıram geldi, içeri girdim.
Doktorun kapısının üstündeki tabelada doçent yazıyordu, ismi de erkek ismiydi ama içeride 23-24 yaşlarında bir kız vardı. Tavırlarını da göreceksiniz ‘hipokrat, ibni sina elime su dökemez ama ne yaparsın ki burada sıradan insanları iyileştiririyorum, hayat işte, nelere katlanıyoruz’ havalarında.
“Neyin var dedi”, dedim “kulağımda perdelenme oluyor, iki de bir tıkanıyor, açmak için de burnumu çekip duruyorum, insanlarla konuşurken kötü bir görüntü oluyor”.
Lütfedip ağır çekimde kalktı, uzun çubuklu bir aleti kulağıma sokup baktı ve rüzgara karşı feng shui pozisyonunda durup zihninden kata çizen karate kamil gibi son derece kendinden emin bir edayla “bir sorun yok” dedi, “peki niye tıkanıyor ve burnumu çekince açılıyor” dedim, kendinden son derece emin bir ifadeyle “bilemem” dedi. Ben de bilmiyorum, al sana iki bilemeyenli denklem.
Dedim “bu bir sorun ve insanlar buraya çözüm bulmak için geliyor, çözüm için hocanızı arayıp sorsanız olur mu” galiba biraz zoruna gitti “ben kimseyi aramam, kulağında sorun yok” dedi. “Bakın konuşurken bile kaç defa burnumu çektim, bunu boşuna yapmıyorum ve böyle yapmak zorunda olmak hoşuma gitmiyor” dedim, “o zaman senden bir odio testi alalım” dedi, “duymamda sorun yok” dedim, “olsun, testine bir bakalım dedi ve elime bir not kağıdı tutuşturdu.
Uzatmamayım, zaten hemen yan oda, iki dakikalık iş, yaptırıp gelirim diye çıktım.
Oda hala karanlık, kimse yok. Koridor sonunda ortada bir banko var, bir grup sağlık çalışanı kakara kikiri konuşuyor. Onlara dön��p “buraya kim bakıyor” dedim. Aralarından biri muhabbeti böldüğüm için suratını asıp zorlama bir tavırlarla kalktı, ağır ağır geldi. Doktorun verdiği kağıdı uzattım, alıp hemen geri bana uzattı ve ‘Ne cahil adamsın’ der gibi “fiş alıp gelmen gerekiyor” dedi. Ben de kağıdı ‘cahil senin gibilere denir, ne bileyim olm, her gün hastanede teste mi geliyoruz’ der gibi geri alıp fiş alınan yere gittim.
Personele kağıdı uzattım, alıp baktı ve dedi ki “ayın 17’sinde geleceksin”. Ben şok “doktor verdi o kağıdı, test ol gel öyle bakalım dedi, içeride beni bekliyor” dedim. “Beyefendi! Doktor buraya ayın 17’si yazmış, o zamana randevu vermiş” dedi.
O ana kadar kağıda hiç bakmamıştım, alıp baktım harbiden öyle yazmış.
Daha ayın 2’si; yani 15 gün var. Dedim “odio odası boş, kimse yok, fiş versen gidip yaptırırım testi, niye bekliyorum ki 15 gün, bir de taa nereden geliyorum, gereksiz yere gidip geleceğime iki dakika da yapar testi”. Personel arkadaş benim gibilerden bıkmış bir tavırla “15 gün sonra geleceksiniz beyefendi” dedi.
Lafı ‘beyefendi’ diyerek bitirmese ağzının üstüne vururum belki ama entelektüel seviyeme hitap ediyor yavşak, salon adamı çizgimi bozamıyorum.
Dedim “bu çok saçma, yerime kendinizi koyar mısınız” sakin bir şekilde “elimden bir şey gelmez beyefendi” dedi.
Gözümü kapattım, hayalimde koca masayı ters çevirip karşımdaki elemana uçan döner tekme attıktan sonra gidip o kağıdı o doktora yedirdim. Sonra gözümü açıp sakince kağıdı yırttım, masanın üstüne koydum ve sakin bir şekilde yavaşça dönüp çıkışa doğru yürürken “bu aşağılık yaratıklar insanlara bunları yapıyor, ülkenin kalitesini düşürüyor, sonra da sosyal medyaya girip, ülkeden şikayet ederek, keşke norveç’tekiler gibi medeni olabilsek yazıyorlar” dediğimi duydum
@profdralicay@YigitTahaDemir SİZİN canla başla çalışıyor olmanız, hastanede yaşananları değiştirmiyor. Yaşadığım olayları bilmeden “iftiracı” diyerek SİZ bana iftira etmiş oluyorsunuz. Bebekleri katleden bir çetenin haberlerini de yalanlıyor musunuz?
Ortodoks Yahudi bir kadın, Şabat günündeki pişirme yasağını nasıl aştığını anlatıyor.
Kendi tanrısını bile kandırmaya çalışan insanlardan, dünyaya karşı dürüst olmalarını beklemek...
İşin içinde biri olarak söylüyorum %3 yağlıdan aşağı hiç bir süt. Süt değildir. Sudur. Nasıl yapıyorlar derseniz; sütü protein, su ve yağından arındırıyorlar silolarda bekletip size 0,5 - 1 - 1,5 yağlı olarak sunuyorlar maalesef devlet de bir şey demiyor.