Bugün Edirne Cezaevi’nde sevgili Selahattin Demirtaş ve sevgili Selçuk Mızraklı’yı ziyaret ettim.
Yıllardır barışa duydukları inanç nedeniyle özgürlüklerinden mahrum bırakılıyorlar. Buna rağmen, barışa olan inançlarından ve demokratik çözüm iradelerinden tek bir adım dahi geri atmadılar.
Bu kararlılıklarını bugün de aynı güçle koruyor; herkese sevgi ve selamlarını iletiyorlar.
Ben Rojin ; cansız bedenim bulunduğunda;
1. Babama -kızın intihar etti kabul et kapat bu işi- diye baskı yapan Mülki Amirler
2. Morga kadar giren bulaş riskinde şaibe yaratan Rektörlük
3. Güvenlik kayıtlarını toplamayan Kolluk Görevlileri
4. Yurtta kayıtları silen Yurt Güvenlik Görevlileri
5. Dosyaya başından beri etkin soruşturma yürütmeyen ilk adli makamlar
6. ATK Görevlilerinin varsa ihmalleri "soruşturmayı riske edecek delil torbalarının toplanması vb. ATK raporlarını değiştiren
7. Basın ve sosyal medyada başından beri hiç bir veriye belgeye ve bilgiye dayanmadan "benim intihar ettiğimi söyleyerek" haber yapanlar,
Sosyal medya algı ekipleri, ailem üzerinde itibar suikastı yaparak davanın seyrini değiştirmek isteyenler.
Etkin ve Etkili soruşturmaya engel olan kişiler kurumlar ve İhmalleri olanlar hakkında derhal soruşturma açılmalı ve Kamu vicdanı , Toplumun Adalete olan inancı zedelenmemesi için görevden alınmaları gerekmektedir !
RojinKabaiş İçinAdalet
#Vanüniversitesindeşeffaflık
Amara’nın Bahçesinde Kalanlar
"Eyvah!" dedi, telefondaki kişi.
Sesi önce duvarlara çarptı, sonra içimize bir taş gibi oturdu.
Ardından gelen cümle delip geçti: "Amara Kültür Merkezi'nde bomba patlamış, sayısız ölü var."
O anda anladım.
Bir şey çatırdadı içimde.
Zaman değil, zamana tutunduğum yerdi kırılan.
Nefesim asılı kaldı havada. Toz gibi çaresiz.
Önce sis çöktü üstüme.
Sonra bıçağa düştü ve usulca göğsüme indi.
Bir koşturmaca, bir yıkım ve kendimi arabanın içine atmam.
Anahtarı çeviren dostumuzun gaza basması ve motorun gürültüsü…
Suruç’a yirmi dakika mesafede bir yerdeydik.
Yanımda dostlar ve sessizlik.
Kalplerimizin atışındaydı çığlıklarımız.
Yüzümüze vuran güneş acılarımızla dertleşiyordu.
Kültür Merkezi’nin önüne geldiğimizde insandan bir duvar örülmüştü.
O duvarı yararak girdik içeri.
Ayaklarımızın altındaki toprak bile titriyordu.
Ve sonra bahçe.
Bahçede ölüm vardı.
Yaşamın ortasına ağıt düşmüştü.
Kelimeler yetmedi, cümleler dağıldı.
Etrafa savrulmuş bedenler gördük.
Ömürlerinin baharına şiir söyleyen fidanlar…
Onlar buraya savaşmaya gelmemişti.
Kobanê ile dayanışmaya gelmişlerdi.
"Yeniden inşa edeceğiz" demeye gelmişlerdi.
Ellerinde moloz değil, kitap vardı.
Omuzlarında silah değil, oyuncak vardı. Baharı yeşertmeye gelen çiçeklerdi.
Her biri rengarenkti.
Tozun ve kanın içindeydi kitaplar.
Oyuncaklar sahipsiz, torbalarda bekliyordu.
Hiç açılmamışlardı.
Hiçbir çocuğun eline değmemişlerdi.
Tıpkı sahipleri gibi.
Çaresizlik dizlerimi çözdü.
Yere yığıldım.
Kafama, dizlerime vura vura döküldü gözyaşlarım.
Ateşin içindeki sessizliğe ağladım, ağladım, ağladım.
Telefonlar susmadı.
Kiminin cebinde, bir çantada, avluda…
Israrla çalıyorlardı.
Sanki "buradayım" demek ister gibi.
Sanki "gel" der gibi.
Yerden birini kaldırıp baktım.
Ekranı kanlıydı.
"Alo" diyemedim.
Karşıdan kopan ses bir annenin sesiydi.
Belki bir kardeşin.
Dünya başıma yıkıldı.
Kapattım.
O çığlığı sırtlanacak gücüm yoktu.
O gün bugündür her telefon çaldığında, sesi beni Amara’nın bahçesindeki o puslu karanlığa götürür.
Sirenler hiç susmadı.
Ambulanslar geldi, yaralıları aldı, gitti.
Her gidişlerinde bizden de bir parça götürdüler.
Geride kalan bizler ne yapacağımızı bilemedik.
Yerde yatan genç bedenlerin üzerini gazetelerle örtmeye çalıştık.
Dün "barış" yazan manşetler, bugün kefen olmuştu.
Onlar özgür bir gelecek hayal etmişlerdi.
Kardeşçe bir yaşam istemişlerdi.
Alçakça, acımasızca ellerinden alındı.
Zebaniler, taşeronlar, karanlığın bekçileri yıkmışlardı o güzelliği.
Biz ne yapacağız peki?
Adlarını unutmayacağız.
Yüzlerini unutmayacağız.
Hayallerini unutmayacağız.
Hatırlayacağız.
Her 20 Temmuz’da hatırlayacağız.
Her bir kitap açıldığında hatırlayacağız.
Her bir oyuncak bir çocuğun eline geçtiğinde hatırlayacağız.
Her "Kobanê" dediğimizde hatırlayacağız.
Çünkü unutanlar kaybeder.
Biz ise asla unutmuyoruz.
Ferhat TUNÇ
#SuruçKatliamı
Küba'dan bir çığlık yükseliyor !
DÜNYAYA AÇIK BİR MEKTUP: Küba'dan bir kadın, kimsenin görmek istemediği suçu ifşa ediyor.
--- Tüm insanlığa, dünya annelerine, Sınır Tanımayan Doktorlar'a, dürüst gazetecilere ve hâlâ adalete inanan hükümetlere sesleniyorum:
İsmim, milyonlarca diğer insanınkiyle aynı. Ünlü bir soyadım ya da yüksek bir makamım yok. Ben sıradan bir Kübalı kadınım. Bir evlat, bir kız kardeş, bir vatanseverim. Ve bunları paramparça olmuş bir ruhla, titreyen ellerle yazıyorum; çünkü halkımın bugün yaşadığı şey bir kriz değil. Bu, Washington tarafından soğukkanlılıkla gerçekleştirilen, yavaş ve hesaplanmış bir cinayet.
Ve dünya başka yöne bakıyor.
👵 BÜYÜKANNEM VE BÜYÜKBABAM İÇİN SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Küba'da yaşlı insanların vaktinden önce ölmesini ifşa ediyorum; çünkü abluka, kalp rahatsızlıkları, yüksek tansiyon ve diyabet ilaçlarının ülkeye girişini engelliyor. Mesele kaynak yetersizliği değil. Bu, kasıtlı bir yasak. Küba'ya satış yapmak isteyen şirketler para cezasına çarptırılıyor, baskı görüyor ve tehdit ediliyor. Kendi hükümetleri ise sessiz kalıyor. Ve bu sırada, Kübalı bir büyükbaba göğsünü tutarak bekliyor. Ölüm uyarı yapmaz; ama abluka yapar.
---
👶 ÇOCUKLARIM İÇİN SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Küba'da yakıt yetersizliği nedeniyle kuvözlerin kapatılmak zorunda kalmasını ifşa ediyorum. Amerika Birleşik Devletleri hükümeti hangi ülkelerin bize petrol satıp hangilerinin satamayacağına karar verirken, yenidoğan bebeklerin hayatta kalma mücadelesi vermesini... Washington'daki bir ofiste imzalanan bir emrin, kıyılarından sadece 90 mil ötedeki bir çocuğun feryadından daha önemli görülmesi yüzünden çocuklarının hayatının tehlikeye girdiğini gören Kübalı annelerin varlığını...
Uluslararası toplum nerede? Çocuk haklarını bu denli hararetle savunan örgütler nerede? Yoksa Kübalı çocuklar yaşamayı hak etmiyor mu?
🍽️ KASITLI AÇLIĞA KARŞI SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Ablukanın, kurgulanmış bir açlık yaratma girişimi olduğunu ifşa ediyorum. Gıda, sebepsiz yere ortadan kaybolmuş değil. Gerçek şu ki, onu satın almamız engelleniyor. Gıda taşıyan gemiler taciz ediliyor. Banka işlemleri engelleniyor. Bize tahıl, tavuk ve süt satan şirketlere yaptırım uygulanıyor.
Küba'daki açlık bir tesadüf değil. Bu, ABD hükümetinin bir devlet politikasıdır; 60 yıl boyunca geliştirilmiş, her yönetim tarafından güncellenmiş, Donald Trump tarafından şiddetlendirilmiş ve Marco Rubio tarafından acımasızca uygulanmıştır.
Buna "ekonomik baskı" diyorlar. Bense buna açlığa mahkûm etme terörü diyorum.
ÜLKEMİN DOKTORLARI İÇİN BİR ÇAĞRI:
Tüm dünya çökerken pandemi sırasında hayat kurtaran doktorlarımızın bugün şırınga, anestezi ve röntgen ekipmanından yoksun bırakılmasını kınıyorum. Bunları nasıl üreteceğimizi bilmediğimiz için değil; yetenekten yoksun olduğumuz için de değil. Aksine, abluka yüzünden malzeme, yedek parça ve teknolojiye erişimimiz engellendiği için.
Bilim insanlarımız beş COVID-19 aşısı geliştirdi. Beş tane. Kimsenin yardımı olmadan. Tüm zorluklara rağmen. Ablukaya ve yalanlara rağmen. Yine de imparatorluk, bunu başardığımız için bizi cezalandırıyor.
🌍 DÜNYAYA SESLENİYORUM:
Küba sadaka dilenmiyor.
Küba asker istemiyor.
Küba sevginizi istemiyor.
Küba adalet istiyor. Ne fazlasını, ne de azını.
Halkımın çektiği acıları normalleştirmeyi bırakmanızı istiyorum.
Ablukayı gerçek adıyla, yani İNSANLIĞA KARŞI BİR SUÇ olarak adlandırmanızı istiyorum.
Biz boğulurken "diyalog" ve "demokrasi" masallarıyla kandırılmamanızı istiyorum.
Hayırseverlik istemiyoruz. Sadece yaşamamıza izin verilmesini istiyoruz.
Sessiz kalarak buna ortak olan hükümetlere:
Tarih sizden hesap soracak.
Yalan söyleyen medyaya:
Gerçek her zaman bir yolunu bulup ortaya çıkar.
Yaptırımlara imza atan cellatlara:
Küba halkı unutmaz ve affetmez.
Kalbinde hâlâ insanlık taşıyanlara:
Küba'ya bakın. Ona neler yapıldığına bakın. Ve kendinize sorun: Tarihin hangi tarafında yer almak istiyorum?
---
Bu küçük adadan, devasa bir halkın içinden; pes etmeyi reddeden sıradan bir Kübalı kadından...
Ikay Romay
Eğer bu yazı içinizde derin bir his uyandırdıysa, paylaşın.
İster 10 arkadaşınız olsun ister 10.000 takipçiniz; fark etmez.
Profilinizin herkese açık ya da gizli olması; fark etmez.
Normalde hiç paylaşım yapmıyor olmanız; fark etmez.
Ama bu farklı.
Bu, bir gün batımı fotoğrafı değil.
Bu, bir dedikodu değil.
Bu, sadece bir fikir beyanı değil.
Bu bir HAYKIRIŞ. Ve haykırışlar kendine saklanmaz. Onlar DUYULUR. Onlar TEKRARLANIR. Onlar KOCAMAN BİR KALABALIĞA DÖNÜŞÜR.
Bugün sizden bir "beğeni" istemiyorum.
Sizden, başparmaklarınızı sadece ekranda gezinmekten çok daha büyük bir amaç için kullanmanızı istiyorum.
PAYLAŞIN.
Ki dünya, Küba'da yaşananların sadece bir kriz olmadığını bilsin.
Bu bir SUÇ.
Ki başka ülkelerdeki anneler bilsin; burada çocuklar, abluka yüzünden elektriği kesilen kuvözlerde hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Ki başka diyarlardaki büyükanneler ve büyükbabalar bilsin; burada yaşlılar, Washington'ın ülkeye girişine izin vermediği ilaçları beklerken can veriyor.
Ki bu duruma ortak olan hükümetler utanç duysun.
Ki yalan haber yayan medya organlarının saklanacak yeri kalmasın.
Ki sorumlular, SESSİZ KALMAYACAĞIMIZI bilsin.
Bu mesajı paylaşan tek bir kişi dünyayı değiştirmez.
Ama binlercesi, milyonlarcası—işte onlar değiştirir.
Urfa Siverek’de iki genç emekçi inşaatta gerekli en basit önlemler alınmadığı ve gereken denetim yapılmadığı için 5. kattan düşerek öldüler. Bu gün en önemli gündem budur 👇🏿insan hayatının bu denli ‘yok’ sayıldığı bir distopyada bugün..,
Bursa’da yaşanan bu olay, sıradan geçiştirilecek gibi değil.
Bir vatandaş kendi dükkanında Ahmet Kaya şarkısı çaldığı için açıkça tehdit ediliyor. Saldırgan suçunu kameraya çekip sosyal medyada rahatlıkla paylaşıyor.
Bizi asıl endişelendiren bu saldırganın kendisi değil, onu cesaretlendiren cezasızlık algısıdır. Bunun önlemi alınmazsa çok daha vahim görüntüler ortaya çıkar.
Yıllardır spor üzerinden, siyaset üzerinden pohpohlanan ırkçı dilin bugün sokağa yansıdığını üzülerek görüyoruz. “Kürtçe şarkı mı açıyorsun?” sorusu, bir tehdit cümlesine dönüşüyor.
Bu saldırgan ivedilikle bulunmalı ve cezalandırılmalıdır. Aksi halde yarın 10 kişi daha aynı şeyi yapar.
Irkçılığa sessiz kalmak, ortak olmaktır.
İyi okumalar..
Avukatlarım dediler ki "Deniz Göktaş diye genç bir adam var, siyasi mizah yapmak suretiyle çaktırmadan senin koltuğuna göz dikmiş, haberin olsun!" Dedim "şu andaki koltuğuma mı?", "evet" dediler "öyle görünüyor ki bugün yarın tutuklanır.". "Hadi inşaallah, hayırlısı" dedim. O hapse girerse ben bu defa kesin çıkarım, nitekim hapishaneler aynı anda iki adet böyle mahpusu kaldıramaz. Az kaldı!
Böylesi genç yetenekleri teşvik ve tahrik etmek de boynumuzun borcudur. Bak, güzel kardeşim; kesinlikle doğru yoldasın, aynen devamke. Bu arada bana bazen "Selo" diyenler oluyor, ben de sana kısaca "Denyo", diyebilir miyim? Gerçi bu olmadı, senin ismini kısaltamıyoruz. Hatta assalar da, kesseler de olmuyor; Deniz her zaman Deniz olarak kalıyor. Neyse, ben sana mecburen kısaca Deniz diyeceğim.
Bak, Deniz kardeş; koltuğuma göz dikmeni takdirle karşıladım hatta tatlı bir telaş, fazlaca umut da var. On yıldır bu günü bekliyorum; Yılmaz, Cem falan benim yerime gelirler diye düşünmüştüm de denyolar beni hayal kırıklığına uğrattılar. Fakat sen öyle değilsin canım kardeşim, sende o ışık var, başaracaksın illaki. Çaban, mücadelen, gayretin mutlaka sonuç verecek, vazgeçme lütfen.
Baktın sabahın köründe kapına dayanmıyorlar, ki en kötüsü bu şekilde beklemektir, durma sen git. Taksim'e git mesela, avukatlarımın sana ileteceği iki tane sağlam sloganı sol yumruk havada, hançereni yırtarcasına meydanın ortasında haykır, akşamına koltuğum senindir inşaallah.
Sana bir de Abi tavsiyesi; "Yurt dışına kaçmadım ki, iki şort, iki tişörtle yurt dışına mı kaçılır", şeklindeki argümanın pek sağlam olmamış. Sanırsın kıyafet yeryüzünde bir tek Türkiye'de satılıyor, dünyanın geri kalanı halen incir yaprağıyla geziyor! Öyle olmaz, yemezler bunlar. Misal şöyle inandırıcı bir şeyler uydur "ya yeminle altın fiyatları dip yapınca daha dün bi çeyrek aldım, haftaya yine tavan yapınca satcam. Çeyreği Türkiye'de bırakıp kaçar mıyım ya!".
Takdir yine de senindir Deniz kardeş, bu halk her halükarda Deniz'leri sever. Üstelik tuhaftır ki dönmeyen Deniz'leri daha çok severler. Olan bana olacak ya neyse, yapacak bir şey yok.
Son olarak yetkililere de seslenmek isterim; bu genç arkadaşımız tam olarak neler söylemiş bilemiyorum ama bırakın da gençler korkmadan, özgürce düşünüp, konuşsun, gülsünler bari. Toplumsal gelişme, ilerleme için özgürlükler şarttır, olmazsa olmazdır, gençleri engellemeyin lütfen.
Not: Eğer ki gösterisinde bana da giydirmişse tutuklayın tabi, o ayrı.
Selam, sevgilerimle
S. Demirtaş
Kadir İnanır’ın cenaze programında bir araya geldik.
Kadir İnanır, hayatı boyunca halkların kardeşliğine ve büyük barışa inandı. O inancı sadece sözlerinde değil, yaşamında da taşıdı. Bugün onun dilinden hiç eksik etmediği o cümleler hâlâ kulaklarımızda yankılanıyor:
“Halkların kardeşliğine ve büyük barışa tüm kalbimle inanıyorum. Bir gün gelecek, bu topraklara büyük bir barış hâkim olacak. O barış mutlaka gelecek. Kimse merak etmesin.”
Biz de bugün aynı inançla söylüyoruz:
Sana söz olsun Kadir abi; düşlediğin, uğruna ses verdiğin o büyük barış bu topraklara mutlaka gelecek.
Az önce beni şoka sokacak bir olay dinledim. 6 Şubat depremi sürecinde Türkiye'deydim ve deprem olduğu gibi Trabzon'a gelen depremzedelere elimizden geleni yaptık. O süreçte Adıyamanlı bir aile bizim ikinci ailemiz oldu. Birlikte yedik içtik, dertleştik.
Seher'le o zaman tanıştım. Annesini 16 yaşında kaybetmiş. Teyzeleri büyütmüş onu. Bi abisi var onu da depremde kaybedeli 10 gün olmuştu. Yaşayan ölü gibiydi.
Depremden önce sınava girmiş, ne torpil ne bişesi var, hakkıyla Adıyaman Gelir İdaresine atandığı haberini aldık. Yemin ediyorum kendim atansam o kadar sevinmem. Sarılıp ağlaşıp vedalaştık havalimanında.
Üç sene o kurumda verilen tüm işleri hakkıyla yapmış ve bir gün müdür çağırmış. "Senin belgelerin eksik biz D1 ehliyet istiyoruz sen B1 vermişsin" deyip hakkında yazı yazmış. İki saatte kızı görevden atmışlar. Dava açmışlar ama hiçbir sonuç olmamış. Belgeleri komisyon inceliyor ama fark etmiyor, komisyon da suçlu bulunmuyor.
Seher şimdi annesiz, abisiz ve işsiz. Psikolojisi tekrar çökmüş.
Ya soruyorum yetkililere sizin hiç vicdanınız yok mu? Hayata tutunmaya çalışan gencecik bir kadına bunu neden yaptınız?
Adıyaman'daki devlet erkanı bu işe el atın yazıktır günahtır, yapmayın bu kıza işini geri verin! Bu kızın tek suçu dürüst olmak ve torpili olmamak. Eminim bu tweetten sonra Seher'in sorununu hep beraber çözeceğiz. Lütfen rt edin, yetkililere ulaştıralım!
Bugün sinemamızın bir çınarını daha toprağa veriyoruz.
Sırrı Süreyya’nın yanında, barışın nöbetine devam edecek.
Onların gölgesi bu topraklardan hiç eksilmeyecek.
UĞURLAR OLSUN
ONURUN, VİCDANIN, BARIŞIN VE KARDEŞLİĞİN
KADİR AĞABEYİ…
#kadirinanır
Muhammet Mutluay 19 yaşındaydı.
Ataköyde iş çıkışı, halı sahaya arkadaşlarının yanına giderken sokak çeteleri ve uyuşturucu kartellerinin ateşi arasında kalıp katledildi.
Kendi arabasıyla giderken arkadan başından vuruldu.
Ona ve onun gibi haksız yere katledilen masum insanlara ses olmak için bugünkü tag çalışmasına ve 8 Temmuzda görülecek davasına lütfen katılım sağlayalım !
MuhammetMutluay İçinSesVer