Sayın Cumhurbaşkanım, bu @MHK_Resmi ’nin yaptıkları artık futbolun sınırlarını aşmış, toplumdaki adalet duygusunu ve kamu düzenini tehdit eder hâle gelmiştir. Milyonlarca insanın gözü önünde, benzer pozisyonlara farklı kararlar verilerek Türk futboluna olan güven tamamen yok ediliyor.
İnsanlar artık maçları futbol konuşmak için değil, hangi hakem kararının sonucu değiştireceğini görmek için izliyor. Bu kadar açık çifte standarda, kayırmacılık algısına ve adaletsizliğe daha ne kadar sessiz kalınacak?
Kimse ayrıcalık istemiyor; yalnızca herkese eşit uygulanan kurallar, adil bir yönetim ve temiz bir futbol düzeni istiyoruz. Türk futbolunun itibarı ve toplumun huzuru için bu yapıya artık müdahale edilmeli, sorumlular hesap vermelidir! @RTErdogan
Bıkmadan usanmadan yılmadan her gün her saat taki bu pislikler defolup gidinceye kadar tek başıma kalsam bile tepkimi göstereceğim
😡😡😡😡😡😡
#FerhatGündoğduİstifa
SAHİCİLİK YOKSA GELECEK DE YOKTUR
Tabela Sendikacılığının ve Türedi Siyasetin Kaçınılmaz Sonu
Gerek siyasette gerekse sendikal zeminde sahici toplumsal karşılık ve meşrutiyet en temel varlık sebebidir. Anlık ve konjonktürel sorunları, sadece bir rekabet artığı olmanın verdiği hırsla ortaya çıkan oluşumların uzun soluklu ayakta kalabilmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
Ne kadar cafcaflı açılışlar yaparsanız yapın; arızi sorunlar üzerine inşa ettiğiniz partiler, sendikalar ya da sivil toplum kuruluşları, kendilerine ayrılan süre dolduğunda dışarıdan kurgulanmış birer proje misali kepenkleri indirmek zorunda kalır. Seçim zamanlarında elimize tutuşturulan oy pusulası ile Mayıs mutabakatı sürecinde imza atacağımız listenin benzerliği—bir büyüğümüzün ifadesiyle—merdiven altı, adını dahi duymadığımız nice yapıyı önümüze çıkarır.
Ana akım sendikaların içinden benzer nedenlerle türeyen yapıların da, rekabet artığı olmakla malül siyasi partilerin de bu ülkeye ve kamu çalışanlarına bir fayda üretemediği, üretemeyeceği açıktır.
Bilim Sanat Vakfı hikâyesinden, başbakan başdanışmanı olarak hizmet verdiği yıllardan ve Stratejik Derinlik okumalarından tanıdığımız Ahmet Davutoğlu’nun kurduğu partisinde bir gelecek olmadığını nihayet anlayarak; “Gelecek Partisi'ni bugüne taşıyan dava arkadaşlarımızla yaptığımız istişareler neticesinde, kirlenmiş siyasi iklimin bir parçası olmamak amacıyla parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi'nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı almış bulunuyoruz” sözleri, bana hem siyaseti hem de sivil alanı kirleten derme çatma yapıları yeniden hatırlattı.
Sayın Davutoğlu’nun, “kirlenmiş siyasi iklim” derken bu iklime kendisinin de su taşıdığının ne kadar farkında olduğu bilinmez; lakin aldığı bu kararın bir arınmaya vesile olması en büyük temennimizdir. Sendikal alanı kirleten—tabir caizse—irapta mahalli olmayan, elde edilen her kazanımın üstüne sosyal medya algı yönetimi ve illüzyon aparatlarıyla çöreklenen sendikamsı yapıların da Gelecek’ten ibret alarak tez zamanda vaziyet almaları gerekir.
Mesleki dayanışma sathının bölünmüşlüğü yetmezmiş gibi, bir de hizmet sınıfları ve unvanlar üzerinden memuru parçalayan sorunlu yaklaşımların kime hizmet edeceği aklıselim sahibi herkesin malumudur. Memur sendikacılığı için zaten zor bir alan olan üniversitelerde; idari personeli akademik personelden, üniversite çalışanlarını Millî Eğitim çalışanlarından ayıran lokal zihniyetli yapılar ile unvan ve sınıf bazlı örgütlenme dayatan sendikaların ortak özelliği, çalışanların birliğini sahici bir gerekçe olmaksızın parçalamaktır. Bu durum da doğal olarak işverenlerin ve hükümetlerin işine yaramaktadır.
Tecrübe ile sabit bir hakikat var ki;
Ne siyasette ana gövdeden ayrılanların kurduğu türedi partilerden millete bir hayır gelir, ne de sesi çok çıkan lakin kamusal alanda gerçek karşılığı olmayan küçük sendikalardan kamu çalışanlarına bir fayda sağlar.
Sahicilikten uzak, tabeladan ibaret ve sosyal medyadaki kurgusal köpüklerle ayakta kalmaya çalışan küçük sendikaların da türedi partilerin de akıbeti aynı olmaya mahkûmdur. Hakiki temsil; tabela büyüklüğüyle değil, sahici toplumsal karşılıkla ve köklü örgütlü güçle mümkündür.
Demedi demeyin, vesselam!..
15 Temmuz 2016...
O gece sokaklardaydım…
15 Temmuz Demokrasi ve Millî Birlik Günü vesilesiyle aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle, kahraman gazilerimizi şükranla anıyorum.
#15TemmuzDestanı
https://t.co/1abH1OMvJv
KİRLİ OYUNLARA VE GENÇLERİ MAŞA YAPANLARA: "HADİ ORADAN!”
Mevlana’nın o hepimizin hafızalarına kazınmış, ruhumuza rehber olması gereken muazzam bir sözü vardır:
“Edep bir taç imiş nûr-ı Hudâ'dan, giy o tâcı emîn ol her belâdan.”
Bu söz, insanın ahlak ve adabı muaşeret ile donanmasının, onu her türlü kötülükten ve beladan koruyacak manevi bir kalkan olduğunu ne güzel özetler. Ancak ne yazık ki, İstanbul Erkek Lisesi’nde şahit olduğumuz ve basına yansıyan olaylar, bu kalkandan ne kadar yoksun kaldığımızı bir kez daha yüzümüze çarptı.
Bu hadise bizlere acı bir gerçeği yeniden hatırlattı: Biz bu çocuklara Fizik öğretiyoruz, Kimya öğretiyoruz, matematik formüllerini ezberletiyoruz; fakat insan olmanın, bu toprakların ferdi olmanın asgari gereklerini aşılamakta sınıfta kalıyoruz. Akademik başarı, tek başına bir genci "insan" yapmaya yetmiyor maalesef.
Yeni Maarif Modeli kapsamında tam da bu gerekçeyle, eğitim sistemimizin bu büyük kara deliğine merhem olması düşüncesiyle müfredata ortaöğretim düzeyinde "Adabı Muaşeret”, temel eğitim düzeyinde ise "Görgü Kuralları ve Nezaket" dersleri kondu. Umarız yapılan bu değişiklik sadra şifa olur. Zira görünen o ki; tehlike büyük, gidişat endişe verici.
Hocasına Sırt Dönenden "Kurtarılmış Bölge" Hayallerine
Şimdi hep birlikte şu soruyu masaya yatırmanın vakti geldi de geçiyor:
Hocasının, büyüğünün önünde ceketini ilikleyen, saygıda kusur etmeyen bir neslin yerini; nasıl oldu da arkasını dönen, protestoyu edepsizlikle karıştıran bir gençlik aldı?
Biz bu ülkede, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın acı tecrübelerini yaşayarak büyümüş bir kuşağız. Ardını önünü düşünmeden, anlık heyecanlarla yapılan işlerin sonunun nereye vardığını çok iyi biliriz. Soruyorum size: O heyecan bittiğinde, birilerinin elini yakmasın diye maşa olarak kullandığı o "kurbanlar" olmanın acısını yeniden yaşamak için hafıza tazelemeye gerek var mı?
İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşananlar, bana bir dönem bu milletin pırıl pırıl gençlerinin heba olmasına neden olan, geçmişin o kapkara ve acı hatıraları olarak zihnimize kazınan "kurtarılmış bölge” kavgalarını hatırlattı. Liseleri, üniversiteleri ideolojik çatışma sahası haline getiren o karanlık zihniyet, bugün yeniden mi hortlatılmak isteniyor?
Hesap Yapanlara Tek Cevap: Hadi Oradan!
Elbette hepimizin farklı düşünceleri, farklı dünya görüşleri olabilir ve biz bunu bir zenginlik vesilesi olarak kabul ederiz.
Ancak kural nettir:
Yarın kendiniz aynı makamlara geldiğinizde karşılaşmak istemediğiniz bir muameleyi, bugün sizin mezuniyet mutluluğunuza ortak olmak için oraya gelen devlet büyüklerine reva göremezsiniz!
Siyasi görüşünüz ne olursa olsun, devletin makamına gösterilen bu saygısızlığın sonucunda elde edeceğiniz tek bir şey vardır: “Kocaman bir hiç!”
Açıkça görmek gerekiyor ki, bu çocukların anlık reflekslerinin arkasında başka hesaplar dönüyor. Bu gençlerin tertemiz duygularını, mezuniyet heyecanlarını kendi siyasi ajandalarına meze yapmak isteyenler var.
Gençlerin üzerinden gizli hesaplar yapanlara, onları birer maşa gibi ileri sürmeye kalkan odaklara verilecek cevap ise İl Milli Eğitim Müdürü’nün haklı ve asil tepkisiyle adrese ulaşmıştır. Bu kirli oyunları tezgahlayanlara karşı ortaya konan duruş, rahmetli Necmettin Erbakan’ın o tarihi sözünü hatırlattı:
“Hadi oradan!"
İşte bu noktada, eğitim camiasını temsilen sorumluluğumuzun bilincindeyiz. Eğitim Bir-Sen olarak, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürümüzün bu saygısız davranışlar karşısında ortaya koyduğu net, kararlı ve asil iradenin sonuna kadar yanındayız. Devletin makamını, öğretmenin izzetini ve bu toprakların değerlerini korumak adına ortaya konacak her türlü adımın yanındayız.
Şunun çok iyi bilinmesini isteriz ki; okullarımızı, göz bebeğimiz olan öğrencilerimizi kendi karanlık senaryolarına, kirli emellerine alet etmek isteyenlere asla ve asla müsaade etmeyeceğiz! Bu ülkenin gençleri, ideolojik masaların kullanışlı piyonları değildir ve olmayacaktır.
Eğitimde kaliteyi artırmaya, öğrencilerimizin gelişimini desteklemeye ve eğitim paydaşlarımızla güçlü bir iş birliği kültürü oluşturmaya yönelik insanı merkeze alan yaklaşımıyla İl Millî Eğitim Müdürümüz Sayın Murat Mücahit Yentür’ün yanında olmaya devam edeceğiz.
@MucahitYentur
Yıllardır eğitime emek veren, öğrenciyi merkeze alan yaklaşımı, nezaketi, samimiyeti ve yapıcı liderliğiyle tanıdığımız İl Millî Eğitim Müdürümüz @MucahitYentur'ün eğitim adına ortaya koyduğu gayrete şahidiz.
Eğitime gönül verenlerin yanında olmaya devam edeceğiz.
@tcmeb
@idrissekerci “Ortaya koyduğunuz emek, saha hakimiyeti ve teşkilat ruhu gerçekten takdire şayan başkanım. 3000 yeni üyeye ulaşılması; samimiyetin, güven veren duruşun ve gece gündüz verilen mücadelenin eseridir. Eğitim çalışanlarının sesi olmaya devam ettiğiniz için teşekkür ederiz Başkanım”
MAKSAT ÜZÜM YEMEKSE BU İNAT NİYE?
Hayatın olağan akışını etkileme potansiyeline sahip, geniş kitleleri ilgilendiren kararlarda simülasyon çalışmak, her zaman hata payını minimize eder. Atacağınız adımın sahada nasıl bir karşılık bulacağını önceden tartmak bizi hatalar zincirinden korur. Yapılan bir işlemin muhasebesini, eleştirel bir kritiğini yapmak ve süreç bittikten sonra sahadan gelen geri dönüşleri samimiyetle dinlemek ise kurumsal olgunluğun bir gereğidir.
Ne yazık ki Milli Eğitim Bakanlığı, 4 ve 8 yıllık görev süresini tamamlayarak yeniden atamaya başvuracak okul yöneticileri için yapılan tüm uyarılara, eğitimin en dinamik paydaşları olan sendikalardan gelen yapıcı çağrılara kulak tıkadı. "İlla ki yüz yüze eğitim" ısrarından vaz geçilmedi; "hiç değilse çevrimiçi veya hibrit olsun" teklifleri de ne yazık ki karşılık bulmadı.
Geride bıraktığımız hafta sonu, tam anlamıyla bir kaosa sahne oldu. İki günümüz, halihazırda yönetici olan ve bu anlamsız dayatmaya maruz bırakılan arkadaşlarımızın haklı serzenişlerini dinlemekle geçti.
İstanbul’un bir ucu olan Çatalca’dan kalkıp, hafta sonu trafiğinde Fatih’e gelmek zorunda bırakılan okul müdürlerinin, müdür yardımcılarının ahı, sanırım vicdan ehli herkesi fazlasıyla rahatsız etmiştir. Buna bir de son dakika tebliğ edilen görevler yüzünden hazırlıksız yakalanan eğitim görevlilerinin durumunu eklerseniz, vahametin boyutu çok daha net anlaşılacaktır.
Burada açık ve net bir şerh düşelim: Hiçbirimiz yeniden atamaya başvuran yöneticilerin eğitime alınmasına, mesleki gelişime karşı değiliz. Elbette hepimizin, her unvanda eğitimcinin kendini yenilemeye, çağı yakalamaya ihtiyacı vardır. Bizim karşı olduğumuz; bayram tatilini dahi dikkate almayan, yöneticilerin de birer insan olduğunu unutan, onların da dinlenmeye, aile ziyaretine, sılayıi rahim yapmaya hakkı olduğunu görmezden gelen anlayıştır.
Bize şimdi bürokrasi koridorlarından şu savunma yapılacaktır: "İyi ama 2026 Yönetici Atama Yönetmeliği’ne göre bu eğitim, atama işlemlerinden önce tamamlanması gereken yasal bir ön şart."
Biz de diyoruz ki; evet, mevzuat ortada ve bu eğitime dair yasal bir "gerek şart" var. Ancak devlet aklı, mevzuatın soğuk duvarları arasında sıkışıp sahayı felç etmek için değil, çözümler üretmek için vardır. Madem yönetmelik gereği bu eğitimin atama takviminden önce yapılması bir zorunluluk, o halde bu gerek şartı çevrimiçi (online) eğitimle pekala yerine getirebiliriz. Böylece hem mevzuatın arkasından dolanmamış, yasal şartı takvime uygun şekilde tamamlamış oluruz hem de sahayı bu anlamsız kaostan kurtarırız.
Zararın neresinden dönülürse kârdır.
Bakanlığa ve yetkililere açık çağrımızdır: Hafta sonu yaşananları, sahadaki pratik aksaklıkları masaya yatırarak acil bir durum tespiti yapın. Eğer derdimiz bağcıyı dövmek değil de gerçekten üzüm yemekse, eğitim vermenin kırk türlü pratik yolu vardır.
Gelin, atama öncesindeki o yasal "gerek şartı" profesyonelce hazırlanmış çevrimiçi derslerle asgari düzeyde tamamlayalım. Esaslı, nitelikli ve derinlemesine olan o yüz yüze eğitimi ise zamana yayalım. Tüm yöneticilerin yer değişiklikleri yapıldıktan, herkes yeni görev yerine başlayıp düzenini kurduktan sonra, sürece yayılmış gerçek bir hizmet içi eğitim mantığıyla bu yöneticilerimizi ciddi bir yüz yüze eğitimden geçirelim.
Bir sürecin "nasıl yönetilemeyeceğinin" en berrak örneğine şahit olduğumuz bu hafta sonundan ders çıkararak böyle yeni bir yol bulmak, yeni bir yol açmak zor değildir.
Yeter ki niyetimiz sahayı yormak değil, eğitime değer katmak olsun.
Yeter ki maksat üzüm yemek olsun…
🔴 Sedat Peker:
“Bir insanın onuru, mensubu olduğu milletin yüceliği ve şerefiyle eşdeğerdir.
Tüm dünya Türklerinin 3 Mayıs Türkçüler Günü’nü kutlarım.”
DİJİTAL LABİRENTLER ARASINDA KAYBOLAN NESİLLERİN SORUMLUSU KİM?
Bazen suçlu aramak beyhude bir çaba olur. Kabahatin bin parçaya bölündüğü lakin tek bir parçasını dahi sahiplenenin olmadığı vakitler vardır. İşte Kahramanmaraş’tan Şanlıurfa’ya, yüreğimizi dağlayan o elim hadiselerle sarsıldığımız bugünler, kabahatin ateşten bir kor olduğu hepimizi yaktığı zamanlar olduğu ortadadır. Şimdi durmak; bütün önyargı, politik mülahaza ve ideolojik bagajlardan arınarak olup bitenleri bir ayna berraklığında müşahade etmek zorundayız.
Bir musibetin bin nasihatten evla olduğu bir sürece şahitlik ettik. Küresel ölçekte faaliyet yürüttüğü apaçık ortada olan, sanal oyunlar üzerinden çocuklarımızı birer dijital terör aparatına dönüştüren o karanlık tedhiş ikliminin tam ortasındayız. Şimdi şapkalarımızı önümüze koyup, hanemize düşen vebalden ders çıkarma vaktidir.
Önce Biz Suçluyuz!...
Anne ve babalar olarak önce biz suçluyuz. Çocuklarımıza bırakacağımız en değerli mirasın "güzel ahlak” olduğunu unutarak, akademik kariyerlerini düşündüğümüz kadar iyi bir insan olmaları noktasında dertlenmedik. Anneyi ve babayı topyekün çalışma hayatına zorlayan, aileyi bir sekinet ocağı olmaktan çıkarıp bireyselciliğin soğukluğuna terk eden sorunlu anlayışa artık dur demeliyiz.
Öğretmenler olarak bizim de suçumuz yok mu? Atandığımız kurumlarda eğitiminden sorumlu olduğumuz çocukların aslında bize birer "emanet" olduğunu unutuverdik belki!.
Onlara adabı muaşeret kurallarını öğretmenin matematik öğretmekten daha değerli olduğunu, sorun çözmenin soru çözmekten, iyi bir insan olmanın başarılı bir öğrenci olmaktan kıymetli olduğunu öğretemedik.
Dayatılan akademik illüzyon ve veli baskısıyla adeta birer yarış atına dönüşen çocukların dünyasında; ne duyguya yer kaldı ne de küçüğe sevgiye, büyüğe saygıya...
Maariften Ahilik Ruhuna Bir Köprü
Eğitimi öğretimden, ahlak ve erdemi akademik gelecekten önce gören bir anlayışa acilen yol açmalıyız. Herkesi aynı sıralara mahkum eden zorunlu eğitim cenderesi yerine; "ağaç yaşken eğilir" anlayışıyla, ahilik kültürüyle bezenmiş mesleki eğitime kapı aralamalıyız.
Milli Eğitim bürokrasisi, bu kabahat sarmalından payına düşeni alarak; disiplin yönetmeliğini öğrenciyi şımartan değil, terbiyeyi önceleyen bir ruhla yeniden inşa etmelidir. Bilgiyi aranan bir yitik; öğrenciyi ise o yitiğin peşindeki bir "talebe" kılan, öğretmeni yeniden merkeze alan bir modelin vakti gelmiştir. Tablet yerine kitapların, akıllı(!) denilen yapay aletler yerine eğitimin asli unsuru olan "rol model öğretmenin" konuşlandığı bir sisteme muhtacız.
Devletin Bekası ve Ortak Sorumluluk
Bir devletin payidar kalabilmesinin yolu, adalet ve güvenliğin eşgüdümlü egemenliğinden geçer. Çocuklarımızı sanal dünyaya hapseden, vergisiz ticaretin fink attığı o sorumsuz mecralara çeki düzen verecek bir nizam şarttır. Burada iktidarı ve muhalefeti ile siyasetin sorumluluğu inkar edilebilir mi? Toplumun emniyetinden sorumlu olanın yaşanan soruna dikkat çekmek için irade ortaya koyan öğretmenleri suçlamak kime ne faydası sağlar?
Gelin, tüm parazit seslere kulaklarımızı tıkayarak, bu ortak vebalden bir ortak seferberlik çıkaralım. Güvenli aile, güvenli okul ve güvenli toplum için hep birlikte okullarımıza ve çocuklarımıza sahip çıkalım. Kötülükle sadece polisiye tedbirlerle değil, erdemle ve birbirimize kenetlenerek mücadele edelim. Biz silkinirsek, evlatlarımız ayağa kalkacaktır.