hayat, biz başka yerlere bakarken cebimizden çaldıklarıyla büyür.
bir sabah uyanırız ve aynadaki yüzümüz düne benzemez genelde.
iki ayağımızın üzerinde durmanın zafer sarhoşluğuyla galiba toprağa son kez dokunan dizlerimizin vedasını kutlayamadık bile. babamızın bizi havaya kaldırdığı son an, havada süzülen çocukluğumuzun son saniyesi hiçbir fotoğraf karesine henüz sığdırılamadı. (yazar bu satırı yazarken ağladı.)
yan yana durup dünyayı devireceğimize inandığımız arkadaşımızla son kez şakalaştığımızı bilmediğimiz o gün, kedi son defa yumağın peşinden koşar mesela. ya da her şeyin düzeleceğine söz verdiğimiz tahta bankta son kez yan yana oturduğumuzu tahmin edemediğimiz an, göçmen bir kuş son defa kanat çırpar terk ettiği şehrin üzerinde.
adına büyümek denilen kaba saba törpü, herkesi bu hayatta başka bir köşesinden yontar işin özü.
zaman, cömertçe sunduğu her şeyi aynı kayıtsızlıkla geri alır. entropi deniyor buna.
eşyanın kaskatı direncine karşı, insan etinin o zavallı, o kırılgan mağlubiyeti uzaktan çok acıklı görünse de sırrımız da bu yenilgide saklı sanırım.
çünkü n’olursa olsun yine de her sabah o çay suyunu ateşe koymaya, o düğmeyi iliklemeye, sokağın köşesindeki fırına yürümeye inatla devam ediyoruz hepimiz.
çünkü yaşamak her anı bir daha yaşanmayacak olan bu görkemli çöküşe, bu kanlı canlı eriyişe inadına ve isyanla iştirak etmektir. denize karıştığında yok olacağını bilen bir nehrin coşkuyla yatağından taşması ile aynı şey yaptığımız.
insan yavrusu, son nefesine kadar bir şeyleri biriktirmeye, garantilemeye, bu dünyadaki yerini tapulamaya yeminli doğuyor sanki.
ama yaşamak, sevinci avuçlarımızın içinde tutmaya çalışırken parmak aralarımızdan akmasına razı olmaktır; kaçırdıklarımızla değil de kaçırmayı öğrendiklerimizle büyümektir.
ezgi akgül
7 haziran 2026 / ankara