when Europeans and Americans look at Turkey, they see a twenty-three-year autocracy and assume the society has simply given up.
they look at the captured courts and the silenced television stations, and they mistake a hijacked state for a defeated nation.
they do not see the invisible war.
there is an entire generation of young people in the streets right now who have never lived a single day under a different government.
they were born into an absolute monopoly of power. yet they were raised on Atatürk's vision of a secular, democratic republic, and they are the ones standing in the freezing cold through the night just to protect a single ballot box.
foreign observers look at Turkey from a distance and wonder why the resistance has not yet broken through. they do not realize the sheer, crushing weight of the machinery ordinary citizens are fighting against every single day.
well, you do not measure an autocracy by the laws it passes. you measure it by the amount of force it requires to keep the people quiet.
the scale of a regime's paranoia is the exact measurement of a nation's resistance.
a secure government does not demand twenty-three centuries in prison for Ekrem İmamoğlu. it does not wipe the internet in two hours, raid physical printing presses, or send police squads to arrest the municipal workers handing out subsidized soup to students. it does not jail a defense lawyer for 439 days simply for defending his client.
you only build an authoritarian apparatus this desperate when the people you are trying to rule refuse to break.
the West pities Turkey because it thinks the country has been conquered.
they are looking at it completely backwards.
eighty-six million people did not surrender to a regime.
the regime is just terrified of them.
Bakıyorum da bu AKP'liler sanki 12 Eylül darbesi onlara karşı yapılmış gibi mağdurluk edebiyatı yapıyorlar.
1) 12 Eylül darbesi, MİT'i, Genelkurmay'ı, basını, ticareti, polisi kontrol eden Amerikancı NATO tarafından planlanmıştır.
2) Darbe ortamını hazırlamak için devrimciler ve ülkücüler çatışmaya sokulmuş; bu çatışmada dönemin Amerikancı MİT'i de iki tarafı da kışkırtan bir tutum almıştır.
3) Darbe ye giden yolda Türkiye'de yaşanan devrimci gelişme terörize edilerek kışkırtılmış; devlet yıkılıyormuş hava yaratılmış; devletin ordusu polisi yokmuş gibi ülkeyi kurtarma görevi de MHP'ye verilmiştir. Böylece cinayetler başlatılmış, toplum terörize edilmiştir.
4) Güneydoğu'da da Türk ve Kürt devrimcilerin Amerika'ya, ağa ve patron düzenine karşı kurdukları ittifakı parçalamak için PKK kurulmuş; PKK'lılar, ilk önce ABD'ye karşı çıkan ağalık-şeyhlik düzenini istemeyen Kürt kökenli devrimcileri katlederek yol almış; Kürt devleti kurmayı temel alan PKK; Türkiye ile savaşmayı devrimcilik göstermiştir.
5) Bu kargaşa ortamında ABD'nin desteğiyle yapılan darbe ile devrimciler ve ülkücüler ezilmişler; İslamcı/Amerikancı Ak Gençlerin önü açılmıştır.
6) Bugünkü AKP iktidarının temelini atan da 12 Eylül darbesi ve darbecileridir. AKP; darbecilerin kurduğu dinci düzende yetiştirilen ve desteklenen kadroların ürünüdür. Zaten parti programı da Amerika'da yazılmıştır.
7) Darbenin acısını bizler çektik, sefasını AKP'liler ve destek güçleri sürüyor.
Hem 12 Mart 1971'den sonra hem 12 Eylül 1980'dan sonra hem de bu AKP düzeninde hapis cezalarına çarptırılmış bir aydın olarak bu AKP'lilerin kendilerini darbe mağduru gibi göstermesine bakınca midem bulanıyor.
12 Eylül, taktik olarak terörü bitirdi. Stratejik olarak ülkeyi ABD’nin Yeşil Kuşak projesinin ortağı yaptı. Solu öldürdü, milliyetçiliği sakatladı. Din-devlet ilişkilerinin kodlarını değiştirdi ve İslamcılara muazzam bir alan açtı. Tarihimizin önemli birkaç kırılmasından biridr.
Yazmıştım; bir daha anımsatayım:
Nasuh Mahruki’nin soyadındaki “mahruk” Arapça “yanık” demek.
Askerleriyle birlikte yakılarak şehit edilen Osmanlı Kaptan-ı Deryası yani Deniz Kuvvetleri Komutanı dedesinden geliyor soyadı.
1821’de Rumlar Tripoliçe’de 40 bin Müslüman’ı katledince, Adalardan Müslüman nüfus silinmeye yüz tutunca II. Mahmud Akdeniz’de yeniden egemenliği inşa etmeye çalışıyor ve Nasuhzâde Ali Paşa’yı Sakız’daki isyanı bastırmaya gönderiyor.
İsyan elebaşları Sakızlı
Endünaki Parniya, İpsaralı Dimitraki ve Sisamlı Yorgi ise bir mektup kaleme alıyor ve Sakız Kalesi üç güne kadar teslim edilmezse kadın ve çocuklar dahil olmak üzere bütün Müslümanların idam edileceğini yazıyor.
Büyük Asker, yirmi gün süren isyanı bastırıyor bastırmasına ama isyancılar ondan ve askerlerinden korkunç bir intikam alıyorlar.
Yani sorsanız: Osmanlı yemeği ve dizisi dışında bir şey bilmeyen “Yeni Osmanlıcılık” taraftarları, vatanı uğruna ölen dedesi gibi sıkı vatansever “Atatürk’ün askeri” Nasuh Mahruki’ye “Vatan nedir, nasıl sevilir?”, “Nasıl korunur?” u öğretecek öyle mi?
Duruşması 16 Eylül’de, Bakırköy’de, saat 14’te.
Dayanışma için bekliyoruz.
#nasuhmahrukiyiserbestbırakın
#nasuhmahruki
Sayın Ilgaz, severek izlediğim bir gazetecisiniz. Ancak, Cumhuriyet ilkelerine bağlı olanların (veya söyleyenlerin) ikiye bölünmesine katkıda bulunmaya iştahla katılmanızı anlayamıyorum.
@ilgazsenem
Fenerbahçe’nin çok önemli derbi maçına iki gün kaldı ve kripto hesaplar, pirincin içindeki beyaz taşlar Fenerbahçe’ye, yönetime saldırıyor.
Bunlar o kadar aşağılıklar ki, birçoğunun sahipleri ve hesap hareketleri mutlaka incelenmeli.
Para aldıkları yerler tespit edilmeli.
İçlerinde hep söylediğimiz FETÖ unsurları ve organize suç örgütü elemanları da muhtemelen var.
Tek dertleri Fenerbahçe’yi dibe çekmek.
Çünkü mamaları kesildi.
Ama 3 Temmuz sonrası başardıklarını bu defa başaramayacaklar.
Eğer başarılı olurlarsa artık hiçbir şey onlar için eskisi gibi olmaz.
Bizim kaybedecek bir Fenerbahçe’miz ve bir sezonumuz yok.
Daha 3 gün önce Lyon maçında müthiş oynadığı için, haklı olarak göklere çıkardığımız Oğuz Aydın var. Üstelik elimizde bir de Kerem Aktürkoğlu var. 💛💙
Hâlâ “sol açık lazım” diyorsunuz.
Arkadaşlar, ne istiyoruz?
Her takımın elbette eksikleri olur. Ama takım kurmak, her eksik gördüğün yere yeni oyuncu almak değildir.
Şu anda stoper bölgesine takviye yaptın, belki bir stoper daha, bir de orta saha gerekiyor. Tamam.
Ama elde bu kadar alternatif varken sürekli “sola transfer, sağa transfer, şuraya transfer” demek takım olmak değil.
Sürekli oyuncu değiştirerek takım olamazsın. Her mevkiye bir üstünü alacağını düşünerek takım olamazsın.
Biraz sabır.
Biraz akıl arkadaşlar, biraz akıl.
@ankulbencin@Kayahanuygur Öyle demedim. Esad varken ne İsrail sorunu, ne PYD/YPG sorunu, ne de sığınmacı sorunu vardı. 2011’de ABD ve Batı ile birlikte var olan sorunu büyüttük. Şimdi İsrail Suriye’de fink atıyor, “sıra bizde” hezeyanı ve/veya pazarlamasıyla Terörsüz TR macerasına giriştik!
@kafadooo Asansiyo yok... Takım mahvoldu... Artık galibiyet olanaksız... gibi konuşmalıydı değil mi? Siz ya trolsünüz, ya da cahil... Trol değilseniz böyle önemli bir maç öncesi susmayı bileceksiniz...
Cahil değil kötü niyetli bir bölücü…
Bilerek yalan söylüyor.
Daha 1924 Anayasası bile (Madde 88) der ki:
“Dinine ve ırkına bakılmaksızın Türkiye’de yaşayan herkese Türk denir.”
Şimdi söyle müfteri Tekin: Burada inkarcılık var mı?
Kürt ana babadan olanı dışlamış mı?
Türklük ırka mı dine mi bağlanmış?
Türklük bütün modern devletlerde olduğu gibi kapsayıcı bir üst kimlik değil mi?
Siz ne utanmaz bir insansınız gizli PKK’cılar?
Mourinho ülke futbolunun itibarını zedeledi falan filan diye zırvalayarak adamı göndermek için her şeyi yaptılar ya. Bakın şimdi size ülke futbolunun itibarı nasıl zedelenir anlatayım.
Dünya'nın sayılı milli takımlarından biri olan Hırvatistan'ın Dünya Kupası organizasyonlarında sükse yapmış kalecisi Dominic Livakovic'i Fenerbahçe transfer etsin diye bir sene boyunca tantana yapıldı. Adam YouTube sansarlarının gazıyla gaza gelen taraftarın yüksek baskısıyla, Fenerbahçe'ye transfer edildi.
Sonra bu oyuncu Muslera kadar iyi olmadığı, kendi başına maç kurtarmadığı gibi saçma sapan gerekçelerle kötülenmeye başladı. Hem getirin hem gönderin diyen medya kaskallarının başında SAÇ geliyor. Arşiv araştırması yapıp uğraşmayacağım, yaptığı soytarılıkları gözüne de soksak, Fenerbahçe'ye sallarken işine gelen bir cümle kurduğunda atlayıp SAÇ'ı referans gösterecek insanları ikna edemiyorsun. İlla o çukura düşüyorlar.
Sonra çok itibarlı ligimizde gümbür gümbür şampiyonluğa giderken bir Trabzon deplasmanına gidiyoruz. Normalde yarıda kesilip, Fenerbahçe'nin hükmen kazandığının ilan edilmesi gereken bir maç oynanıyor. Halil Umut Meler isimli şahıs, maç oynanırken sahaya atılan meşaleye rağmen maçı durdurmuyor, pozisyonun devamında gol yiyoruz. Olaylar durmuyor. Livakovic'in kafasına da atıyorlar. Hayatında ilk kez ülkesinin dışına çıkan bu oyuncunun başına bunlar geliyor. Tüm iddiasını kaybetmiş, iç sahada maç oynama ihtiyacı olmayan Trabzonspor'a o maçtan 4 maç saha kapatma cezası geliyor. Fenerbahçe'nin oyuncularına sahada saldırılıyor. Oyuncular kendilerini savundukları için mahkemelere çıkarılıyor.
Biz bu kaleciye sahip çıkacağımıza, bu tuhaf sosyal medya ortamında "çöpleniyor" sporcu. Transferin sonlarında alelacele oynayamayacağı bir takıma kiralanıyor. Yerine Ederson alınıyor. Bu sefer Livakovic'e yapılan muamele ona yapılmaya başlanıyor, eşine sosyal medyadan küfür, hakaret ediliyor. Sonrasında da gs maçında yaptıklarından dolayı Ederson'a kesiyoruz cezayı. Biz hem Livakovic hem Ederson gibi iki tane uluslararası seviyede, elit kaleciyle kalecisiz kalıyoruz. İkisi de Dünya Kupası'na gidiyor.
Livakovic, yine harika maçlar çıkarıyor. Sonra Barcelona, ikinci kaleci olarak bu oyuncuyu transfer ediyor.
İşte senin ülke futbolunun itibarı bu arkadaşım. Sen her oyuncuna bunu yap. Sen medya kaskallarının provokasyonlarını, formanı giyen oyunculardan daha çok sahiplen. Her sezon başında takımını çalıştıran hocana küfür, hakaret et, isimler tak.
Kimse senin takımının başına hoca, kalesine kaleci olarak geçmek istemeyecek. Haberin olsun. İtibarın bu kadar.
GERİSİ LAFÜGÜZAF…
Bugün Aziz Yıldırım’ı İsmail Kartal ya da yaptığı transferler üzerinden eleştirmek bana çok anlamlı gelmiyor.
Fenerbahçe şampiyon olmasa dahi bu yüzden eleştirenlerden olmayacağım.
NE ZAMAN ELEŞTİRİRİM?
💢 Bugün önümüzde duran tablonun oluşmasında payı varsa.
TABLO NE, PAYI VAR MI YOK MU; ANLATAYIM, SİZ KARAR VERİN.
Aziz Yıldırım aslında seçimden önce ne söylediyse bugün onu yapıyor:
“Fenerbahçe’yi bir yıl içinde şampiyon yapmak için geldim. Seneye zaten kongre var. Yapamazsam giderim.”
Kâğıt üzerinde iyi transferler de yaptı:
Lukaku, Greenwood, Aké, Vedat…
Fakat isimlerden çok zamanlamaya bakın.
Fenerbahçe tarihinin en yüksek bonservisleri:
1. Greenwood — 39 M€ — 2026 — Aziz Yıldırım
2. Guendouzi — 28 M€ — 2026 — Sadettin Saran
3. Kerem — 22,5 M€ — 2025 — Ali Koç
4. En-Nesyri — 19,5 M€ — 2024 — Ali Koç
5. Chérif — 18 M€ (+4 M€ kiralama) — 2026 — Sadettin Saran
6. Nene — 18 M€ — 2025 — Ali Koç
7. Vedat — 15,5 M€ — 2026 — Aziz Yıldırım
8. Cengiz — 15 M€ — 2023 — Ali Koç
En yüksek maaşlara baktığınızda da Asensio, Ederson, Kanté, Škriniar, Greenwood, Talisca, Aké gibi isimlerle aynı tabloyu görüyorsunuz.
NEREDEYSE BÜTÜN REKORLAR SON ÜÇ YILDA.
Çünkü mesele Greenwood’un, Kerem’in, Guendouzi’nin ya da Vedat’ın iyi veya kötü transfer olması değil.
💢 Mesele, bu transferlerin hangi şartlarda ve neden yapılmak zorunda hissedildiği.
Fenerbahçe son dört yılda dördüncü kez kongreye gidecek:
2024, 2025, 2026 ve 2027…
Her kongre başkanların önündeki zamanı biraz daha kısalttı. Her gelen yönetim bir öncekinden daha fazla “hemen başarı” baskısıyla hareket etti.
💢 Bonservisler yükseldi.
💢 Maaşlar yükseldi.
💢 Yaş ortalaması yükseldi.
💢 Kadro şişti.
Çünkü UZUN VADELİ PLANIN YERİNİ BİR SONRAKİ KONGREYE KADAR ŞAMPİYON OLMA ZORUNLULUĞU aldı.
Ali Koç’un yükselttiği çıtayı Sadettin Saran, onun yükselttiği çıtayı da bugün Aziz Yıldırım daha yukarı taşıdı.
Sonuç?
💢 Kalanın gidenin belli olmadığı, son derece pahalı, yaklaşık 40 kişilik bir kadro…
💢 Kötü bir sezon başlangıcı…
💢 Daha sezon başında kredisi tükenmeye başlayan bir teknik direktör ve oyuncu grubu…
Oysa başkan transferde, teknik direktör tercihlerinde hata yapabilir. Oyuncu kötü dönem geçirebilir. Takım birkaç hafta kötü oynayabilir.
💢 Sağlıklı kulüplerin farkı, bu hataları kaldırabilecek zamana ve kurumsal yapıya sahip olmalarıdır.
Fenerbahçe’de ise yıllardır tam tersi pompalanıyor:
“FENERBAHÇE’NİN ZAMANI YOK.”
Medya söylüyor, taraftar buna inandırılıyor, daha kötüsü BAŞKANLAR DA BU SÖYLEME TESLİM OLUYOR.
Üstelik biz olağan şartlarda yaşayan bir kulüpten bahsetmiyoruz.
Fenerbahçe çözmeye çalıştığı olağanüstü sorunları bir kenara bırakıp kendi içinde sürekli başkan, teknik direktör, transfer ve seçim tartışan bir kulübe dönüştü.
BANA GÖRE ASIL KIRILMA BURADA.
Kongreler yalnızca başkanları değiştirmedi; kulübün yönetim anlayışını da değiştirdi.
💢 Uzun vadeli planların yerini bir yıllık planlar, sabrın yerini panik, kadro mühendisliğinin yerini transfer yarışı aldı.
Bugün kırılan bonservis ve maaş rekorları bunun sonucu.
Bu nedenle Aziz Yıldırım’ı Greenwood’u aldığı, Vedat’a para verdiği veya İsmail Kartal’ı tercih ettiği için eleştirmem.
Zaten “Bir yılım var, şampiyon yapmaya geldim.” diyerek göreve geldi.
💢 Asıl soru, Fenerbahçe’yi bir başkanın kendisine yalnızca bir yıl biçtiği bu noktaya kimin ve neyin getirdiğidir.
AZİZ YILDIRIM’I ELEŞTİRECEKSEM BURADA ELEŞTİRİRİM:
💢 Mourinho’dan başlayan pahalı tercihlere ve transfer yarışına zemin hazırlayan söylemleri…
💢 Kongreye vesile olan imzacılarla ilişkisi…
💢 Sadettin Saran’a “Sen geçici yönetimsin.” diyerek yeni bir kongre çağrısı anlamına gelen tavrı…
💢 Yıllardır mücadele edildiği söylenen “yapı” ile beyaz sayfa açılabileceğini söylemesi…
BUNLARIN BUGÜNKÜ TABLONUN OLUŞMASINDA PAYI VAR MI?
Bence tartışılması gereken tam olarak bu.
💢 Çünkü varsa mesele Aziz Yıldırım’ın yaptığı son transferler değil, o transferleri zorunlu hâle getiren iklimdeki payıdır.
Bugün asıl soru İsmail Kartal’ın kaç maç daha kalacağı, Greenwood’un kaç gol atacağı ya da sıradaki transferin kim olacağı değil.
ASIL SORU ŞU:
Fenerbahçe bu KONGRE–TRANSFER–BAŞARISIZLIK–YENİ KONGRE döngüsünü nasıl kıracak?
Çünkü bu döngü kırılmadığı sürece isimler, başkanlar, teknik direktörler değişecek; bonservis ve maaş rekorları yeniden kırılacak…
Ama sorun yerinde kalacak.
Gerisi lafügüzaf olacaktır.
Sevgiler…
SERDAR
@poyrazbaran1907
“Terörsüz Türkiye” adı verilen süreci yalnızca silahların bırakılmasına veya Kürt meselesinin çözümüne yönelik sınırlı/negatif bir barış girişimi olarak değerlendirmek eksik bir yaklaşım. Karşımızda barış, bölgesel güvenlik, yeni anayasa, parti sistemi ve seçim düzeninin giderek aynı siyasal yeniden kuruluş anlatısı içinde birleştirildiği daha kapsamlı bir süreç var. Yani iktidarın siyasi alanı kolonize ettiği bir momentteyiz.
Öncelikle Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin bütünüyle yapay olduğunu düşünmüyorum. Suriye’nin geleceği, askerî nüfuz alanları ve bölgesel güç dengeleri konusunda iki ülke arasında gerçek bir çıkar çatışması bulunduğu aşikâr. Ancak çıkar çatışmasının gerçek olması, gerilimin hangi anda tırmandırıldığı ve iç siyasette hangi amaçlarla kullanıldığı sorusunu geçersiz kılmaz. Hatta hiç olmadığı kadar geçerli hâle getirir. Zira hiçbir çatışma kendiliğinden belirli bir yoğunlukta ortaya çıkmaz. Devletler aynı anlaşmazlığı diplomasiyle yönetebilir, sınırlı tutabilir veya varoluşsal tehdide dönüştürebilir. Dolayısıyla gerilimin gerçek olup olmamasından ziyade “Neden şimdi, neden bu yoğunlukta ortaya çıkıyor ve kimin (kimlerin) siyasal sorununu çözüyor?” sorularını sormalıyız.
Bu açıdan bakarsak, İsrail 27 Ekim’de seçimlere gidiyor ve Netanyahu ciddi bir iktidar mücadelesiyle karşı karşıya. Türkiye’nin büyük bir bölgesel tehdit olarak sunulması, seçim gündemini hükümetin hesap verebilirliğinden uzaklaştırarak yeniden “İsrail’i kim koruyabilir?” sorusuna taşıyor. Yani seçim kaybetmesi durumunda özgürlüğünü kaybetme riskiyle karşı karşıya olan ve toplumsal gücü aşınan Netanyahu böylece tartışmalı bir iktidar lideri olmaktan çıkıp “güvenlik tecrübesiyle” vazgeçilmez bir devlet adamı rolüne bürünüyor. Siyaset bilimi literatürü ve dolayısıyla siyasi tarih dış tehdidin içeride lider etrafında kenetlenme ve gündem değiştirme işlevinin hizmetine sunulduğu pek çok örnekle dolu.
Aynı gerilim Türkiye’de de başka bir siyasal işlev üstleniyor. İsrail’in Türkiye’yi çevrelediği ve bölgeyi yeniden düzenlemeye çalıştığı anlatısı üzerinden “iç cepheyi tahkim etme” ihtiyacı inşa ediliyor. Böylece Kürt meselesi de demokratik yurttaşlık, hukuk ve siyasal temsil sorunu olmaktan çok, İsrail’in kullanabileceği bir jeopolitik gedik şeklinde tarif ediliyor. Öcalan’la yürütülen süreç böylece milliyetçi seçmene bir taviz veya geri adım olarak değil, dış tehdide karşı alınmış stratejik bir güvenlik tedbiri olarak sunulabiliyor.
Bu bakımdan yaşanan şey Kürt meselesinin güvenlik alanından çıkarılması değildir. Mesele yalnızca bir güvenlik ölçeğinden, yani “terörle mücadele”den “İsrail tehdidine karşı iç cepheyi güçlendirme”ye taşınıyor. Daha açık ifade etmek gerekirse PKK’nın Türkiye’ye yönelttiği iç güvenlik tehdidi olarak kurulan sorun, şimdi İsrail’in Türkiye’ye karşı kullanabileceği bölgesel güvenlik açığı olarak yeniden tanımlanıyor. Barış da eşit yurttaşlık ve demokratikleşmenin gereği olmaktan çıkarılıp devletin bekası için zorunlu bir araca dönüştürülüyor. Buna “barışın güvenlikleştirilmesi” diyebiliriz.
Öcalan’ın son açıklamaları bu sürecin silahsızlanmayla sınırlı olmadığını açık biçimde gösteriyor. Bu da bu bütünlüklü yeniden inşa sürecinin bir diğer veçhesi. Nitekim Öcalan, yasal düzenlemeyi ilk aşama olarak görüyor; ardından bir “Kurucular Kurulu” oluşturulmasından, farklı siyasal kesimlerle görüşülmesinden ve Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında büyük bir kurucu hamle yapılmasından söz ediyor. Dolayısıyla talep yalnızca mevcut Cumhuriyet’e eşit yurttaşlar olarak katılmak değil; Cumhuriyet’in eksik kurulduğunu ilan ederek onu yeniden kuracak aktörlerden biri olarak tanınmaktır.
“Kürtler henüz Cumhuriyet’e katılmadı” önermesi burada merkezi önemdedir. Bu ifade, milyonlarca Kürt yurttaşın bugüne kadarki siyasal varlığını tali hâle getirirken Kürtlerin Cumhuriyet’e ancak örgütlü Kürt hareketinin ve nihayetinde Öcalan’ın aracılığıyla katılabileceği düşüncesini üretiyor. Öcalan böylece yalnızca silahlı çatışmanın muhatabı değil, Kürtlerin yeni Cumhuriyet’e girişini sağlayacak temsil kapısı olarak konumlanıyor.
Aynı temsil yetkisini solcular üzerinde de kurmaya çalışıyor. Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü üzerinden Cumhuriyet’in solcuları dışladığını söylüyor; buradan hareketle günümüz solunun hâlâ Cumhuriyet dışında bulunduğuna ve demokratik Cumhuriyet’e kendi önerdiği hareket aracılığıyla katılacağına hükmediyor. “Bu solcular için de bir fırsat ve şerefli ortaklıktır” ifadesi eşitler arasındaki bir davetten çok, solculara tarihsel bir fırsat sunan kurucu otoritenin dili gibi görünüyor. Yani adeta herkese statü bahşediyor.
Bununla paralel olarak, Metiner, Altan Tan, Ahmet Davutoğlu, Rıza Türmen ve laik aydınların aynı kurulda toplanması önerisi ilk bakışta geniş bir çoğulculuk görüntüsü yaratıyor. Fakat bu isimleri toplum seçmiyor; hangi kişinin hangi toplumsal veya siyasal kesimi temsil edeceğine Öcalan karar veriyor. Bu nedenle önerilen yapı demokratik bir kurucu meclisten çok, yukarıdan seçilmiş temsilciler arasında kurulacak bir elit uzlaşmasına dayanıyor. Buradaki çoğulculuk serbest siyasal rekabetten doğan bir çoğulculuk değil; merkezi bir aktör tarafından tasarlanmış ve sınırları çizilmiş bir çoğulculuk olmaktan öteye geçemiyor. Yani çoğulculuk zırhını üzerine geçirmiş bir vassallar rejimi olmaktan öteye gitmiyor…
Bahçeli’nin son açıklaması da bu kurucu iddianın yalnızca anayasa değişikliğiyle sınırlı olmadığını düşündürüyor. Bahçeli, siyasi partiler ile seçim sisteminin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin “ruhuna uygun” biçimde yeniden düzenlenmesi gerektiğini söylüyor. Bu ifade son derece önemlidir. Çünkü demokratik bir düzende seçim kanununun temel ölçütü “sistemin ruhu”na uygunluk değil; temsilde adalet, siyasal çoğulculuk ve rekabet eşitliğidir. Seçim ve parti düzeninin mevcut yönetim modeline uyarlanması ise toplumsal tercihlerin sisteme yön vermesinden çok, siyasal alanın mevcut sisteme göre biçimlendirilmesi anlamına gelir.
Üstelik gözden kaçtı ama Bahçeli bu çağrıyı “Terörsüz Türkiye”, ekonomik kalkınma, siyasi istikrar ve 2053’te “lider ülke” hedefiyle aynı anlatı içinde kuruyor. Bu nedenle önümüzde birbirinden bağımsız reform başlıkları bulunmuyor. Önce silahsızlanmayı ve siyasal normalleşmeyi düzenleyen yasa, ardından yeni anayasa, bununla uyumlu Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sistemi gündeme geliyor. Bu, basit bir çözüm süreci ya da çatışma çözümünden çok rejimin anayasal, siyasal ve seçimsel mimarisinin birlikte yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor.
Anayasa devlet içindeki yetki dağılımını, Siyasi Partiler Kanunu yurttaşların nasıl örgütleneceğini, seçim kanunu ise kullanılan oyun siyasi temsile ve iktidara nasıl dönüşeceğini belirler. Bu üç alanın eş zamanlı biçimde değiştirilmesi teknik bir reform değil, rejimin bütün işletim sisteminin yeniden yazılmasıdır. Bu yüzden Bahçeli’nin açıklamasını yalnızca mevcut seçim mevzuatının aksaklıklarını giderme çağrısı olarak okuyamayız.
Elbette Türkiye’nin Siyasi Partiler Kanunu demokratik değildir ve değiştirilmelidir. Parti liderlerinin adaylar ve teşkilatlar üzerindeki hâkimiyetinin azaltılması, parti içi demokrasinin güçlendirilmesi, finansmanın şeffaflaştırılması ve seçimlerde rekabet eşitliğinin sağlanması Türkiye’nin demokratikleşmesinin önkoşullarıdır. Fakat Bahçeli’nin ölçütü parti içi demokrasi veya temsilde adalet değil, seçim ve parti sisteminin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ruhuyla uyumlu hâle getirilmesidir. Dolayısıyla bu değişikliklerin hangi siyasal düzeni kalıcılaştıracağı sorusunu sormak zorundayız. Çünkü Siyasi Partiler Kanunu ile seçim sisteminin değiştirilmesi de ortaya çıkacak yeni iktidar blokunun kurumsal ve seçimsel mimarisini tamamlama amacına hizmet ediyor.
Burada Erdoğan ile Öcalan’ın amaçlarının tamamen aynı olduğunu söylemiyorum. Erdoğan’ın ihtiyacı mevcut iktidar blokunun dışına taşan bir anayasal meşruiyet ve Erdoğan sonrasına da miras kalacak kalıcı bir rejim mimarisidir. Öcalan’ın hedefi ise Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında kurucu aktör olarak tanınmaktır. Bahçeli de bu iki hattı millî birlik, siyasi istikrar ve güçlü devlet söylemi içinde buluşturan aktör görünümündedir. Aktörler farklı amaçlarla hareket etseler bile çıkarları aynı kurucu momentte kesişiyor.
Burada Netanyahu ile Erdoğan arasında gerilimin birlikte planlandığı bir komplo varsayımında da bulunmuyorum. Karşılıklı olarak fayda üreten zıtlıklar gizli bir anlaşma olmadan da ortaya çıkabilir. Netanyahu’nun Türkiye’yi tehdit olarak göstermesi Erdoğan’ın “iç cephe” söylemini güçlendirir; Erdoğan’ın sert ve bölgesel güç iddialı söylemi de Netanyahu’nun Türkiye’yi büyüyen tehdit olarak sunmasına malzeme sağlar. Her lider diğerinin eylem ve söyleminden kendi iç siyasetinde yararlanır.
Benim temel kaygım barışın kendisi değil; barışın şeffaflıktan, hukuktan ve demokratik yurttaşlıktan koparılarak yeni bir iktidar mimarisinin meşruiyet aracına dönüştürülmesidir. Gerçek bir demokratik çözüm, seçilmemiş bir Kurucular Kurulunun hangi toplumsal kesimi kimin temsil edeceğine karar vermesiyle kurulamaz. Kurucu özne yurttaşlardır. Yeni anayasa da liderler ve kimlik temsilcileri arasındaki pazarlığın değil; özgür seçimlerin, eşit katılımın, açık kamusal tartışmanın ve toplumsal rızanın ürünü olmalıdır.
Bu adama yapılan itibar suikastine karşı hazırlanan kısa bir özet… Daha değinilmeyen çok şey vardır fakat bu yazılanlar bir fragman olsun.
Daha önce 3 defa geldi dediler.
-Birinde 17 puan gerideyken getirildi demediler.
-Birinde 99 puan alıp ligin bariz şekilde en iyi takımını yarattığını söylemediler.
-İlk sezonunda ise GS yenerek süper kupa aldığını, sezonun sonlarına doğru otobüsü kurşunlandı demediler. (Süper kupa aldı diye Fenerbahçeyi Anadolu takımı sanan Tedescoya hayranlar)
-Futbolcular sayesinde hoca oldu dediler o gidince oyuncular futboldan uzaklaştı
-Futbolculardan İsmail Kartal’ı istemeyen, takımdan ayrılmak isteyenler var dediler takım tarihinin futbolcularca en övülen hocalarından biri oldu haberlerin yalan olduğu ortaya çıktı
-Kısa bir süre sonra takımın vazgeçilmezi olacak olan Asensio’yu yiyecek dediler. Her maç fırsat verdi oynattı, oynadığı zamanlarda takımın en düşük performanslı oyuncusu olduğunu hazır olmadığını söylemediler.
-Ergen gibi kaloriferci, maraba dediler ama kendileri ile dalga geçen takımı sabote eden, Anadolu takımına çeviren, oyunculardan verim alamayan adamlara hayran oldular. Bu ülke ne oç hocalar görmüşken bu adama bunu diyip durabildiler.
-Derbilerde yüzü kızaran eski havası bitmiş gitmiş olan camiaya 12 derbide 9 galibiyet aldırttı, ama konuşan yok.
-Basın toplantısında ego taslıyor dediler, ama kendisine karşı göz göre göre yapılan saldırılar karşısında bir insan sonsuza kadar donuk tepkisiz kalamaz demediler.
Tekniğini taktiğini eleştirir konuşursun ama henüz ilk maçtan saldıracağın bir adam değil bu. Art niyetli amaçlar taşıyor bu saldırılar. Bu adam bu taraftar istediği için getirildi. Öyle arkasındaki insanlarla gazetecilerle iş birliği yaparak değil.