Kierkegaard'nun tespiti yerindedir: Bütün kayıplar, örneğin bir miktar paramızın, bir uzvumuzun ya da eşimizin kaybı büyük bir patırtıya sahne olurken; asıl büyük kayıp, yani kendimizin kaybı muazzam bir sessizlikle gerçekleşir ve asla fark edilmez.
Proust der ki, "bir acı, sonuna kadar yaşanmadıkça geçmez." İnsan acısını yarım çekemiyor. Başkalarıyla paylaşsa da, içine atsa da tamamını çekmek zorunda; ta ki hissizleşene kadar acısını çekmek zorunda.
“Avrupa, hayallerini gerçekleştirmek için kuran insanların ülkesidir. Orada gerçekleşmeyen hayal bir acı kaynağı, bir tragedya konusudur. Doğuda ise hayal bir keyif, bir gerçekten kaçma vesilesidir.”
Yine de Oblomov’un ruhu Ştoltz’unkinden daha zengin, daha derindir.
-Oblomov.
“İslamcı kadınlar kamusal görünürlük kazanarak kendi eğitimsel ve mesleki tutkuları için daha fazla fırsat alanı buldukça, kadınların evliliğe ve anneliğe dair görevlerinin en öncelikli ahlaki mecburiyetleri olduğu düşüncesini savunan gelenek ve yorumlarla çatışır hale geldiler.”
— Liberalliğin getireceği serbestlik ve özgürlük, doğal olarak beraberinde görüş-karşıt görüş / kimlik-kimlikler arası çatışma gibi durumlar yaratabilir. Bireyin ve toplumun özgürlüğü karşısında kabileci-cemaatçi ve ahlaken yoksun ülkemiz için var olamayacak kadar ütopik.
“Türkiye’nin geleceği küresel ve yerli, liberal ve ahlaklı, seçkinci ama toplumu dışlamayan bireyci ve dayanışmacı bir toplumsal projenin hayata geçirilmesinde yatmaktadır…”
Liberal ve ahlaklı toplum, mümkün mü?