Hedge fonların margin call larda yaptığı olayın sonucu. Gittikçe kötüleşiyor. Her ay sonu, her dönem sonu. Detayı şu.
1. Hedge fonları ne yapıyor? (Gecelik gelir + basis ticareti)
Fon pahalı nakit ABD Hazine tahvili (Treasury bond/note) alır.
Aynı anda o tahvilin vadeli kontratını (futures) satar (short pozisyon).
Aldığı nakit tahvili repo piyasasında teminat göstererek gecelik borçlanır (ucuz fonlama).
Kazanç: Repo faiz maliyeti ile vadeli kontrattan gelen getiri arasındaki küçük fark (“basis”) + taşıma maliyeti (carry). Bu “gecelik gelir” kısmı.
Bu strateji çok yüksek kaldıraçlıdır (genellikle 50-100x veya daha fazla). Fonlar repo ile borçlanarak devasa pozisyon alır. Toplam büyüklük trilyon dolar seviyesindedir ve hedge fonları son yıllarda ABD Hazine piyasasının en büyük alıcılarından biri haline gelmiştir.
2. Nakit ihtiyacı neden çıkar?
Piyasa stresi geldiğinde (tahvil fiyatları düşer → getiriler yükselir):
Vadeli kontratlarda margin call (teminat tamamlama çağrısı) gelir.
Repo koşulları kötüleşir (faizler yükselir, teminat kesintileri artar).
Fonun genel portföyünde kayıplar olur → prime broker’lar ek teminat ister.
Fonun nakit bulması gerekir. Bunu yapmak için en likit varlıklarını satar.
3. Ne satarlar? (Altın dahil diğer varlıklar)
Öncelikle kendi nakit tahvillerini satarlar → bu da Hazine piyasasını daha da bozar (fiyatlar daha düşer, getiriler daha yükselir → yeni margin call’lar → “doom loop” / ölüm döngüsü).
Portföylerindeki diğer likit varlıkları da satarlar: hisse senetleri, tahviller ve altın.
Dünyanın en borçlu ülkeleri listesine bakınca Türkiye’yi göremiyoruz çünkü toplam borçlulukta (%80 civarı) küresel ölçekte oldukça iyi durumdayız.
Ancak asıl mesele borcun miktarı değil, yapısal kök sorunlarımız. Bana göre Türkiye’nin tüm ikincil krizlerini doğuran 2 ana temel sorunu var:
1️⃣ Dış Ticaret Açığı: Üretmek ve büyümek için enerji ithal etmeye bağımlıyız. Bu bağımlılık sürekli döviz talebi, kur baskısı ve kronik enflasyon yaratıyor.
2️⃣ Gelir Dağılımı Adaletsizliği: Enflasyonun da beslediği bu uçurum, sadece cepleri değil; toplumun değerlerini, adalet algısını ve dengesini bozuyor.
Kök nedenleri çözmeden sonuçları değiştiremeyiz.
İnsanlar jeopolitiği diplomasi, ideoloji ve anlaşmalarla şekillenen bir yapı olarak görür. Ancak yanılıyorlar.
Büyük siyasi kırılmaların asıl sebebi maliyet ve ölçek sorunlarıdır. Bugün ulus devletlerin yaşadığı kriz de aynı gerçeğe dayanır: Günü geçmiş güç odaklarına hâlâ yenilmez fetişler gibi tapınmak.
Tarih tek bir gerçek öğretir: Savunmanın maliyeti, saldırının maliyetini kat be kat aştığı anda güç dengesi sarsılmaya başlar. Her şey, teknolojinin gücünü kimin için ekonomik ve erişilebilir kıldığıyla belirlenir.
Sur Duvarlarından Savaş Sanayisine
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattığında yalnızca bir şehri fethetmedi; Orta Çağ’ın güç mimarisini de sarstı. Krallar ve derebeyleri, yüksek maliyetli taş kalelerin içinde kendilerini güvende sanıyordu. Şahi topları bu kaleleri taş yığınlarına çevirdi.
Kaleler savunulamaz hâle gelince, onları inşa ederek güç kazanan feodal düzen de çözülmeye başladı.
Sanayi Devrimi devasa zırhlı gemileri, trenleri ve tankları ortaya çıkardı. Güç, bu makineleri üretebilen imparatorlukların eline geçti. Ancak aynı teknoloji, kontrol edilmesi zorlaşan lojistik ağlar da yarattı. İmparatorluklar geniş coğrafyaları korumanın maliyeti altında ezildi ve yerlerini daha kompakt ulus devletlere bıraktı.
Şimdi ise bambaşka bir kırılmanın tam merkezindeyiz.
Savaşın Demokratikleşmesi ve Süper Güçlerin Çaresizliği
Bugün savaşı şekillendiren şey, birkaç yüz dolara mal olan ve yapay zekâ destekli sürüler hâlinde hareket edebilen dronlardır.
Ulus devletler yüzyıllar boyunca şiddetin tekeli olduğunu iddia etti. Milyarlarca dolarlık hava savunma sistemleri kurdu. Ancak sorun tam da burada başlıyor:
«Milyon dolarlık bir hava savunma füzesiyle, internetten sipariş edilen parçalardan birleştirilmiş 500 dolarlık bir kamikaze dronunu vurmaya çalışıyorsanız; o savaşı askeri olarak kazansanız bile ekonomik olarak kan kaybediyorsunuz demektir.»
Dronlar, şiddeti ve savaşı demokratikleştiriyor. Artık nispeten zayıf devletler ve devlet dışı aktörler bile süper güçlerin milyarlarca dolarlık üslerine ve donanmalarına maliyet baskısı oluşturabiliyor. Asimetrik maliyet duvarı, klasik askeri bütçeleri etkisiz kılıyor.
Bu yalnızca teorik bir öngörü değil:
* Dünyanın en büyük askeri gücü, milyarlarca dolarlık uçak gemisi filolarına rağmen Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini kontrol altına alamadı. Pahalı savaş gemilerini riskten korumak için bölgeden geriye çekmek zorunda kaldı.
* Dünyanın ikinci büyük askeri gücü ise başkentini ve stratejik enerji altyapısını düşük maliyetli dron saldırılarından koruyamadı.
Önümüzdeki tek engel zihinsel alışkanlıklarımızdır:
* Dünyayı hâlâ yalnızca “Ulus Devletler ve Sınırlar” haritasından okumaya devam ederseniz, devasa orduların neden küçük ve çevik tehditler karşısında zorlandığını anlayamazsınız.
* Dünyayı “Maliyet, Otonomi ve Veri Egemenliği” üzerinden okumaya başlarsanız, geleceğin güç mücadelelerini daha net görürsünüz.
Tarih, hantal yapıların çevik teknolojiler karşısında sürekli yeniden şekillendiğinin tarihidir.
Derebeyleri kalelerine güvendi.
İmparatorluklar demiryollarına ve ordularına güvendi.
Ulus devletler ise milyarlarca dolarlık askeri tekellerine güveniyor.
Hiçbir güç odağı, kendisini güçlü yapan teknolojik düzen değiştiğinde aynı formda kalamadı.
Neden bu kez farklı olsun?
Çağ değişiyor.
Ulus devletler ya bu teknolojik ve sosyal dönüşüme ayak uyduracak ya da tıpkı kaleler ve imparatorluklar gibi tarihin tozuna karışacak.
Başka bir ihtimal yok.
# Sessizlik Önce Gelecek
Sıkı durun, aforuyorum.
---
Bir gün insanlar Üçüncü Dünya Savaşı'nın ne zaman başladığını tartışacaklar.
Çünkü o savaşın ilk kurşunu olmayacak.
Ne bir Arşidük öldürülecek ne tanklar sınırları aşacak.
Savaş, görünmez ağların içinde başlayacak.
İlk gün şehirler ayakta kalacak ama insanlar birbirine ulaşamayacak.
Bankalarda para olacak ama kimse erişemeyecek.
Elektrik santralleri sağlam olacak ama enerji akmayacak.
Ordular yerlerinde duracak ama emirler ulaşmayacak.
İnsanlar o gün savaşın başladığını anlamayacaklar.
Çünkü geçmiş savaşlarda ölüm önce gelirdi.
Bu savaşta sessizlik önce gelecek.
---
Devletler yeni çağın silahlarını çoktan üretmiş olacak.
Gökyüzü milyonlarca gözle dolacak.
Denizler insansız avcılarla.
Sokaklar görünmez algoritmalarla.
İnsanlar makinelerin savaşacağını sanacaklar.
Fakat yine yanılacaklar.
Çünkü savaşın özü hiçbir zaman değişmedi.
Silahlar değil, korku savaşır.
Ve korkuyu hâlâ insanlar üretir.
---
Sonra liderler öğrenecekler ki yeni çağda saraylar artık güvenli değil.
Hiçbir duvar yeterince kalın, hiçbir ada yeterince uzak, hiçbir koruma halkası yeterince geniş değil.
Bu yüzden savaşlar daha kısa ama daha sert olacak.
Çünkü herkes ilk darbeyi vurmak isteyecek, kimse ikinci darbeyi beklemeyecek.
---
İnsanlar milyonlarca ölünün olmadığı bir savaş görecekler.
Ve ilk bakışta bunun daha insancıl olduğunu düşünecekler.
Fakat sonra başka bir gerçekle karşılaşacaklar.
Aç kalan şehirler.
İlaçsız kalan hastaneler.
Çöken iletişim ağları.
Karanlığa gömülen metropoller.
Ölüm azalacak ama kırılganlık büyüyecek.
Çünkü medeniyet, sandığımızdan çok daha ince kablolar üzerinde duruyor.
---
Savaşın sonunda ne Amerika kazanacak.
Ne Çin.
Ne Avrupa.
Ne başka bir güç.
Çünkü kazanan taraf haritaları değiştirebilir.
Fakat kaybeden taraf insanlığın geleceğidir.
Her savaş sonunda şehirler yeniden yapılır.
Köprüler yeniden kurulur.
Ordular yeniden toplanır.
Ama güven, yeniden inşası en zor olan şeydir.
---
Ve savaş bittikten sonra insanlar dönüp geriye bakacaklar.
Soracaklar:
"Bu felaketin sebebi hangi füze, hangi yapay zekâ, hangi robot ordusuydu?"
Bilgeler ise şöyle cevap verecek:
"Hiçbiri."
"İnsanlık yine eski bir hatayı yaptı."
"Gücünü bilgeliğinden daha hızlı büyüttü."
Ve belki o zaman, ilk kez, bilgeliğini gücünden hızlı büyütmeyi deneyecek.
---
*İnsanlığı gene insan olmak kurtaracak.*
Enerji kaynağı olmayan ama tüketimi yüksek aktörlerin bir havzaya girmesi, çatışma literatüründe en güçlü öncül göstergelerden biri. Kaynağı olan ülke statükoyu korur; kaynağa muhtaç olan ülke statükoyu değiştirmeye çalışır. Doğu Akdeniz'de tam bu dinamik işliyor.
Fransa örneği ders kitabı gibi: kendi gazı yok, nükleere rağmen ithalatçı, Rus gazı denklemden çıktıktan sonra alternatif arayışında — ve geçen hafta GKRY ile asker konuşlandırma anlaşması imzalayıp Doğu Akdeniz'e hukuki askeri varlık zemini kurdu. Aynı şekilde İtalya (ENI üzerinden Zohr'da), Yunanistan (kendi gazı yok ama MEB iddialarıyla havzanın anahtarını istiyor) ve genel olarak AB — hepsi tüketici pozisyonundan oyuncu pozisyonuna geçmeye çalışıyor. Hürmüz'ün İran tarafından fiilen kontrol edilmesi bu süreci hızlandırdı: Körfez arzı güvenilmez hale gelince Leviathan-Afrodit-Zohr üçgeninin stratejik değeri bir anda katlandı. Yani iki kriz birbirini besliyor — Hürmüz kapandıkça Akdeniz gazı değerleniyor, değerlendikçe oradaki paylaşım kavgası sertleşiyor.
Riski büyüten yapısal sorun şu: Doğu Akdeniz'de Hürmüz'deki gibi tek hâkim aktör yok. İran-ABD geriliminde iki taraf da kırmızı çizgileri biliyor; Akdeniz'de ise Türkiye, Yunanistan, GKRY, İsrail, Mısır, Fransa, Libya'daki taraflar... çok oyunculu sistemlerde yanlış hesap (miscalculation) olasılığı kombinatorik olarak artar — ikili gerilimde bir hata kanalı varsa, altı oyunculu sistemde onlarca var.
Erdoğan'ın bu haftaki "cevabımız çok sert olur" çıkışı da tesadüf değil, Fransa-GKRY anlaşmasına doğrudan yanıt.
@haskologlu Biz bunu kaçak diye isimlendirdiğimiz sürece bu devam edecek. Her şey doğru tanımla başlar, bu (elektrik çalan vatandaş, ve yaptığı hırsızlık).
@GeopoliticalDZ@ottomanenglish İsrial ile fiili sınırdaş olduğumuzdan beri her fırsatta Yunan ve Ermeni halklarını kışkırtıyorlar. Ama akıl ve vicdan üstün gelecek.
400 yıl boyunca Osmanlı'da Türk-Ermeni komşuluğu barış ve kardeşlik içinde sürdü. 'Millet-i Sadıka' olarak birlikte yaşadık, ticaret ettik, kültür paylaştık.
Ne yazık ki Rusya, İngiltere ve diğer dış güçlerin imparatorluğu parçalama oyunları, milliyetçilik ve savaşlar bu kadim komşuluğu bozdu. Yüz binlerce can yitirdik her iki tarafta.
Aradan geçen onca zamana rağmen acılarımız ortak.
Diyalog, ortak tarih çalışmaları ve empatiyle barış mümkün. Gelecek nesiller düşmanlık değil, komşuluğu miras alsın. 🇹🇷🤝🇦🇲