21 yaşındaki üniversite öğrencisi Meryem Yılmaz, sırtında ameliyatla takılan 22 vidaya rağmen 12 Haziran’dan beri İzmir Kadın Cezaevi’nde tutuklu!
Kritik sağlık durumu, bayılma nöbetleri ve hastaneye sevk engeli nedeniyle kalıcı felç riskiyle karşı karşıya.
#KHKlarİptalEdilirse
Kürtler 1252'de Batı Asya'yı fethetmek için gelen Hülagu'ya karşı direndiler. Kürtler Erbil kalesinin önünde 20.000 Moğol'u öldürdüler. Hülagu'den sonra Kürtler 1400 yılında Timur'a (Tamerlane) karşı da direndiler.📍
İhraç edilmek üzereyken Avrupa Birliği sınırında yapılan analizler sonrasında alıkonan biberlerde Emamectin, Formetanate ve Tebufenpyrad maddelerine güvenli limitlerin çok üzerinde rastlandı.
Peki bu maddeler sağlığımızı nasıl tehdit ediyor?
https://t.co/vR6Iowbdbr
Arif Kocabıyık, yıllarca savaştan ve ağır yaşam koşullarından kaçmak zorunda kalan mültecilere elinde mikrofonla nefret kustu; Ermenilere yönelik de defalarca açıkça ırkçı söylemlerde bulundu.
Şimdi ise bir tırın içinde yurt dışına kaçmaya çalışırken yakalandı.
Irkçılık, ikiyüzlülüğün en daniskasıdır.
Bolçi firması yaptığımız yayın sonrasında yapılan denetimin temiz çıktığını belirterek, avukatları aracılığıyla özür mesajı yayınlamamızı talep etti.
Yayınımız olmasaydı, denetim de olmayacaktı!
Fakat biz zaten çalışanlarından gelen bir mesaj üzerine geçmiş denetimlerle ilgili iddiaları dile getirmiştik. Tarafımıza gelen tüm mesajları ise hesap sahibi Musa Özsoy yayınladı:
* Bozuk çikolataların eritilip tekrar karıştırılarak iç piyasaya sürülmesi,
* Yurtdışına ıskartasız çikolata yapılması,
* Denetim olacağı zaman haber gelmesi,
* Iskarta tanklarının boşaltılıp kilitlenmesi ve her yerin temizlenmesi,
* File markete yapılan fason üretim ürünleri için firmayı geçen sene ıskarta ürün yollarsanız sözleşmeyi fes ederiz diye uyarması,
* File markete o uyarıdan sonra temiz tanklarda üretim yapılmaya başlanması.
Özür dilemiyoruz, cevap bekliyoruz.
Tarım ve Orman Bakanlığı ve firma geçmiş denetimleri yayınlayıp bu iddiaları tek tek çürütmek zorundadır.
@bolciofficial@TCTarim
Aylarca süren bir çalışmada önemli bir eşiği daha tamamlamış oldum.
Kürt devlet,mir, bey, paşa, aşiretlerinin yaptırdığı 500 adet mimari eseri kaydettim.
-
Cami, medrese, köprü, saray, konak, kervansaray/han, pazar, çeşme, mescit, türbe, kilise...
Afganistan'dan Sivas'a...
Krikor Zohrap ve Vartkes Serengülyan’ın Katillerinin Çantalarından Kadın Takıları Çıktı!!!
Ermeni milletvekilleri Krikor Zohrap ve Vartkes Serengülyan öldürüldükten sonra Cemal Paşa, failler Çerkes Ahmed ile Nazım’ı yakalatıp Şam’a getirtti. Falih Rıfkı’nın (Zeytindağı S.79f) anlattığına göre İstanbul’dan bu kişiler lehine sürekli aracılık girişimleri yapılıyordu.
Ancak eşyaları açıldığında çantalarından “kadın yüzüğü, küpe ve mücevher” çıktı. Falih Rıfkı, bunun Divan-ı Harp açısından cinayetlerin yalnızca ideolojik değil, yağma amacıyla da işlendiğini gösteren önemli bir delil olduğunu söyler. Mahkeme yirmi dört saat içinde idam kararı verdi ve ikisi ertesi gün Şam’da asıldı.
Bolçi firmasının üretim tesisinde çalışan bir takipçimizin gönderdiği mesajdaki iddialar acilen ilgili kurumlar tarafından incelenmelidir:
"Bolçi'de çalışıyorum. Bu bozuk çikolataları eritip tekrar karıştırıyorlar ve bu çikolataları iç piyasaya dağıtıyorlar. Yurtdışına ise ıskartasız çikolata yapılıp gönderiliyor. Denetim olacağı zaman haber geliyor ve ıskarta tankları boşaltılıp kilitleniyor ve her yer temizleniyor. Habersiz denetim olmuyor."
https://t.co/cCxou0aEt5
@TCTarim@tcbestepe
Mevlid Günü" vesilesiyle, Kürtçe mevlid'in Celal Bayar döneminde, Türkiye'ye sokulması ve dağıtılmasının yasaklaması ile ilgili 1951 tarihli karar belgesini paylaşayım...
Ali Ünal Ağabeyim benim yan komşumdu.
Bir gün evimizin önünde, yolda karşılaştık, telaşla bir yere gidiyordu. Selam verdim, durdu ve bana doğru hızla yaklaştı, hal hatırdan sonra, “Hocam böyle telaşla nereye?” dedim!
Televizyona gidecektim, ben gelirim demiştim, geciktim de biraz, yola çıkıp minibüsle gideceğim!” dedi.
O arayıp istese herkes araçları emrine gönderebilirdi lakin televizyonun ulaşım birimine ait araçları bile kullanmaktan içtinab eden hassas bir ruhu hapsettiniz, incittiniz!
Bitirin artık bu zulmü #AliÜnalEvineDönsün
Sınıf öğretmeni Emre Turan, 2020 yılında tutuklandı ve yaklaşık 3 ay cezaevinde kaldı. Bu süreçte ciddi kilo kaybı yaşadı. Ülseratif kolit hastalığı nedeniyle tahliye edildi, ancak Temmuz 2023'te yeniden tutuklandı. Ağır hastalığı olan birinin özgürlüğü göz ardı edilemez❗
@cemre_birand2
#BitsinArtık
#Agsye50BinMüjdesi #2ilDışınaMüjdeYusufTekin #DuamizilEmri
Merzifon'da katliam: “Doktorlarla Kasaplar Arasında Fark Yok” -
"Aziz Bey adında bir doktor bana, Sivas Vilayeti’ne bağlı Merzifon’da bulunduğu sırada bir Ermeni kafilesinin idam edilmek üzere götürüldüğünü duyduğunu anlattı. Kaymakamın yanına giderek ona şöyle demiş:
‘Biliyorsunuz, ben bir doktorum ve doktorlarla kasaplar arasında hiçbir fark yoktur; çünkü doktorlar da çoğunlukla insan bedenini kesip biçmekle uğraşırlar. Şu sıralarda bir kaymakamın görevleri de bizimkine benziyor — insan bedenlerini kesip biçmek. Bu nedenle bu cerrahi operasyonu bizzat görmeme izin vermenizi rica ediyorum.’
Kendisine izin verilmiş ve doktor oraya gitmiş. Her birinin elinde uzun bir bıçak bulunan dört kasap görmüş. Jandarmalar Ermenileri onar kişilik gruplara ayırıyor ve onları birer birer kasapların önüne gönderiyorlardı. Kasap, Ermeni’ye boynunu uzatmasını söylüyor; o da boynunu uzatıyor ve bir koyun gibi boğazlanıyordu. Doktor, ölüm karşısında hiçbir söz söylemeden ve hiçbir korku belirtisi göstermeden sergiledikleri metanete hayret etmişti"
Bunu aktaran evvelinde İstanbul'daki Mekteb-i Aşiret-i Humayun'da (Aşiret mektebi) eğitim gören, kaymakan olan ve Amed'e sürgüne gönderilen Faiz El-Ghusein'dir. Merzifon o dönem Sivas vilayetine bağlıydı.
Kaynak: Faiz El-Ghusein, Martyred Armenia, s. 27–28; aktaran Vahakn N. Dadrian, “The Role of Turkish Physicians in the World War I Genocide of Ottoman Armenians”, Holocaust and Genocide Studies, Cilt 1, Sayı 2, 1986, s. 179.
Fotoğraf: Faiz El-Ghusein
Erzincan’da Ermenilere Tifüslü Kan Enjekte Edilmesi!!!
"15 Aralık 1918’de Ermeni doktor Mihran Norair, isim vermeksizin Türk meslektaşlarını, belirli vakalara dayanarak Ermenilerin soykırımına suç ortaklığı yapmakla açıkça suçladı. Bu suçlama, bazı Türk cerrahların, Harbiye Nezareti Sıhhiye Dairesi’nin ve Umum Hıfzıssıhha Müdürü’nün de katıldığı açık bir tartışma başlattı. İlk tepki, Harbiye Nezareti Sıhhiye Dairesi’nin kesin bir inkârı oldu. Bu inkâra öfkelenen tanınmış Türk cerrah Dr. Haydar Cemal, bir Türk gazetesine yazarak bu inkârı “Türk makamları için alışılmış bir davranış” olarak nitelendirdi. Ardından Dahiliye Nazırı’na şu açık mektubu yazdı; Dadrian’a göre bu mektup, 1918 Mütarekesi’nden bu yana herhangi bir Türk tarafından yapılmış bu ölçüde açık tek suç kabulünü temsil etmektedir:
“Ermeni Meselesi tartışılırken suçun her zaman valilerin ve askerî komutanların üzerine atıldığını görüyorum. Eğer iddia edildiği gibi Ermenilerin imhasına ilişkin emirler İttihat’ın merkezinden geldiyse, o hâlde işlenen suçların sorumluluğu meselesi daha da ağırlaşmaktadır. Dikkatinize sunmak istediğim şey, Ermenilere karşı bir biçimde bilimsel yöntemlerle işlenen barbarlıklardır. Bu meselenin kapanıp unutulmaya terk edilmesine izin vermek vicdana aykırıdır. Bu nedenle, bizzat gözlemlediğim gerçekleri Tahkikat Komisyonu üyelerinin şeref ve vicdanına sunmak istiyorum; bu kötülüklerin failleri hakkında alınacak tedbirlere karar vermek onlara düşer.
Ocak 1916’da, tifüs salgınının ciddi bir sorun hâline geldiği sırada, III. Ordu Sıhhiye Dairesi’nin emriyle, Erzincan’da tehcir edilmek üzere bekletilen suçsuz Ermenilere tifüs hastalarının kanı, bu kan ‘etkisiz hâle’ getirilmeden enjekte edildi. Ancak canlı hayvanlar üzerinde deney için uygun olabilecek bu deney, enjeksiyonun tedavi amacıyla yapıldığına inandırılan çok sayıda talihsiz Ermeni’nin ölümüne yol açtı. Söz konusu profesör, sonuçları Askerî Tıp Dergisi’nde yayımlarken deneklerin yalnızca ‘ölüme mahkûm edilmiş kişiler’ olduğunu yazdı ve onların Ermeni olduklarını belirtmedi. Tek suçları Ermeni milletine mensup olmak olan insanlara bu profesörün uyguladığı suç teşkil eden deneye bizzat tanık oldum. Erzincan Merkez Hastanesi Başhekimi Binbaşı Refet, ona yardım eden iki Ermeni doktor ve şehrin Hilal-i Ahmer Hastanesi Başhekimi Dr. Salaheddin bu mesele hakkında ayrıntılı bilgi sahibidir.
Bütün doktorlar muayene ettikleri hastaların isimlerini bir deftere kaydetmek zorundadır. Eğer bu profesör söz konusu masum kişilere uyguladığı reçeteleri açıklarsa, hükümet bunların daha önce herhangi bir mahkûmiyet kayıtlarının bulunmadığını doğrulayabilecektir. Ermenilere karşı gerçekleştirilen bu vahşetler hem idarî hem de bilimsel nitelikteydi. Bunlar tıp mesleği üzerinde bir lekedir. Bu konuda ayrıntılı bilgi vermeye hazırım.”
Yukarıdaki mektupta adı geçen Dr. Salaheddin daha sonra cevap verdi. Erzincan Merkez Hastanesi’nde meydana gelen olayları ne yazık ki bütünüyle bildiğini ve bu eylemlerden gerçekten sorumlu olan makamların yakalanmasına yardımcı olabilirse vicdanının rahatlayacağını; böylece onuru zedelenmiş tıp mesleğinin ve Türklüğün de büyük bir yükten kurtulacağını söyledi. Çevrelerinde yaşanan vahşetler nedeniyle sürekli endişe içinde bulunan Ermenilerin maruz bırakıldığı deneylerin ancak laboratuvar hayvanlarına uygulanabilecek türden olduğunu belirtti. Bunlar bilim tarafından henüz doğrulanmamış bir teoriye dayanıyordu ve esasen rastlantısal uygulamalardı.
“Çok sayıda Ermeni bu insanlık dışı deneyler sonucunda hayatını kaybettiği için, bunların başkalarının sağlığına pek bir katkısı olmadı... Hiçbir olumlu sonuç elde edilmedi. Varlıkları hayvanlardan bile daha aşağı bir düzeye indirgenen talihsiz Ermeniler, bilimin bazı karanlık noktaları adına kurban edildiler. Hatırladığım kadarıyla, tifüs bulaştırılmış bu Ermeni deneklerden alınan kan, gerekli tıbbî kurallara uygun biçimde ‘etkisiz hâle getirildikten’ sonra Erzurum Valisi Tahsin’e aşı olarak kullanıldı.”
Harbiye Nezareti bu iddiaları reddedince, cerrahlar Cemal ve Salaheddin ayrı ayrı ikinci birer mektup yayımladılar. Cemal, “yüzlerce” genç Ermeni’nin tifüs serumu deneyleriyle öldürüldüğü ve bunların Türk tıbbının itibarında silinmez bir leke bıraktığı yönündeki iddiasını yineledi. Mesleklerinin onurunu savunmak adına bu kadar çok tıp fakültesinin ve doktorun neden sessiz kaldığını anlayamadığını belirtti. Harbiye Nezareti’nin deneylerin kendisini inkâr etmeyip yalnızca bu deneylerin yapılmasına ilişkin bir emir veya yetki bulunduğunu reddetmesi dikkat çekicidir. Dr. Salaheddin ise “şaşkınlık içinde”, çok sayıda “cahil doktor” gerçeklerin ortaya çıkarılması için ısrar etmek yerine bunları inkâr ederken, kendisine bütün mesele hakkında susması yönünde baskı yapıldığını açıkladı.
Bütün bu tartışmalar sürerken Dr. A. Khandjian, serum deneylerinin uygulayıcısı Prof. Hamdi Suad’ın ağır bir psikoz nedeniyle psikiyatrik tedavi altında bulunduğunu ve tıp fakültesindeki klinikte zorla kontrol altında tutulduğunu açıkladı. Bu ruhsal bozukluğun uydurma mı, taklit mi olduğu, yoksa Ermeni kurbanlarının kâbuslarının onda yarattığı kaçınılmaz etkinin sonucu mu olduğu konusunda emin olmayan yazar, Mazhar Tahkikat Komisyonu’nu konuyu araştırmaya çağırdı. Dr. Şakir’in yardımcılarından birinin hatıratında, Şakir’in tifüsle mücadele tedbirlerinin başlatılmasında aktif rol oynadığını açıklaması da dikkat çekicidir.
Görünen o ki aynı şehirde, Erzincan’da, askerî doktor Yüzbaşı Hamid tarafından başka bir dizi serum deneyi daha yürütülüyordu. III. Ordu’nun 30. Piyade Tümeni’ne bağlı 90. Alay’da görev yapan bir Ermeni subayının anlatımına göre, denekler arasında Birinci Dünya Savaşı sırasında açılan ve öğrenci kadrosunda 150 Ermeni bulunan Yedek Subay Talimgâhı’nın bazı öğrencileri de vardı. Bu tanığa göre Prof. Hamdi Suad’ın deneyinin temel amacı, serumun kalp, beyin, karaciğer gibi organlar üzerindeki farklı etkilerini incelemekti; bunun için amele taburlarında görev yapan Ermeni askerleri kullandı."
Kaynak: Vahakn N. Dadrian, “The Role of Turkish Physicians in the World War I Genocide of Ottoman Armenians”, Holocaust and Genocide Studies, Cilt 1, Sayı 2, 1986, s. 177–179.
Resim: Prof. Dr. Hamdi Suat Aknar (1873–1936). Dadrian’ın aktardığı 1918–1919 tartışmalarında, Erzincan’daki tifüs deneylerinin uygulayıcısı olarak adı geçen hekim.
Hozat’ta Çıkartılan Define, Gömülen Oğul
Dersimli sanatçı Delil Xıdır şunu aktardı “Almanya’da bir grup insanın bulunduğu bir evde, sanatçı Aram Tigran’ın eşi Sirvart Melikyan bana, ‘Biliyor musun, biz de Hozatlıyız,’ dedi. ‘Biz oradan gitmek zorunda kaldık. Amcam bir gün oğluna, “Bizim köyümüz şudur; orada şöyle bir ağaç var. O ağacın altında sakladıklarımız var. Orada çok iyi bir aile var; git onlarla konuş, sakladıklarımızın yarısını da onlara ver. Sonra çabuk gel” dedi.
Aradan aylar geçti; oğlan geri gelmeyince amcam da yanına birkaç kişiyi alarak gizlice gitti. Ağacın oraya varmayı başardılar; açıp baktılar ki sakladıkları yoktu—oğlu oraya gömülmüştü.’ Ben de bu ailenin kim olduğunu öğrenmek istedim. ‘İsimlerini asla söylemem; benimle gidecek,’ dedi bana.” https://t.co/Aoi5APV9UY
Tüm çabalarımıza, yayınlarımıza, uyarılarımıza ve yurtdışından örnekleri göstermemize rağmen Türkiye’de binlerce markette israf düzeni göz göre göre devam ediyor! Yurtdışında parası değerli ve alım gücü bizden daha yüksek olan ülkelerde bile israfa karşı ciddi bir gayret varken, Türkiye’de gözü doymayan üç beş harfli marketler tarafından yapılan bu israf neredeyse her gün takipçilerimiz tarafından böyle kaydediliyor!
Bu görüntü önceki gün Türkiye’nin en zengin işadamının sahibi olduğu Şok marketlerde çekildi! Mobil uygulama üyeliği şartı koşarak “israfa son” algısıyla çürümüş meyve sebzelerde %25 indirim yapan market işte bu sebzeleri hiç utanmadan tüketiciye sunuyor. Diğer yandan Türkiye’de binlerce şubesi olan A101’de de çürümeye yüz tutmuş meyve ve sebzeler göz göre göre fahiş fiyatlarla satılmaya devam ediyor, çürümeye terk ediliyor. Bu marketlerde indirim ise iş işten geçtikten sonra geliyor... Türkiye’nin en prestijli marketlerinden Migros ise adedi 25 liraya mısırları böyle satıyor... Aynı marketin bir başka şubesinde incirler ise kilosu 270 liraya satılırken işte bu hale geliyor...
Komisyoncular, marketler kârına kâr katarken, olan üç kuruşa ürününü satmaya zorlanan üretici ve cep yakan fiyatlarla rafa gelen ürünleri ancak çürüdükten sonra çöpte gören tüketiciye oluyor!