HAYIR DİYORUM,
ÇÜNKÜ;
Siyasi hayatım boyunca, parlamentonun üstünlüğünü savunageldim.
Bu sebeple, süreç başladığından beri,
TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun bir üyesi olarak, Cumhuriyetin niteliklerine dair hassasiyetlerimi de atlamadan büyük bir samimiyetle siyasetin üzerinden silahın gölgesinin kalkması, böylelikle de hepimiz için güvenli ve müreffeh bir ortak gelecek inşasına ve ihtimaline katkı sunmaya çalıştım.
Yapılan onca mesaiye ve tartışmalara rağmen üzülerek ama maalesef şaşırmadan görüyorum ki; bu yasa her şeyden önce Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na koyulan isme
ve uzun uğraşlarla varılan mutabakata, yazılan rapora aykırıdır.
Daha da önemlisi bu yasa,
kasıtlı olarak, mevcut otoriter düzenin kalıcılaşmasına ve kökleşmesine doğrudan ve dolaylı hizmet edecek şekilde tasarlanmıştır.
Yasanın bu haliyle;
ne Türk milletinin beraberliğine,
ne toplumsal barışa,
ne Kürtlere,
ne milli dayanışmaya,
ne demokrasiye,
ne de Cumhuriyetimize
herhangi bir hayır getireceği kanaatindeyim.
Bu sebeple yasanın parlamentodan geçmesine
bir milletvekili olarak DESTEK OLAMAM.
Ancak altını çizmeliyim ki;
başta Genel Başkanımız Sn. Özgür Özel olmak üzere Yeni Parti’de birlikte mücadele verdiğimiz milletvekilimiz ile şu an zindanlarda tutsak edilmiş arkadaşlarımızın bunca kuşatmaya, zorbalığa ve baskıya ve sistematik adaletsizliğe rağmen, ülkemize ufacık da olsa demokratik bir kazanım getirir inancı ve beklentisiyle
yasal sürece evet diyor olmalarını, sadece takdir edebilirim.
Belki ben onlar kadar diğerkam değilimdir.
Bildiğim ve inandığımla bir kere daha altını çizmeliyim ki,
karamsar değilim.
Bilakis kitabın ortasından konuşuyorum:
Bu otoriter siyasal enkaz ortadan kalkmadan, hiçbir cumhuriyet ferdi, yalancı bir bahar bile göremeyecektir.
ASLOLAN ŞUDUR:
Türkiye’nin tüm meselelerinin çözülmesi ve ortak gelecek inşası mümkündür.
Bunun için lazım olan tek koşul; SİYASAL İKLİMİN DEĞİŞMESİDİR.
Öncelikli ve hatta yegane vazifemiz; BUGÜNKÜ OTORİTERLİĞİN DERİNLEŞMESİNE DİRENMEKTİR.
Yeni Parti işte bunun için var.
El ele vermekten başka,
bu köhneliği defetmekten başka çaremiz yok.
Ezcümle:
HAYIRIM, BARIŞ VE DEMOKRASİYE DEĞİL,
TÜM İYİ NİYETLERİ ÇÜRÜTEN BUGÜNKÜ OTORİTER KAFAYADIR.
Barışı istemeyen yok.
Kardeşlik hukuku tamam.
Lakin Demokrasi yok ediliyor.
Muhalefete siyaset yok,tutuklamalara devam.
Teröristlere siyaset yolu açılıyor.
Milletvekiline Meclis kürsüsünden yaptığı konuşma için Başsavcı soruşturma istiyor.
Pkklılara Meclis yolu görünüyor.
Buna Terörsüz Türkiye denmez.
Teröriste plaket verme denir.
Hayırda HAYIR var.
10 Ağustos 1920… Bundan tam 106 yıl önce bugün Sevr imzalandı.
Ancak Sevr’e giden yolu hatırlamak gerekir.
29 Ekim 1919’da İngiltere Başbakanı Lloyd George, zafer sarhoşluğu içinde “Türkiye’yi fethettik” diyor, İngiltere’nin Anadolu’yu “Türk’ün yıkıcı nüfuzundan” kurtardığını ilan ediyordu.
Ardından emperyalizmin ölüm fermanı geldi. 11 Mayıs 1920’de 433 maddelik Sevr Antlaşması Osmanlı Hükümeti’nin önüne konuldu.
18 Temmuz 1920’de Fransa Başbakanı Millerand Sultanı açıkça tehdit ediyor, antlaşmanın reddedilmesi halinde Türkiye’nin Avrupa’dan tamamen atılacağını söylüyordu.
Bu sırada galip devletler Yunan ordusuna Anadolu’nun içlerine ilerleme emri vermiş, Ege ve Marmara’nın önemli bölümü işgal edilmeye başlanmıştı.
Daha acısı, düşman yalnızca dışarıda değildi. Osmanlı Adalet Bakanı Ali Rüştü Efendi, Yunan saldırısının İstanbul Hükümeti’nin programına uygun olduğunu açıklıyor, Yunan ordusunun başarısı için dua ediyordu.
Hürriyet ve İtilaf çevreleri Sevr’in imzalanmasında sakınca görmüyor, Damat Ferit ise Anadolu’daki Milli Mücadele’yi bastırmaktan söz ediyordu.
Ve 22 Temmuz 1920… Yıldız Sarayı’nda Saltanat Şurası toplandı. Vahdettin, “Antlaşmayı kabul edenler ayağa kalksın” dedi. 43 kişilik şurada yalnızca Topçu Ferit Rıza Paşa oturdu, diğerleri ayağa kalktı.
İmparatorluğun parçalanmasına, Anadolu’nun paylaşılmasına ve Türk milletinin kendi vatanında esir edilmesine razı oldular.
10 Ağustos 1920’de Sevr imzalandı. Kâğıt üzerinde Türkiye parçalanmıştı. Emperyalizm hükmünü vermiş, İstanbul teslim olmuştu. Lloyd George’un dünyasında “Türkiye artık yoktu.”
Ancak hesaplamadıkları bir güç vardı: Anadolu’daki Türk milleti. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının önderliğinde ayağa kalkan millet, kendisine biçilen kefeni yırttı. Sevr’i savaş meydanlarında parçaladı, emperyalizmin haritasını çöpe attı ve üç yıl sonra Lozan’da bağımsız Türkiye’nin tapusunu aldı.
Bugün Sevr’in imzalanmasının 106. yıldönümü. Hala Türk değil Türkiyeliyim diyenelere hatırlamakta yarar var.
Tarih, emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından kurgulanabilir, haritalar çizilebilir, antlaşmalar hazırlanabilir, hükümetler teslim alınabilir. Ancak o kurguyu pratiğe geçirecek ya da tarihin çöplüğüne atacak olan son güç millettir. 106 yıl önce Türk milleti tercihini yaptı. Sevr’i imzalayanlar tarihte unutuldu gitti. Sevr’i yırtanlar Cumhuriyet’i Türk kimliği ile kurarak tarihte sonsuza dek hatırlanacak onurlu yerlerini aldılar.
Cumhuriyet etnik kökene değil, ortak vatan, kader ve vatandaşlık bilincine dayanır. Türk milleti tektir, Türkiye Cumhuriyeti onun ortak devletidir. İkinci bir siyasi millet yaratacak her adım, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini ve geleceğimizi hedef alır.
Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.
Ben barışa karşı değilim.
Terörün bitmesini, silahların susmasını, Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl yollarla çözülmesini istiyorum.
Ama barış istemek başka, AKP’nin getirdiği her düzenlemeye sorgusuz sualsiz “evet” demek başkadır.
Ben bu iktidara güvenmiyorum.
Çünkü bir taraftan “demokrasi ve toplumsal barış” diyorsunuz, diğer taraftan demokratik siyasetin alanını her geçen gün daraltıyorsunuz.
Muhalefetin Cumhurbaşkanı adayının diploması iptal edildi, kendisi cezaevinde.
Seçilmiş belediye başkanları tutuklanıyor, görevlerinden uzaklaştırılıyor.
Muhalefet partilerinin yöneticileri hakkında soruşturmalar ve fezlekeler gündemden düşmüyor.
Meşru, demokratik ve silahsız siyaset yapan insanlar ceza hukukuyla karşı karşıya bırakılıyor.
AYM kararlarının gereği yerine getirilmiyor.
AİHM kararları uygulanmıyor.
Kayyum uygulaması devam ediyor.
Sonra aynı iktidar bize “demokrasi”, “hukuk” ve “toplumsal barış” diyor.
Ben de soruyorum:
Mevcut hukuku uygulamayan bir iktidarın yeni hukuk vaadine neden güvenelim?
Ayrıca bu çerçeve yasanın gelecekteki seçimlerin, Meclis aritmetiğinin veya başka siyasi hesapların aracı olmayacağının güvencesi nedir?
Ben AKP’nin siyasi hesabına ortak olmayacağım.
Çünkü kalıcı barış siyasi hesaplarla değil; hukukla, demokrasiyle, adaletle ve toplumsal güvenle kurulur.
Önce AYM kararlarını uygulayın.
Önce AİHM kararlarının gereğini yerine getirin.
Önce sandık iradesine saygı gösterin.
Önce iktidara da muhalefete de aynı hukuku uygulayın.
Sonra bize demokrasi ve hukuk devleti anlatın.
Benim tavrım çok açık:
Barışa EVET.
Terörün bitmesine EVET.
Silahların susmasına EVET.
Demokratik çözüme EVET.
Ama hukuksuzluğa HAYIR.
Çifte standarda HAYIR.
Barışın siyasi ve seçim hesaplarına alet edilmesine HAYIR.
Benim HAYIR oyum barışa değil, bu iktidarın güven vermeyen hukuk ve demokrasi anlayışınadır.
Bu nedenle bu hâliyle çerçeve yasaya oyum nettir:
HAYIR.
Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi etnik kökene değil, ortak tarih, ortak kader ve ortak vatandaşlık bilincine dayanan Türk milleti anlayışı üzerine inşa edilmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’un sonunda gençliğe seslenirken, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” diyerek bu devletin dayanağının ortak milli irade ve milli bilinç olduğunu vurgulamıştır.
Yine Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” sözüyle millet tanımını etnik değil, siyasi ve tarihi bir birlik olarak ortaya koymuştur.
Bugün bu temel anlayışı zedeleyecek, aynı vatan üzerinde ikinci bir siyasi ulus oluşturma arayışına kapı aralayacak her girişim, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiyle bağdaşmaz.
Yaklaşık iki asırdır bu coğrafyada etnik fay hatlarını kaşıyarak Türkiye’yi zayıflatmaya çalışan emperyal akıl değişmemiştir. Değişen yalnızca yöntemleridir. Dün silahla ve işgalle denenenler, bugün hukuk, siyaset ve kimlik tartışmaları üzerinden yürütülmektedir.
Terör örgütü liderinin “çerçeve yasa bin kilometrelik yolun ilk adımıdır” ifadesi bu talihsiz sürecin kendi bakış açısından nasıl değerlendirildiğini açıkça göstermektedir.
Atatürk’ün milliyetçiliği ayrıştıran değil birleştiren, ırka değil ortak vatana ve ortak geleceğe dayanan bir milliyetçiliktir.
Bu nedenle Türkiye’de ikinci bir siyasi millet anlayışını meşrulaştırabilecek adımlara destek vermek ciddi bir çelişkidir.
Bu coğrafya yüzlerce yıl boyunca farklılıklarını Türk milleti çatısı altında yaşatmış, bağımsızlığını da bu birlik sayesinde korumuştur.
Türk milleti tektir. Türkiye Cumhuriyeti de bu milletin ortak devletidir. Bu temel ilkeyi aşındıracak her düzenleme, kısa vadeli siyasi hesapların ötesinde, gelecek nesillerin güvenliğini ve Cumhuriyet’in bütünlüğünü ilgilendirir.
Tarih, milli birlik konusunda yapılan hataları da bu hatalara kayıtsız kalanları da mutlaka kaydeder.
Ne mutlu Türküm Diyene.
YENİ Parti’yi kuran, milletimizdir.
İşçinin YENİ Partisi
Emeklinin YENİ Partisi
Memurun YENİ Partisi
Esnafın YENİ Partisi
Çiftçinin YENİ Partisi
Kadınların YENİ Partisi
Gençlerin YENİ Partisi
Türkiye’nin YENİ Partisi…
Hayırlı, uğurlu olsun.
Ağaç yerine, ormanı görelim...
"Butlan vakası” sanıldığı gibi yalnızca koltuk ya da makam meselesi değil...
Kılıçdaroğlu'nun misyonu düşünüldüğünden çok daha büyük.
Ve ABD Büyükelçisi Barrack'ın sıklıkla söz ettiği ABD hedefleriyle uyumludur.
Ve başta ABD olmak üzere Lozan'ı hazmedemeyenler, yüzyıl sonra böyle bir fırsatı yakalamıştır.
Bu tarihi fırsatı, "Kurultay", "seçim" gibi kavramlara feda etmez.
Atatürk'ü kendi evinden ve "Altı Ok"la vurma stratejisidir.
KEMALİZM ne midir?
Emin ol, senin o çirkin ağzında, o kirli zihninde adeta "küfür" olarak kullandığın şey değildir.
Kemalizm, emperyalizme karşı tam bağımsızlıktır; saray saltanatına karşı ulusal egemenliktir; üzerine saray gölgesi düşmeyen meclistir.
Kemalizm, akıldır, bilimdir, aydınlanmadır, çağdaş uygarlıktır.
Kemalizm, kadın haklarıdır.
Kemalizm, laik hukuk önünde yurttaş olmaktır.
Kemalizm, ay yıldızlı bayrağın gölgesinde ulus olmaktır.
Kemalizm fabrikadır; Turhal Şeker Fabrikasıdır, Kayseri Uçak Fabrikasıdır, Nazilli Basma Fabrikasıdır. Karabük Demir Çelik Fabrikasıdır...
Kemalizm, demiryoludur. Ülkeyi demir ağlarla örmeyi başaran akıl ve emektir.
Kemalizm, dağ köyündeki ilkokuldur.
Okuyan kız çocuğudur.
Kemalizm, Anadolu'nun kuş uçmaz kervan geçmez yerindeki Halkevidir; Halkevi sahnesindeki tiyatro, Halkevi salonundaki resim sergisidir.
Kemalizm, köylere öğretmen yetiştiren Köy Enstitüleridir.
Kemalizm, Hıfzıssıhha Enstitüsü'dür; 1938'de Çin'e asi gönderen Turkiye'dir. Salgın hastalıkların kökünü kurutan azim ve iradedir. Yeni doğan bebekleri yaşatan idealist doktordur.
Kemalizm, Anadolu bozkırındaki ekili tarladır, Ziraat Enstitüsü'dür, ülke genelindeki tohum ıslah enstitüleridir. Atatürk Orman Çiftliği'dir. 1923'te ekmeklik unu bile dışarıdan alan Türkiye'nin 1938'de buğday ihraç etmesidir.
Kemalizm, kendi tarihinden, Türk tarihinden ilham almak, yaşadığı toprakların tüm tarihsel birikimine sahip çıkmak ve kendi diliyle, Türkçe düşünmektir. İnancını Türkçe yaşamaktır.
Kemalizm, zorunlu olmadıkça savaşın bir cinayet olduğuna inanmaktır; yurtta barış dünyada barış idealidir.
Kemalizm, Türk ulusunun başarma inadı ve küllerinden doğma öyküsüdür.
Kemalizm ilham vericidir.
Kemalizm, sadece Türkiye'nin değil, ezilen sömürülen tüm mazlum ulusların bağımsızlık ve çağdaşlaşma motivasyonu ve kurtuluş pratiğidir.
Kemalizm birilerinin ise korkulu rüyasıdır! Emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin, Allah ile aldatan "din oyunu aktörlerinin", yeniden saltanat hayali kuran "çürümüş gölge adamların", sarayın kapısında kul olmak isteyen köle ruhların, akıl ve bilim düşmanlarının, kadını hayattan dışlamak isteyen gericilerin, ulusal bütünlükten rahatsız olan bölücülerin, barış yıkıcı zorbaların korkulu rüyasıdır.
https://t.co/iSVdFf0G0U
KAMUOYUNA DUYURU
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve Kamuoyuna…
2009 yılında Chp grup başkanı iken tvlerde yapmış olduğunuz, belgeye dayalı ve Akp’li rakiplerinizi adeta terlettiğiniz,istifaya zorladığınız ve iktidarın yolsuzluklarını yüzlerine vuran, sakin, kendinden emin, dürüst tavrınızla,muhalif kitlelere umut olduğunuz duruşunuzla sevmiştik sizi…
Hayatı boyunca halkının sorunlarına yakın duyarlı,ihtiyaç duyulan her emek, barış, demokrasi ve özgürlük eksenli eylemlilik ve platformlarda bulunmuş, bu çizgide şarkılar da bestelemiş, sol değerlere sahip bir sanatçı olarak ,beni de heyecanlandırdınız ve harekete geçirdiniz…
Duyduğum duyarlı sanatçı sorumluluğu sabaha karşı 4 de bana Kılıçdaroğlu marşını besteletti…Siyasi partilerde seçim şarkısı algısını değiştiren ve kaliteyi artıran sıfır (yeni) beste geleneğini başlatan bu şarkıyı o günkü şartlarda yapmış olmaktan pişman değilim…Elimi duyduğum aydın sorumluluğuyla, ülkem, partim ve halkım için taşın altına koymam gerekirse,her zaman koydum, yine koyarım..
Fakat gelinen şu noktada 13 seçim yenilgisi, yapılan siyasi hatalar, artık nedense yapılmayan düellolar, ortaya çıkmayan belgeler, başarısızlıklarınız nedeniyle milyonlarca sol, sosyal demokrat, laik, Atatürk’çü ve cumhuriyetçi kitleleri tekrardan umutsuzluğa ve karamsarlığa sürüklediniz…Bu da haklı olarak yapılan seçimli kurultayda genç, çalışkan ve tekrardan umut vadeden, genel başkan adayı sn.Özgür Özel ve cumhurbaşkanı adayımız Ekrem İmamoğlu’na karşı parti içi iktidarı demokratik yollarla kaybetmenize sebep oldu ve parti adeta tarihi olarak şahlandı ve ilk seçimde 1. Parti oldu…
Benim sizden beklediğim ,eski bir genel başkan olarak partinizin başarısı için, bu genç ve başarılı kadroyu tebrik etmek,ellerini sıkmak ve kutlamaktı…Gerektiğinde diğer eski genel başkanlar gibi yanlarında durarak desteklemenizdi…Fakat sizin geldiğiniz nokta adına maalesef üzüntü duyuyorum…Türkiye https://t.co/NRxxvtOEQL olmuş iktidara yürüyen partiye iktidarın ve üst akılların kurduğu onlarca tuzağın üstüne, en büyük çelmeyi taktınız butlan kararına uyarak…Pir Sultan’ın dediği gibi, ille dostun bir tek gülü yareler beni…Olmadı sayın Kılıçdaroğlu, yakışmadı…Sizi alkışlayanlar emin olun tarihi bir yanılgının içindeler ve bu yaptığınız unutulmayacak…Bu saiklerle partiye yaptığım bir çok şarkımın içinde ,adınızın geçtiği şarkılarımın sizin ve meşru bulmadığım yönetiminiz tarafından kullanılmamasını ve dijital platformlarınızdan da kaldırılmasını istiyorum…
Yeter bu ülkeye kıymayın efendiler!…
Şarkılarımın kullanımına devam edilmesi halinde yasal yollara başvuracağımı da tarafınıza bildiririm…
Saygılarımla…
ONUR AKIN… @eczozgurozel #chp @ekrem_imamoglu@dk_imamoglu@ailedayanismagi@CHP_istanbulil@CBAdayOfisi@ozgurcelikchp@gunaydingokhan@alimahir @gokanzeybekCHP @veliagbaba @muratemirchp @mansuryavas06@VahapSecer@arasahmetmugla@filizceritoglu@avfilizgencan@besimecz
Ali Mahir Başarır "Bize arının diyenler utansın
Vahit Kiler, 4 dönem Akp vekili
Halkbank'tan 100 milyon $ kredi çekmiş ödememiş
AVM’sini verip borcunu kapatmış
Sonra 100 milyon $’a devlete verdiği AVM’yi 48 milyon $’a geri almış
Bu adamın kapısı neden sabah 6'da çalınmıyor"
ABD Büyükelçisi sosyal medya üzerinden kısaca şöyle buyurmuş:
“Irak, Suriye ve Türkiye Orta Doğu istikrarının merkezindedir. ABD, bu üç ülke arasında denge kurarak bölgeyi ortak refah ve düzene yönlendirmek istemektedir…Türkiye, Irak ve Suriye ile birlikte ABD’nin Orta Doğu düzeni kurma projesinde merkezi bir rol oynamalıdır.”
NATO zirvesine üç hafta kala ABD vites artırıyor. Adeta 2004’de ilan edilen BOP projesine bu kez açıkça saldırgan Siyonist paradigma ile devam niyeti ilan ediliyor.
Ancak o günlerde bugün arasında büyük bir fark var. ABD İran’da yenildi. Hürmüz Boğazını açamıyor. Bab el Mendeb’den donanmasını geçiremiyor.
Büyükelçiye hatırlatalım:
Türkiye, yalnızca Levant ve Anadolu ekseninde tanımlanabilecek bir devlet değildir. Türkiye; Akdeniz, Balkanlar, Karadeniz ve Kafkasya havzalarını birbirine bağlayan, aynı anda üç kıtaya açılan eşsiz bir jeopolitik merkezdir. Etki alanı sadece Batı Asya ile sınırlı değildir.
Nil, Tuna, Dinyeper (Özi), Dinyester (Turla), Don ve Volga havzalarına kadar uzanan geniş bir tarihî ve stratejik derinliğe sahiptir.
Bu nedenle Türkiye’yi yalnızca Irak-Suriye eksenindeki sorunlara indirgemek, onu Batı Asya’nın bitmeyen çatışmalarına mahkûm etmek anlamına gelir. Böyle bir yaklaşım, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye için oluşturduğu çok yönlü ve dengeli dış politika mirasına aykırıdır. Atatürk Türkiye’si, herhangi bir büyük gücün bölgesel planlarının aracı değildir. Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bağımsız bir jeopolitik aktördür.
Bugün Türkiye’nin önüne konulan en büyük tuzaklardan biri, onu yeniden Ortadoğu’nun mezhep, etnik kimlik ve vekâlet savaşları girdabına çekmektir. Türkiye’nin stratejik ufku bundan çok daha geniştir. Türk dış politikası, Balkanlar’dan Orta Asya’ya, Karadeniz’den Akdeniz’e, Kafkasya’dan Afrika’ya uzanan çok boyutlu bir perspektife sahip olmak zorundadır.
Eğer Amerika Birleşik Devletleri bölgede Türkiye’nin dengeleyici etkisinden yararlanmak istiyorsa, öncelikle Türkiye’nin Mavi Vatan’daki meşru hak ve çıkarlarına saygı göstermelidir. Doğu Akdeniz, Ege ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti başta olmak üzere Türkiye’nin egemenlik, güvenlik ve deniz yetki alanları konularındaki hassasiyetleri göz ardı edilerek stratejik ortaklıktan söz edilemez.
ABD, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye karşıtı politikalarına verdiği siyasi ve askerî desteği gözden geçirmek, bu aktörlerin bölgede oluşturduğu gerilim ve kutuplaşmayı teşvik eden tutumlarına son vermeden Türkiye ‘ye öğüt veremez.
Daha da önemlisi, Washington yönetimi kendi Kongresi’nde ve Senatosu’nda yıllardır beslenen Türkiye karşıtı siyasi atmosferi değiştirmeden, Türkiye’den bölgesel istikrarın taşıyıcısı olmasını bekleyemez. Bir yandan Türkiye’yi stratejik ortak olarak tanımlarken diğer yandan Türkiye’ye yönelik yaptırım tehditlerini, silah ambargolarını, Doğu Akdeniz’de askerî dengeyi bozacak silahlandırma politikalarını ve düşmanca söylemleri sürdürmek ciddi bir çelişkidir. Büyükelçinin dile getirdiği beklentiler ile ABD’nin sahadaki ve siyasi sistemindeki uygulamaları arasında açık bir uyumsuzluk bulunmaktadır.
Ayrıca bölgede kalıcı barış ve refahtan söz edilecekse, bunun ön şartı İsrail’in mevcut saldırgan ve yayılmacı politikalarının sınırlandırılmasıdır. Gazze’de yaşanan soykırım ve uluslararası hukuku hiçe sayan Batı Şeria, Lübnan ve Golan’daki saldırgan uygulamalar devam ettiği sürece Ortadoğu’da kalıcı istikrarın tesis edilmesi mümkün değildir.
İsrail’in eylemlerini koşulsuz destekleyen bir devletin yaklaşımı ile bölgesel barış çağrısı yapmak kendi içinde tutarsızdır.
Çökmekte olan ve bu süreçte İsrail ile her alanda birleşen hegemonun çıkarları uğruna Türkiye’yi yeniden Batı Asya’nın kanayan fay hatlarına karıştırmak ne bölge halklarının ne de Türkiye’nin çıkarlarına hizmet eder. Türkiye bu tuzağa düşmeyecektir.
Bu tuzağa belli kesimler düşse bile millet düşmeyecektir.
Fenerbahçe'nin Atatürk'e Bağlılık ve Cumhuriyeti Koruma Yemini (1 Haziran 1934)
Atatürk'ün izniyle Fenerbahçe Stadına konulan Atatürk Büstü (Gazi Büstü), 1 Haziran 1934'de stadyumda yapılan bir törenle açılmıştı. (O gün aynı zamanda Fenerbahçe'nin kuruluşunun 26.yıl dönümü kutlanmıştı.)
O açılış töreni sırasında Fenerbahçeli sporcular Atatürk'e seslenerek, Cumhuriyet'e bağlılık yemini etmişti.
İşte 2 Haziran 1934'te gazetelerde yer alan metne göre, Fenerbahçeli sporcuların Atatürk'e bağlılık ve Cumhuriyet yemini şöyleydi:
"Türk'ün Ulu Gazisi!
Senin açtığın yolda, senin göstereceğin yolda yürüyeceğimize, bizlere emanet ettiğin Cumhuriyeti kanımızla, canımızla koruyacağımıza, Türk ruhu, Türk adaleti, Türk sporculuğu mertliği ile senin arkandan yürüyeceğimize, gözlerimizi senden ayırmayacağımıza ant içeriz."
(Cumhuriyet,Hakimiyeti Milliye, 2 Haziran 1934)