BUGÜN GÖKYÜZÜNE BAKARKEN GÖNLÜMDEN ŞU DİZELER DÖKÜLDÜ:
Aynı gökyüzünün altındayız.
Aynı güneşe bakıyoruz.
Aynı aya ve yıldızlara bakıp hayaller kuruyoruz,
Aynı havayı soluyoruz.
Aynı gökyüzünün altında, birbirimizden habersizce…
Aynı dünyanın ve zamanın içerisinde…
Bunca insanın, bunca yolun,
bunca ihtimalin arasında
aynı gökyüzünün altında yaşayıp gidiyoruz…
Birbirimizden habersizce…
Belki de birbirimize sandığımızdan çok daha yakınken.
Belki bir gün,
aynı gökyüzüne bakarken
gözlerimiz aynı yıldızda buluşur.
Ve o gün anlarız;
bunca insanın, bunca yolun,
bunca ihtimalin arasında
bazı karşılaşmaların aslında tesadüf olmadığını…
Başımızı yine aynı göğe kaldırdığımızda, birbirimizden habersiz kurduğumuz bütün o hayallerin aynı yerde buluştuğunu fark ederiz.
Ve belki o gün anlarız;
bunca zaman birbirimizden habersizce,
aynı gökyüzünün altında geçen bunca zamanın, bizi birbirimize doğru getirmek için yaşandığını.
Hani bazı insanlar vardır ya...
Gülüşüyle, hayata bakışıyla, o eşsiz enerjisiyle etrafına ışık saçan...
İçindeki tüm kırgınlıklara rağmen dimdik duran, Hayata karşı hep gülümseyen o güzel insanlar...
karanlıkları aydınlatan birer ışıksınız.
İyi ki varsınız, Hayranım sizlere.♡✨
“Yeterince yükseğe tırmanabilirsek, o trajedinin artık trajik görünmediği bir yüksekliğe erişebiliriz.”
— Irvin D. Yalom
📕Nietzsche Ağladığında
Bu alıntı bana şunu hatırlatıyor :
– Bazen ilerlemek sandığından daha zor olur.
Adım adım tırmanırsın.
Zirvede arkanı dönüp baktığında,
yaşadığın o acı küçük bir taş gibi görünür;
önemsizdir, artık seni durduramaz.
Taşlar ne kadar büyük görünse de zirveden baktığımızda aslında ne kadar da küçük ve önemsiz olduklarını görürüz.
Her sabah, yeniden doğar insan;
Belki de her yeni günün en büyük mucizesi; dünün izlerini gecede bırakıp, ruhu yeniden gün ışığına çıkarabilmek. Çünkü güneş her doğduğunda yalnızca gökyüzünü değil; insanın içindeki umutları da aydınlatır, yeniden başlamanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatır bizlere.
@h_kitapla_guzel Bu cümle bana carl jung’un “yaralı şifacı”felsefesini hatırlattı:
Çünkü insan, kendi karanlığından geçmeden başkasının karanlığını bütünüyle anlayamaz.
Belki de bazı yaralar iyileşmek için değil; başkasının acısını tanıyabilmemiz için bize verilmiştir…
insanları uzun yıllar anlamaya çalıştım.
Neden bazı sevgiler şartlıydı,
Neden bazı değerler çıkarla ölçülüyordu, Neden insan bazen en çok da kendi evinde yalnız hissediyordu...?
Sorguladıkça insanlardan uzaklaştım.
Ama sonra fark ettim;
Bir kedinin sessizce yanıma k��vrılışında,
Bir köpeğin gözlerindeki sadakatte,
Bir kuşun korkarak yaklaşıp sonra
güvenmesinde,
Bir böceğin bile zararsızca yaşama tutunma çabasında saf olan bir şey vardı:
Çünkü onlar olduğundan başka biri olmaya çalışmıyor.
Seviyorlarsa seviyorlar, güveniyorlarsa güveniyorlar.
Maskeleri yok, hesapları yok, gizli niyetleri yok.
Belki bu yüzden onların bakışlarında hep
aradığım şeyi görüyorum:
Sıcaklığı,
Samimiyeti,
Menfaatsiz sevgiyi.
Ve belki de bu yüzden, bu kadar kırılmış olmama rağmen hâlâ içimde sevgiyi taşıyabıliyorum.
Belki de bu yüzden hayvanları bu kadar çok seviyorum;
Çünkü; onların sessiz dünyasında, insanlarda bulamadığım o gerçek sevgiyi, güveni ve huzuru buluyorum.🐾 𓃠🐈 🐶
Irvin D. Yalom'un 88 yaşında, bunca yıllık mesleki ve kişisel birikimine rağmen zihnin yeni labirentleriyle karşılaşması ve bu durumu "88 yaşında hayat beni bir kez daha dansa kaldırdı" olarak nitelemesi, insanın bitmeyen oluşum sürecine dair en samimi itiraflardan biri: Kendini keşfetme yolculuğu; son nefese kadar sürecek olan, bazen tökezlediğimiz ama her defasında derinleştiğimiz bir süreç.
Vincent Van Gogh:
-“Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım”-
diyerek sessizliğe sığınmış. Ama itiraf edelim; sayfalarca yazsak, saatlerce konuşsak da yine o 'anlaşılamama' duvarına çarpmıyor muyuz? Sözcükler bazen yetmez zira; insanlar seni dinler, ama çok azı seni duyar.
‘Anlaşılma’ dediğimiz olay da tam bu noktada başlar.
Van Gogh'un tüm ömrü, ruhundaki o renkleri kör bir dünyaya anlatmaya çalışmanın psikolojik ağırlığıyla geçti. Anlatamadıkça içine döndü, içindeki fırtına büyüdükçe dünyadan koptu. En acısı da buydu: Dünyayı tüm canlılığıyla hisseden bir ruhun, insanların sağır duvarları arasında yapayalnız kalması…
Yolda kendime rastladım;
meğer aynı yolun yolcusuymuşuz.
Birbirimizi ilk kez görüyorduk.
İki yabancı gibi durduk yan yana.
Oysa aynı yolun yolcusu, aynı hayatın bir parçası olarak; çoktan tanışıyormuşuz...
Yüzyıllardır "Neden?" sorusunu sorar insan.
Ruhun en derin psikolojik sancısı.
Kaosu düzene sokma arzusu mu, belirsizlikten duyulan o korku mu?
İnsan, cevabını bulamadığı her neden de aslında kendi derinliğine dalar;
ve her sorulan “Neden” sorusu bir kaçış değil, bir yüzleşmedir.
Nasıl hissetmek istiyorsan, öyle davran. Çoğu insan harekete geçmek için iyi hissetmeyi bekler. Oysa beyin niyetle değil, deneyimle değişir. Kaygılı olsan bile kaçınmadan devam ettiğinde beynine yeni bir mesaj verirsin: “Burada güvendeyim.” Kaçınmak, kontrol etmek ve güvence aramak kaygıyı güçlendirir; hayatına devam etmek ise beynin tehlike algısını değiştirmesine yardımcı olur. “Hazır hissediyor muyum?” diye sormak yerine, “İyi hissetseydim nasıl davranırdım?” diye sor. Sonra öyle davran.
İnançlı olduğu için kendisini seçilmiş, kurtarılmış sanarak inançsız insanları yargılayan her birey inançlarını..
..inançsız olduğu için de kendisini zeki, farklı ve aşmış görerek inançlı insanları aşağılayan her birey de kişiliğini sorgulamalıdır.