Adam, "Belki herkes gibi yaşamalıydın hayatı, bu benim hatamdı" diyor. Ruh ise adamın içinde sıkışıp kalırken, kendi kemiklerini kemiren bir çığlık atıyor. Ve hatırlayın ki ruh aslında o adamdı, ruhunun içine sıkışan..
Ruh aslında olmak istediği gibi yaşamış fakat adam hayatının çürüdüğünü düşünüp pişman olmuş. Oysa sadece ruhunun sesini dinlemiş. Sonra bir gün yer değiştirmişler; adam içeri girmiş, ruh dışarı çıkmış. Adam, ruhtan özür dilemiş, aslında ruh adamdan özür diliyor yani.
Sonunda Clytie'nin bedeni toprağa kök salar ve sarı yapraklı bir çiçeğe dönüşür. O günden beri bu çiçek, yani günebakan, karşılıksız aşkının bir nişanesi olarak her gün yüzünü güneşin peşinden doğudan batıya doğru çevirir.
Günebakan çiçeğinin kökeni, Yunan mitolojisindeki su perisi Clytie ile Güneş Tanrısı Helios Apollo arasındaki karşılıksız ve hüzünlü aşk hikayesine dayanır. Bu hüzünlü efsaneye göre, Clytie Güneş Tanrısına delicesine aşık olur ancak Helios onun bu duygularına karşılık vermez.
Helios tarafından tamamen terk edilen Clytie, derin bir kederle günlerce çıplak toprağın üzerinde oturur. Hiçbir şey yiyip içmeden, gözyaşları içinde sadece gökyüzünde hareket eden Güneş Tanrısını izler.
Rimbaud gibi bir dahi bile şiirin dünyayı değiştirmeyeceğini anlayıp yirmi yaşında "Şiir bitti, hakiki hayat bu değil" diyerek edebiyatı bıraktı, gitti Afrika'da silah kaçakçılığı falan yaptı. Adamdaki vizyonun çeyreği bile yok bizde maalesef.
Acının en kötü yanı şiddeti değil, alışılabilir oluşudur. İnsan bir süre sonra ağırlığı değil, ağırlığın olmadığı anları yadırgar; yarasını öyle benimser ki, iyileşmeyi bir tür kayıp gibi yaşar. En tehlikeli hapishane, anahtarına alıştığımızdır.
Her yavaş öpüş, o anı durdurmak için gösterilmiş zarif bir çabaydı; akan bir nehri avuçla tutmaya çalışmak gibi — nafile, ama dünyanın en güzel nafilesi. Zaman, belki de yalnızca o gece, iki insanın hatırına biraz yavaşladı.