“Yas siyasallaştırılmamalıdır” … Kulağa ne kadar güzel geliyor.
O zaman tarihin en meşhur hikayesinden bir soru ile sorayım.
Kral Kreon bir yasa koydu ve “devletin düşmanı gömülmeyecek” dedi. Beden ortada kalacak dedi.
Bedeni ortada kalan naaşı, kardeşi Antigone kalktı gömdü.
Fakat bunu bir siyasal eylem olarak yapmadı. Kardeşidir, gömdü.
Yasın kendisi kadar sade bir gerekçeyle yaptı.
Burada bu durumu politik kılan Kreon mu yoksa Antigone mi?
Çok açık ki o edimi politik kılan Antigone değil, Kreon'dur.
Çünkü yasak, edimi siyasallaştırır. Şöyle düşünelim; toprak atmak, ancak toprak atmak yasaklandığında bir beyana dönüşebilir. Bugün de aynısı. Bir taziye çadırı kendiliğinden siyasal bir anlam ifade etmeyebilir. Onu manifestoya çeviren, karşısına dikilen bakıştır, yasaktır. "Bu çadır kurulmasın" diyen cümle, çadırı çadır olmaktan çıkarıp bayrak yapar.
İkincisi,
Gerçekten, yazılan çizilenlerin düşünmeden ve steril bir his ile yazıldığını düşündüğüm için bir yurttaş olarak cevap yazma ihtiyacı hissediyorum. Eksiklikler ifade edilebilir, yönteme dair öneriler olabilir gayet anlaşılır. Fakat bu kadar rahat söz kurulmasını anlamıyor ve son derece haksız-hukuksuz buluyorum. Çünkü burada ince bir çizgi var. Savaşta yaşamını yitirmiş bir gerillanın ardından kurulan taziye çadırından söz ediyoruz. Bu insan bir trafik kazasında ölmedi. Yaşlılıktan ya da hastalıktan hayatını kaybetmedi. Bir doğal afette hayatını kaybetmedi. Türkiye’nin yarım yüzyıla yaklaşan Kürt meselesinin, çatışmasının, devlet politikalarının, silahlı mücadelesinin içinde yaşamını yitirdi. Bu ölümlerin bir nedeni var, tarihi var, hikayesi var. Ve ölüm nedeni tamamen siyaset. Hem de ülkenin en büyük olayı. Askerler için de aynı durum geçerli. Böyle bir ölümün yasından siyaseti çekip çıkardığınızda geriye hangi hakikat kalıyor?
Öyle bir söz kuruluyor ki sanki bu acılı aileler kalkıp ‘saf’ yasın üzerine zorla siyaset örtüsü çekiyor.
Mesela bir soru daha sormak istiyorum. Bir asker cenazesinde bayrak var, üniforma var, devlet protokolü var, siyasi konuşmalar var; bütün bunlar doğal ve meşru kabul ediliyor değil mi? Cevap evettir. Çünkü o yasın kamusal ve siyasal dili baştan tanınmıştır. Bir gerillanın ailesi kendi çocuğunun hikâyesini, inancını, arkadaşlarını ve uğruna öldüğünü düşündüğü davayı hatırladığında ise aynı kamusallığa hemen “siyasallaştırma” adı veriliyorsa burada yasın siyasallaşmasından önce yasa dair yasak koyma, bir taraf lehine kapatma vardır. Ölümün yasını "siyasetten arındırın" demek, ölümü sebebinden koparın, demektir. Ölüyü tarihinden çıkarın, demektir. Niçin öldüğü bilinmesin demektir. Unutun demektir.
Bir ek daha yapmak gerekiyor, esas çarpıtılan kısım da burası…Nedir?
Kurulan yasların hiçbirinde ölüm kutsanmıyor, yeni ölümler teşvik edilmiyor tam tersine bir savaşın sonucunu karşılama var. Karşı tarafın acısını aşağılama yok, geçmişteki şiddeti geleceğin programına çeviren hiç yok. Yas tutmak başka bir şeydir.
Miroğlu da gayet iyi bilir ki barış, insanların geçmişlerini kapının dışında bırakarak yaşamaları değildir. Ki kendisi de yüzleşmeden bahsetmiş ve Türkiye’de bu zor demiş.
İnsanlar barışa hafızalarıyla gelirler.
Çözüm yasları apolitikleştirmek değildir. Çünkü bu mümkün de değildir. Çözüm, siyasetin dilini değiştirmektir. Ve yas tutmak, bu değişime yardımcı bir durumdur. Ben buna inanıyorum.
İstismar vs demek çok büyük kabalık. "Her Şey Bitti Ana'ya Söyleyin" kitabını yazmış biri olarak bu sözü ifade edemezsiniz. Ne demiştiniz orada? "Acısını tek başına ve paylaşmadan yaşayan, bu acıyı başkalarına karşı ifade edebilme özgürlüğüne sahip olmayan insan, yavaş yavaş ölüm düşüncesine yaklaşır."... Bugün fikileriniz değişmiş olabilir ama hakikat size bana göre değişmez.
Gidin Gever’de, Diyarbakır’da, Mardin’de, Cizre’de bir yere katılın. Bir anne-babaya ve oraya katılan on binlerce insan bakın, istismar mı ediliyor? Bir slogan atmak, toplu katılmak ve anmak, Öcalan posteri açmak ise kastınız, geçiniz.
Son olarak, dünyada hiçbir çatışma sonrası program "ölülerinizi sessizce gömün" diyerek başlamadı. Bosna'da toplu mezarlar açıldı, kemikler sayıldı, adlar konuldu. İspanya'da bir hafıza yasası çıkana kadar hendeklerdeki iskeletler bekledi. Kolombiya'da anlaşmanın ilk maddelerinden biri kayıpların aranmasıydı. Hiçbirinde yas siyasetten arındırılmadı.
Tam tersi, yasın siyasal olduğu kabul edildi. Ve o kabulün kendisi barışın adı oldu.
Dünya deneyimlerinden çıkan çok çarpıcı bir sonuç şudur: “Bir ülke kimin nasıl öldüğünü konuşamıyorsa, o ülke savaşı bitirmemiştir.”
Sizin siyasallaştırmayın dediğiniz şey, niye öldüğünü konuşmayın gerçeğine denk geliyor. Yani farkında değilsiniz belki ama bu ve benzeri dildir barışa ket vuran.
Öcalan aslında şimdi "toplum önüne" tam anlamıyla çıkıyor. Takipçileri paniğe kapılıp tehditler savurmakta haklılar. Malzeme feci defolarla malul çünkü.
Siz ikiniz de Altan Tan ile aynı kafadasınız. Kürt hareketi ile Alevileri karşı karşıya getirmek istiyorsunuz. Ancak mümkün değil. 30 yıldır devlet tüm gücüyle bunu yapmaya çalıştı başaramadı. Siz mi yapacaksınız?
Apo alevileri ötekileştirip AKP ile sünni-şafi ittifakı oluşturmayı çok istiyor.
Yaptığı her açıklama alevi karşıtlığını tabanına yayma çabası ve devletin asli unsusu olma gayreti.
DEM'de siyaset yapan alevilere DUYURULUR. Görmedim, duymadım deme şansları yok.
Vahap bey hangi kavramlar çöp sepetine atılmış? Bize bir kaç tanesini sayabilir misin? Sizi hergün İlke TV. Çıkaranın aklına şaşıyorum. Ne yalan söyleyeyim. Siz katıldığınız programın seviyesini düşünüyorsunuz.
"Geriye bakıldığında bir kavram mezarlığıyla karşılaşılır. Vakti zamanında, bugün komüne gösterilen iltifat gibi, hararetle savunulan birçok kavramın şimdi yüzüne bile bakılmıyor. Hayatın sırrını çözmüş gibi muamele edilen nice kavram çoktan tarihin çöp sepetine atıldı gitti."
Uzun süredir Türkiye’deki akademik çevrelerin giderek sığlaştığına ve entelektüel üretim kapasitesinin zayıfladığına dair eleştiriler dile getiriliyordu. Aşağıda bağlantısını paylaştığım Vahap Coşkun’un yazısını okuyunca, bu eleştirilerin neden yapıldığını daha iyi anladım. Gönül isterdi ki Coşkun, “komün” kavramını teorik, tarihsel ve toplumsal boyutlarıyla tartışarak karşı tezini ileri sürsün. Çünkü sosyal bilimler, doğa bilimleri gibi kesin kanunlar içermez esneklik içerir; insana dairdir. Bu nedenle tezler üzerine yürür. Kömün tezini destekleyecekler olacağı gibi karşı tez de elbette olacaktır . Tezini gerekçeleriyle ortaya koyma yerine alaya dayalı polemikçi bir dilin tercih edilmesi, olsa olsa düşünsel yetersizliğin bir göstergesidir.
Neden mi yetersiz? Çünkü yazı, siyasal eleştiri görüntüsü altında ciddi bir teorik tartışmadan özellikle uzak duruyor. Yer yer, düşünce üretmek ile kelime sıralamayı birbirine karıştıran bir yaklaşımın ürünü gibi duruyor. Toplumun karşısına akademisyen, aydın ya da yazar sıfatıyla çıkan bir kişinin, ele aldığı kavramı çözümlemek yerine onu alaya almayı tercih etmesi, düşünce dünyasının sınırlarını gösterir.
“Komün” kavramını teorik birikim, tarihsel deneyimler ve somut veriler ışığında değerlendirerek neden doğru ya da neden yanlış, eksik veya uygulanamaz olduğunu ortaya koymak yerine onu küçümseyerek değersizleştirmeye çalışmak, bir akademisyen ya da yazar tavrı olamaz.
Dahası, komünün toplumsal bir karşılığının bulunup bulunmadığına ilişkin iddialar ileri sürerken bunları destekleyecek herhangi bir veri, araştırma, saha gözlemi ya da bilimsel dayanak ortaya koymaya yerine bir siyasal görüşe ya da tezi ileri süren lidere yönelik kimi kusmanın yolu olarak bu yönteme başvurma en hafif deyimiyle basitliktir .
Bilinmelidir ki kişisel gözlemlerini ve kanaatlerini toplumsal gerçekliğin yerine koyan her yaklaşım, akademik değerlendirmeden çok öznel bir görüş beyanı niteliği taşır. Öznel duruşlar ise çoğu zaman futbol taraftarlığından farklı bir anlam ifade etmez.
Coşkun’un yazısını okuduğumda gördüm ki, tutarlı bir siyasal analiz geliştirmek yerine alaycı göndermeler ve küçümseyici ifadeler özellikle öne çıkarılmış. Bir fikri anlamaya, açıklamaya veya eleştirel biçimde çözümlemeye yönelik entelektüel bir çabadan çok, o fikre duyulan rahatsızlık metnin genel tonunu belirlemiş. Bu nedenle yazı, güçlü bir siyasal ya da akademik eleştiriden ziyade, kişisel kanaatlerin ve polemik eğiliminin öne çıktığı bir metin olmaktan öteye geçemiyor.
Oysa olması gereken, bir kavramın doğruluğunu ya da yanlışlığını göstermek için onu körü körüne savunmak veya onunla alay etmek değil; teorik temellerini sorgulamak, tarihsel deneyimlerini incelemek ve toplumsal karşılığını somut veriler üzerinden tartışmaktır.
Buradan hareketle, asıl soru Kürt özgürlük hareketinin temsilcilerine yöneltilmelidir:
Toplumsal ve siyasal meselelerin böylesine yoğun biçimde tartışıldığı, yeni bir dönemin kapılarının aralandığı bir süreçte neden bu tür isimleri kamuoyu karşısına çıkarmayı tercih ediyorsunuz? Hayır çıkarmadık cevabının doğru olmayacağını şimdiden söyleyelim. Yakın zamanda Amedspor istişare kuruluna aldınız ki toplumsal tepkiler üzerine üyeliğini düşürdünüz. Yine başkaca çalışmalara kattığınız da biliniyor burada tek tek saymaya gerek yok. Elbette farklı düşünenlerle çalışılması gerekir ama alaya alanla değil…
Yine ikinci soru olarak ortada güçlü bir teorik tartışma, ikna edici bir siyasal çözümleme ya da topluma yeni bir ufuk sunacak düşünsel üretim kapasitesi yokken; geriye büyük ölçüde küçümseme, alay ve içerik bakımından zayıf bir polemik kalıyorken, Kürt siyasal hareketini ve onun toplumsal birikimini bu kişilerle temsil etmeye devam edecek misiniz?
Üçüncü soru; eleştirel düşünceyi polemikle, teorik tartışmayı alayla ikame eden bu yaklaşımın artık Kürt toplumunun siyasal ve entelektüel ihtiyaçlarına cevap vermediğini kabul edip daha nitelikli bir düşünsel zeminin oluşmasına katkı mı sunacaksınız?
Vahap Coşkun yazdı: Xaltîka Sosê’nin komün ile imtihanı
https://t.co/b1bBc0PYc1
“PKK ve DEM Parti cenahında bir süredir bir komün modasıdır almış başını gidiyor; dağda taşta, derede tepede komün muhabbeti var.
Aşağı insen komün, yukarı çıksan komün; sağa dönsen komün sola dönsen komün. Her toplantıda sözün getirilip bağlandığı yer komün oluyor.
“Îşev” dizisinin kavramlara teslim olmuş unutulmaz karakteri Xaltîka Sosê, bugün PKK ve DEM Parti’nin halini anlatıyor.
Son moda kavram “komün”; ama tıpkı öncekiler gibi, tabanda karşılığı olmayan bir performanstan ibaret ve aynı kavram mezarlığına gömülmeye mahkûm.”
Kars’ın değerli evladı, emek ve demokrasi mücadelesinin yorulmaz ismi Ayhan Kurtulan’ı kaybettik.
Yıllarca hem sendikal mücadelede hem de partimizin çatısı altında büyük bir özveriyle çalıştı. 10 yıl cezaevinde kaldı, çıktı, mücadelesini hiç bırakmadı. İnancından hiç taviz vermedi.
Sevgili Ayhan’ı hep özlemle anacağız.
Başta ailesi ve yakınları olmak üzere bütün yol arkadaşlarımıza başsağlığı diliyorum.
#VİDEO- HÜDA PAR Sözcüsü Serkan Ramanlı, TİP lideri Erkan Baş'ın ifadeleri ve DEM Parti'li Bozova Belediyesi'nin HÜDA PAR'a salon vermemesi üzerinden DEM Parti'ye yüklendi:
📌Sizler dostunuzu ve düşmanınızı bile ayırt edemiyorsunuz
📌Bugüne kadar onlara yoldaşlık yaptıkları kimseler, oylarıyla Meclis'e taşıdıkları kimseler ne diyorlar
"Kürt harekiyle Sosyalist sol arasında makas açılıyor." Yanlış bir ifade. Kürt Özgürlük hareketinin kendisi " sol" "sosyalist " Bu mümkün değil. Ancak solun bazı yapıları ile dönemsel sorunlar yaşanabilir.
Uluslararası PEN Başkanı Burhan Sönmez: 100 yıldır ayak bileğimizdeki kabağı alıp bize ‘Siz, siz değilsiniz. Siz dağ Türküsünüz, dağ Arabısınız, dağ Persisiniz’ diyen ideolojiler, yakılan köyler, dağılan aileler ve çekilen acıların sonunda varıldı buraya. Artık kendimizi bilmek için ayak bileğimizde kabak olmasına veya başka bir işarete gerek yok.
Yaşamını yitiren DEM Parti Êlih İl Eşbaşkanı Mustafa Mesut Tekik için yapılan anma programında, anısına ve bıraktığı mirasa sahip çıkma sözü verildi.
https://t.co/iBTT5Wn2ay
Türklerin çoğunluğu devletin ne dediğine bakıyor. Bu güne kadar Kürtlere karşı yürütülen savaş halini Türklerin büyük çoğunluğunu ikna ederek mi yürüttü. Bir de Türkleri ikna etme sorumluluğu devletin ve iktidarıdır. Bence ikna olmayacaklar yıllardır bu boruyu öttürenlerdir.
🔴 Öcalan hukuken Barış Koordinatörü olabilir mi?
📌 Bana öyle geliyor ki böyle bir barış sürecinde Kürtler tarafında ana muhatap Öcalan olacaksa, bu girişim baştan ölü doğuyor gibi. Kürtlerin çoğunluğunun bunu istediği açık. Ama bu ülkede azıcık sosyoloji ve reel politika biliyorsanız, Türklerin ezici çoğunluğunun Öcalan üzerinden zorlanacak böyle bir barış girişimini kabullenmeyeceğini de farkedersiniz. Peki Türklerin çoğunluğunu ikna etmeden nasıl kalıcı ve gerçek bir barış yapılacak?
✍️ Prof. Dr. Ali D. Ulusoy'un yazısı...
https://t.co/ibMEZkLoai