Yapay zeka ile üretilmiş bir videodan etkilenen ve bunun gerçek oyuncularla gerçek bir atmosferde çekilmiş bir videonun yerini alabileceğine inananlar gerizekalıdır. Kimse kusura bakmasın.
Böyle bir görseli veya video çalışmasını anlamlı bulanlar benim dünyamdan benim evrenimden değiller. Kapasitesizliği ve vasatlığı bu bağlamda onaylayacak değilim. Asla gerçek olanın yerini tutmayacağından hatta yanına bile yaklaşmayacağından emin olduğumu da gönül rahatlığıyla eklemek isterim. Bundan tat alan embesillere de hiçbir lafım yok, enjoy.
Onun jestleriyle, mimikleriyle insanı hipnotize eden konuşma şekline maruz kaldığınızda ve eşsiz şivesini, vurgularını duyduğunuzda başka bir şey olurdu. Alıştığınız dilden farklı, ama hiç yabancı gelmeyen bir ses girerdi kulağınıza. Pek çok insanın kabul ve onay görmek uğruna törpülemeye çalıştığı bu sesi o hiç değiştirmemişti; aksine, kendi sesinden devasa bir dünya kurmuştu. Ve o dünyada Türkçeyi öyle keskin, öyle incelikli, öyle sarsıcı bir zekayla kullanıyordu ki, insanı hem büyülüyor hem de çaresiz bırakıyordu.
İlk karşılaştığımda, tanımadığım, bilmediğim ve hatta mümkün olmaması gereken bir dünyadan gelmiş gibi hissettirmişti bana. Belki de birinin sevilmesi için bir tuhaflık boyutu, bir inanamama hali gerekiyor. Sırrı Süreyya’da tam da bu vardı.
Gezi’den belki birkaç yıl önce onun çekimine kapılmış olabilirim. Sonra nasıl bir siyasi geçmişi olduğunu öğrenmek, yaptığı filmi ve entelektüel rotasını izlemek, Adıyaman doğumlu bir Türkmen olarak Kürt hareketine verdiği desteğin derinliğini keşfetmek bana başka bir kapı açtı. Her yerde asla kendini yabancı hissettirmemeyi başaran bir öteki olmuştu bir şekilde. Öyle bir dil becerisi ve aksan büyüsü vardı ki üstünde, en karşıt görüşlü insanla bile tam bir çatışma hali yaşamadan konuşabiliyordu. En ağır eleştiriyi ondan duyarken bile insanlar bir şekilde sevilmediklerini veya reddedildiklerini hissetmediler. En uzak düşüneni bile onu sevmemeyi başaramadı.
Gezi’de fişeklerle vurulduğunu duyunca biz de, Sırrı Abi düşkünleri ordusunun birer mensubu olarak arabaya atlayıp gittik. Zaten başka pek çok şeyin de bizi içine aldığı Gezi hareketinde, onun varlığı önemli bir çekim noktasıydı.
Son günlerde yaşadığı hastane sürecinde, birbirlerini boğazlamaya meyilli bunca farklı görüşten insanın ziyaretlerini, paylaşımlarını gördükçe nasıl bir eşsiz derviş modeliyle aynı zamanı paylaşma şansına erişmiş olduğumuzu yine anladık. Ölünce de bu anlayış iyice boğaza düğümlenen bir gerçeğe dönüştü. “Bu da mı taziye yollamış, bu da mı üzülmüş” diye şaşırdığımız ve sevindiğimiz yüzlerce, binlerce figürü buluşturan büyük bir kayıp.
Barışın mümkün olduğunu anlatmakla, bilmediğimiz — ve sanki sırrına sadece onun vakıf olduğu — yöntem ve adımlarla, birlikte yaşamanın bambaşka yolları olduğunu göstermekle geçti hayatı. Önceliğin ne olduğunu, hangi derdi önce dert etmemiz gerektiğini hepimizden daha iyi görüyordu. Bu uğurda en sevmediği, en katlanamadığı figürlerle bir araya gelmekten asla çekinmedi. Sanki bizim var olabilmek için ihtiyaç duyduğumuz kalın ve itici ego tasarımlarının hiçbir veçhesi onun üstüne oturmamıştı. Herkese hakkını helal edebilen, kimseye kin tutmayan, sizi en ince dil oyunlarıyla azarlar gibi yaparken kendi küçümsenmenize bile güldürebilen bir adamdı.
Kayıp büyük. Ama kazanç onun kaybından çok daha büyük. Böyle bir insan olma şeklinin mümkün olduğunu gösterdiği için; tüm ezalara ve cefalara rağmen inat edip kendisini bize anlatabildiği ve gösterebildiği için; hepimizi onu sevme ve onu merak etme konusunda çaresiz bıraktığı için kendisine minnettarım.
Sırrı Süreyya’yı çok özleyeceğiz.
Andrea Arnold’un Kuş’u bir filmden çok bir şiir sanki. Kafamda derleyip toplayıp yorumlar yapmaya kıyamıyorum. Tüm çağrışımları ve belirsizlikleriyle kalsın.
Ama tek bir dipnot: Barry Keoghan’ın imkansız babalığına hayran kaldım.
..net, sevilen, onay ve değer gören tek yönlü karikatür ve ürün gibi benliklere yatırım yapmıyor muyuz? Sürekli bir değersizlikle aslında bir Sueliz taşıyarak bir kağıt maskenin altından dünyadan gizlenerek yaşayıp Liz olarak yaşlanmaya bile dayanamayıp yine Sue olmak istiyoruz.
..şeyi çıkarıyor, trajedin de bu oluyor. Ömrü bunun peşinde asıl benliğini heba ediyor. Peki zaten bunu yapmıyor muyuz? Bizi biz yapan olduğumuz her şeyi, çocukluğumuzu atlatan gücümüzü var eden süper karışık ama eşsiz o Sueliz gibi karmakarışık benliğimizi yoksayarak..