Umutsen Sözcüsü Burcu Arıkan 9 yaşında oğluyla yaşadığı evden gözaltına alınmış.
ABD emperyalizmine, NATO’ya secde ederek Filistin halkının yanında olduğunu iddia eden rejim halkın durdurulmaz tepkisini bu yollarla yalıtacağını sanıyorsa yanılacak bir kez daha!
Halkımız susmaz..
Şafak vakti yapılan baskınlar ile Ankara'da üyelerimiz Av. Semra Demir ve Av. Kürşat Bafra, İstanbul'da üyemiz Av. Doğa İncesu ile birçok yurttaş gözaltına alınmıştır. Yaşananlar hukuki bir süreç değil, NATO'ya zirve öncesi dikensiz bir gül bahçesi sağlama operasyonudur.
BABAMA...
“14 yaşında düştüm yola, gurbete, köyde anne yok, baba yok ne yapacaktım? Köyden Zara'ya yürüdük" der, anlatırdı babam.
"Kulaksız Çöpçüler Koğuşu’nun orada 20 kişi bir evde kalırdık. Gündüzcüler kalkar, gececiler yatardı ama yataklar hiç boş kalmazdı. Araba falan nerede, koşarak giderdik işe… Sonra, Maksim'de bulaşıkçılık yaptım, taksicilik yaptım, sonra askere gittim" derdi.
Askerlik anıları hem babam için hem Türkiye siyasi tarihi için bir tanıklıktı. Şöyle anlatırdı: “Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i idam eden mahkeme hakiminin şoförüydüm. Komutanı bırakır kapı arasından dinlerdim duruşmaları. Gelir giderken Deniz'i izlerdim. Koç yiğitti, boylu posluydu, aslan gibiydi. Annesiyle babası gelir tel örgülerin orada otururdu, izler üzülürdüm. Bir gün yanlarına gittim gizlice, ellerini öptüm, ‘Ben hakimin şoförüyüm’ dedim. Ana, 'Hakim ne diyor evladım bizim çocuklar için?' diye sordu. Ben de, ‘Bir şey der mi bana anacığım’ dedim ve boynum bükük ayrıldım yanlarından’ der, titreyen sesiyle anlatırdı o günleri.
Askerden gelip, Beyoğlu Belediyesi'nde şoför olarak işe girmiş babam. Çöp kamyonu kullanır, sokak sokak gezermiş Beyoğlu'nda. Her gün gittiği sokaklardan birinde çöpünü aldıkları evlerden birinde bir kız görmüş, sevmiş ve böyle evlenmişler annemle...
Üç kardeştik, çocuktuk, babamız evde olmazdı çoğunlukla, sabah 5'te kalkar belediye işine gider, öğleden sonra 3’te taksiye çıkar, gece 12’de eve gelir yatardı. Yatmadan teybe bir kaset koyar; ya Papur, ya Aşık Gülabi dinler, öyle yatardı. Belki de tek keyfiydi o.
Sadece Pazar günleri görürdük babamı. Öyle yoğun çalıştı yıllarca, ekmek aslanın ağzında derdi.
Ablam, abim, ben okuyalım diye her fedakarlığı yapardı, yemez yedirir, giymez giydirir derler ya, o fedakarlıkla, 'Yeter ki okusun çocuklar' derdi. Belki de yaşamadığı çocukluğunu, görmediği mevkileri, çalışarak geçen gençliğinin, yitip giden yıllarının, ezilmişliğinin bedeli olarak çocukları, bizler, güzel yerlerde olalım, okuyalım istiyordu.
Babam; artık büyüdük, evlendik, gelinlerin, damadın oldu, 7 torunun oldu.
Oğlun, o çöp kamyonunun direksiyonunda ter döktüğün, sokaklarını arşınladığın, Beyoğlu'na başkan oldu sayende. Her işçiye baktığımda sen aklıma geldin, seni gördüm gözlerinde, evlidirler, evlerinde onlar da evlat sahibidirler, belki de geleceğin başkanlarını yetiştiriyorlar diye düşünür, sana duyduğum saygıyı, sevgiyi gösterirdim tüm işçi kardeşlerime.
Senden öğrendim ben, “Emek en yüce değerdir” demeyi.
Başkan oldum, çok çalıştım baba, şimdi yolum düştü mahpusa. Cezaevine girdiğimde dimdik ayaktaydın, arabanı kullanır, Örnektepe’ye kahveye giderdin. Ama ilk açık görüşümde tekerlekli sandalyeyle getirdiler ya seni, o an dünya başıma yıkıldı. Sen bizim dağımızdın, kaç yaşında olursak olalım, mevkimiz ne olursa olsun gölgene sığındığımız çınardın.
O an sen beni mahpus, ben seni hasta görünce ağladık, sarıldık ya gitmiyor aklımdan. Erkekler ağlamaz derler, oysa bal gibi ağlarmış işte...
Bu Babalar Günü kapını çalamayacağım, elini öpüp sarılamayacağım ama biliyorum ki yol arkadaşlarım, dostlarım, eşim ve kızlarım çalacak kapını, onlarca İnan Güney öpecek elini.
Üzülme dayan babam, elbet bu günler geçecek ve ben kapını çalıp elini öpeceğim, gölgene sığınacak, sarılacağım ve mutluluk gözyaşları dökeceğiz.
O güne kadar, özgür günlerde kucaklaşana kadar kal sağlıcakla babam. Hani bir türkü dinlerdin ya hep; "Ben yanarım yavrum sana, yavrum yanar yavrusuna" derdi; biliyorum sen bana, ben yavrularıma yanarım hücrede.
Bu Babalar Günü sen evladından, ben evlatlarımdan ayrıyım baba…
Ne sana ne bana kutlu olmayacak ama kutlayacağımız, güleceğimiz, sarılacağımız daha nice Babalar Günü’ne olan inancım tam. Ellerinden öpüyorum, elbet bugünler geçer, zulüm son bulur, yeter ki sen sağlıklı ol, var ol babam.
Sağlıcakla kal… Oğlun İnan Güney Silivri Zindanı
AİHM yoluna çıktık.
33 yıl sonunda bu adımı atarken düşündüklerim ve duygularım sorulduğunda söylediklerim:
2 Temmuz 1993’te, yaş döngüsü tanımlarına göre henüz birkaç yılı geride bırakmış bir yetişkin olarak kendi yolumu çizmeye başladığımda bana bir meteor çarptı. Otuz üç yıldır, en sıradan günde bile en beklenmedik anda yeniden yaşanan, unutulamayacak izleriyle içimde hep korlu bir köz ateş bıraktı bana o meteor.
Unutturmamanın da bir görev olduğunu bildiğim uzun başka bir yola çıkmak zorunda kaldım.
Şimdi bir yanım hep babasını özleyen o genç yetişkin kız. Bir yanım, o gün bir günde bütün ömrünü tüketmişçesine yaşlanan; hep kırgın ve kendiyle kalmış bir dermansız. Bir yanım, adalet peşinde yorgun, yılgın ama kendine de nefes bırakmadan mücadele için gücünü kamçılayan bir inat.
Sivas Katliamı’nın 33. yılındayız. Olmaz denilecek her şey oldu. İnsanlık suçu zaman aşımına uğratıldı. Şeriatçı katiller önce Cumhurbaşkanı’nın özel affına mazhar oldular. Bu ideolojik tercihle hep mağdur ve mazlum olarak anılan, ama insanları gözünü kırpmadan benzin dökerek yakan vahşiler; bizim AYM’ye yaptığımız zaman aşımı kararına itiraz başvurusunu 12 yıl bile isteye işleme almayan iktidarın güdümlü yargısı tarafından aynı merciye yaptıkları serbestlik başvurusunun ivedilikle 1 yıl içinde sonlandırılmasıyla serbest bırakıldılar. Oysa hüküm giymiş, müebbet hapis cezasına çarptırılmışlardı.
İşin en acı tarafı tüm muhalefet de kendi konjonktürel kısır gündeminden gayrı
bu konuyu konuşmadı tweet muhalefeti bile kepenk kapattı. Göstermelik kınamalar ikinci güne kalmadı.
Şimdi AİHM yoluna çıkıyoruz. Otuz üç yıl boyunca defalarca türlü gelişmeyi anlattık. Sayısız yazı yazdım. Uzunca bir zamandır kendimi yinelediğim ve hep aynı şeyi söylediğim bu tekrarı sorguluyorum. Artık sözüm kelimelerden kopuyor; kelimeler harfleniyor ve etrafımda dönüyor.
Bugün yeniden sorulduğunda, bu duygumla ifade etmek için 33 kelime seçtim:
Kor, har, yangın, vahşet, acı, keder, yanık, yara, kabuk, kan, karanlık, dip, kısır döngü, isyan, sessizlik, yalnızlık, sürgün, kül, duman, utanç, inkâr, cezasızlık, bekleyiş, özlem, ağıt, hafıza, vicdan, direniş, inat, hakikat, adalet, hesaplaşma, umut.
İZLEMEYECEĞİM!
Nereye çıkarsa çıksın, ne söylerse söylesin, isterse ağzıyla kuş tutsun kendisini asla İZLEMEYECEĞİM!
Arkadaşlarını betona gömen, yol arkadaşlarına ihanet eden, bir ülkenin değişim umuduna kast eden ve karanlık tarafa geçen bir adamın söyleyeceklerinin hiçbir hükmü yoktur!
Arınmak lazım! 👇🏾
Şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden Rojin Kabaiş’in babası Nizamettin Kabaiş ile, Adalet Bakanının duyurduğu ‘Faili Meçhul Suçları Araştırma Komisyonunun’ kurulmasından sonra dosyada bir gelişme kaydedilip kaydedilmediğini konuşmak için buluştuk.
Dün sabah saatlerinde geldiği Van’da önce baroda dosya avukatlarıyla daha sonra savcılık makamı ile görüşmeler gerçekleştiren baba Kabaiş, ‘üniversiteye de gittim, olay yerine tekrar baktım ve rektörle konuşmak istedim ama yerinde olmadığı gerekçesiyle görüştürülmedim’ dedi.
Rektörle neden görüşmek istediği sorusuna ise: “kimse sıkıştırmıyor, cevap aramıyor. Ben gidip görüşeceğim, sorular soracağım” dedi.
Röportaj yapmak için kentin en işlek meydanında bulunan bir parkta buluştuğumuz Baba Kabaiş ile buluştuğumuz yere yakın ve ilçeden gelen yolcuların oturduğu bir yolcu kahvesinde oturduk.
Röportaja geldiği gibi ayrılırken de tek başınaydı ve üniversiteye giden minibüs durağının önünden vedalaştı.
Tepkili ve üzgün bir havada gerçekleştirdiğimiz röportajda konuşan Baba Kabaiş, şöyle söyledi;👇
📌 Rojin’in şahsında yapılan sinkaflı küfürlerle yeniden tehditler aldığını söyleyen baba Kabaiş; Hem Van, hem de Diyarbakır emniyetine büyük bir görev düşüyor. Ben bu adamın yakalanmasını istiyorum. Cezası ne ise versinler.
📌 Adalet bakanı talimatıyla dosyada bir ekip görevlendirilmiş ve baz daraltması yapılabilmesi için cihaz gönderilmiş. Biz umutluyuz, inşallah çözülecek.
📌 Rojin’in kaybolduğu noktayı gösteren kamera için daha önce üniversite güvenlik amiri bana ‘bozuk’ demişti. Ama daha sonra Adalet Bakanlığına gönderdikleri bilgide ‘üniversite kameraları komple çalışıyor’ demişler.
📌 Ört basçıların başı bu güvenlik amiridir, rektörün de birinci adamıdır. Ama ben bu işin peşini bırakmayacağım.
📌 Barolar, ATK’den gelen 2 farklı erkeğe ait DNA’nın tespit edildiği zamana kadar çok iyi çalıştılar. Bu noktadan sonra durakladılar ve dosyada bir buğday tanesi kadar ilerleme olmadı.
📌 Madem vücudun kapalı olduğu yerlerde DNA var o zaman artık kimse buna intihar diyemez. Peki Barolar neden sormuyor? Yetkililer soruları cevapsız bırakıyorsa onların bir büyüğü var, şikayet etsinler.
📌 Ben buradan barolara sesleniyorum. Van Barosuna destek olsunlar, Van barosu yeterli gelmiyor. Üniversite yönetimi ile baş edemiyorlar.
📌 Tekrar ediyorum. Rektör otopsi günü, otopsi ve kamera kayıtları başlamadan odaya girdi ve Rojin’in bedenini gördü.
📌 Rojin’in bedeninde darp var, cebir var ama bunları yazmamışlar ‘ölüm morluğu’ olarak yazmışlar.
📌 Yetkililere sesleniyorum; bizim ciğerimiz yanıyor, bize yardımcı olun.
Kardeşim Aysima yüksek hızla gelen bir aracın frene dahi basmaması sonucu can verdi. 13 yaşındaki bir çocuğun ölümüne yol açan bu sürücü neden hala tutuksuz yargılanıyor? Lütfen sesimizi duyun
@adalet_bakanlik#AysimaİçinAdalet
Edirne'ye Cumhurbaşkanı Erdoğan'a sesini duyurmak için gitmek isteyen işçilerin yolu kesildi.
"Yürüyerek gideriz" diyen işçilere jandarma müdahale etti.
Bir madenci gözaltına alındı.
Uyumayın!
Bu gece yatağa başını koyduğunda uyuyamayan iki kişi daha var çünkü: Tayfun Kahraman ve kızı Vera.
Tayfun, şuan tek kişilik hücresinde ışığı kapatmış, gözleri tavanda, karanlıkta kızını düşünüyor. Kavuşamamanın verdiği yürek acısıyla.
Ya Vera…
Babasının yanında olmasının güven duygusunun yokluğunda ürkek bir serçe gibi…
Vera, henüz 3 yaşındayken babası ondan koparıldı. Şimdi 7 yaşında. Dört yıl geçti. Vera babasız büyüyor…
Biliyor musunuz, Vera babasının evdeki halini hiç hatırlamıyor. Hem de hiç. Bir çocuğun, babasını evde nasıl güldüğünü, nasıl sarıldığını, sabah kahvaltısında nasıl oturduğunu unutmasının ne demek olduğunu hiç düşündünüz mü?
Vera’nın hafızasında babasına dair kalan tek yer, ayda bir kez gittiği Silivri Cezaevi’nin soğuk görüş salonu. Babasını özgür bir insan olarak değil, demir kapıların ardında hatırlıyor.
Siz bir çocuğun uyuduğunda düşlerinin bile özgür olamamasının ne demek olduğunu bilir misiniz?
Ve Vera, artık Silivri Cezaevi’nden nefret ediyor.
7 yaşındaki bir kız çocuğu için cezaevi yolları, o zindan havası artık çok ağır geliyor. Bir çocuğun yüklenmemesi gereken kadar ağır…
Adaletsizlik, en çok bir çocuğun sessizliğinde büyüyor.
Uyumayın; Anayasa Mahkemesi kararının açıklanması ve uygulanması için Vera’nın sesi olun!