“Orada anlarsınız ki bir arada yaşamak, birbirine tahammül etmek ya da katlanmak değildir. Hoşgörü sözü bile yetersiz kalır. Çünkü hoşgören, farkında olmadan kendini yukarıya, hoşgördüğünü aşağıya koyar. Oysa gerçek bir arada yaşam eşitlerin işidir.”
@Shevaa03@OrcunDemiroz Nereye gondereceksiniz ? Avrupaya mi Amerikaya mi ?
Ne kadar kovarsaniz kovun nasil iterseniz itin. Nerde olursa olsun, bu memleketin cocuklari bu memleket
icin bu memleket adına ve bu memlekete ragmen yasamaya, uretmeye ve bu memleketin degerini bilgeye devam edecekler.
Bu yüzden bireyciliği değil, sağlıklı bireyciliği savunuyoruz.
Yalnızlığı değil; gerektiğinde tek durabilmeyi.
Bencilliği değil; altruizmi, gönüllü iyilik ve karşılıklı desteği.
İzolasyonu değil; birbirini besleyen ilişkileri.
Bireyin sağlığı kalmazsa, bireycilik de çöker.
Bu söylem biçiminin çok sıkıntılı bir noktaya ulaştığını düşünüyorum. Ailene borcun yok, dostlarına borcun yok, sevdiklerine borcun yok, topluma borcun yok. İşin acı yönü ise şurada: birçok insan bağ yoksunluğundan ötürü psikolojik ilaçlarla ayakta kalıyor, huzurevleri çocukları uğramayan ailelerle dolu. Birçok ülkede kimsesiz alzheimer hastası insanlar, çocuğundan habersiz bir şekilde evinde ölen yaşlılar var.
Bir insanın en büyük, en gerçek bağı anne babasıyla kurulur. Onlar ki sizi dünyaya getirmiş, büyütmüş, kusurları ve eksiklikleri olsa da (ki siz de mükemmel değilsiniz) size bir kimlik bahşetmişlerdir. Bu demek değildir ki kendinizi bırakıp onlar için yaşamalısınız. Ancak özerkliğinizi koruyan bir şekilde, daima onlara karşı insani bir sorumluluk bilinciyle hareket etmek gerekir.
Aşırı şiddet ve istismar hikayesi içeren aileler müstesna, her anne baba çocukları tarafından asgari sevgi, saygı ve minnet duygusunu görmeyi hak eder. Bunun adına ister borç deyin, ister sorumluluk, ister vefa. Ancak bu “asgari karşılıklılılık ilişki”sini bozan her söylem, toplumsal ilişkilerin dinamiklerini bozup sonunda size de zarar verecek bir döngü yaratıyor demektir.
21- O yüzden asıl soru hâlâ ortada duruyor: Sen gerçekten Füsun’u mu yargılıyorsun, yoksa onun asla sahip olmadığı bir özgürlük üzerinden kendini mi aklıyorsun?
1- Füsun’u yargılamaya bu kadar hevesliyseniz, önce şu soruya cevap vermek gerekir: özgürlük nedir? Ve daha önemlisi: kimin özgürlüğü?
Füsun’un seçimlerini “bireysel sorumluluk” başlığı altında okumak, klasik liberal anlatının en tanıdık refleksidir: herkes özgürdür,
Füsun ne kadar masum?
İlişkide kadının kendine ihaneti, kendi yaşam sorumluluğunu (yani büyük oranda kaderini), muktedir bellediği erkeğe delege etmektir. Bu, hem erkeği araçsallaştırmak hem de kendini bir başkasının izan ve insafına bırakmak demek (��zan: Anlayış, kavrayış / İnsaf: Vicdan ve mantığa dayalı adalet duygusu). İzan ve insaf, oldukça karmaşık ve yetişkin bireye özgü yetiler. Erkek immatür (olgunlaşmamış/çocuk kalmış) yapıdaysa (ki ülkemizde çoğunlukla böyledir), maalesef izansız ve insafsız olur ki bu, kadın için çok büyük bir risk ve hayal kırıklığı. Erkek izanlı ve insaflıysa da bu kez kadın zamanla erkeğe bağımlı olur ve muhtemelen her bağımlı gibi “kendi olamayışının” sorumlusu olarak bağımlı olduğu kişiyi görüp, ona karşı öfkeye, isyana / küskünlüğe, kine kapılır. Her iki durumda da seçimlerinin sorumluluğunu almamak kendine ihanettir. Füsun bu bağlamda herkesten önce kendine karşı masum değil.
20- Buna eleştiri diyorsunuz ama bu eleştiri değil. Bu, koşulları sistematik olarak silip yerine ahlak koyma numarası. Daha da kötüsü, bu sorumluluk talep etmeden önce özgürlük vermeyi reddeden bir aklın kendi çelişkisini erdem gibi sunmasıdır.