Şu tivitin tam ikinci seneidevriyesinde anne olacağımı öğrenmiştim.🥹 Anneliğe hiçbir zaman hazır olunamayacağının kabulüyle oğlumu kucağıma alacağım günü heyecan içinde bekliyorum. Bir de mide bulantılarım bitsin artık. 👉🏻👈🏻
"Asla anne olmayacağım." diyemiyorum ama en azından yakın gelecek için tam da bu duygular içindeyim. Değişir mi değişmez mi bilemem. O kadar büyük bir sorumluluk ki taşıyamayacağımı hissettiğimden uzak duruyorum.
Yeni bir Müslümanlık türedi. Düşman olmadan ibadetin anlamı yok gibi davranıyorlar.
Oruç tuttum laikler kudursun. Namaz kıldım kahrolsun Kemalizm. Sanki ibadet Allah'a değil de sekülerlere nispet aracı .
bu fotoğraftan da anlaşıldığı üzere ‘çalışan kadın’ terimi bir totolojidir. çalışmayan kadın diye bir şey hiçbir zaman var olmamıştır, yalnızca yaptığı iş karşılığında para alamayan kadın diye bir şey vardır.
Bu vesileyle çocuklara “annem, ablam, teyzem” demekte de bir sıkıntı yok. Buna inverted kinship addressing deniyor.
Yani ilişkiyi biyolojik gerçeklik üzerinden değil, duygusal yakınlık ve bağ üzerinden isimlendirme. Kültürün dili eğip bükerek yakınlık kurma, sevgi ve güvenlik sinyalleme hali.
Türkçede çok yaygın:
—— Düz kinship addressing (akrabalık diliyle hitap etme):
“Ne vereyim abime, ablama?” diyen garsonun abisi ablası değiliz. Ama burada “bendensin, güven bana” diyen bir sosyal sinyal var. İki yabancı arasındaki mesafeyi kısaltma çabası.
Buna karşılık müşteri de bazen “eyvallah şefim, patron, sağ ol abicim” gibi ifadelerle cevap verir. Bu da ilişkiyi eşitleme sinyalidir: “Ben senden üstün değilim.” Ama herkes yine de sınırını bilir.
—— Inverted kinship addressing (tersine çevrilmiş akrabalık dili):
Çocuğuna “hoş geldin, aç mısın annem” diyen anne ise sevgiyi büyüterek verir. Bu bir dil oyunu ve aynı zamanda güçlü bir şefkat ritüelidir.
Rol tersine çevrilir ve amaç yatıştırmak, bağ kurmak, güven vermektir. Anne aslında şunu söyler: “Ben senin annenim, ve sana bu kelimeyi söyleyerek hatırlatıyorum ki burası güvenli, ihtiyaçların karşılanacak.”
Kimsenin aklı bunlarla karışmaz, bu yozlaşma da değil, dilin insan zihni, duygu ve düşünce derinliğini, sinir sisteminin hallerini ifade edebilmesi için sanat gibi kullanılması, nefis bir zenginlik.
Bir insanın kedisi köpeği hayvanı için o benim yavrum, kızım, oğlum demesi, ben onun annesiyim - babasıyım demesi kişiyi “deli, anormal, psikolojik olarak rahatsız” yapmaz. Kişinin o canlıyla bir bağ, bir sevgi, şefkat, merhamet, bakım ilişkisi kurduğunu gösterir ve bu hitaplar bu ilişkinin sözlü ifadesidir.
İnsanlar zaten evlerine aldıkları, bakımını üstlendikleri canlılara böyle bir yakınlık duydukları için bunu yapıyorlar. Bu insanlar delüzyonda değil, bu hitapları bir başka canlıya bir bakım - sorumluluk ifadesi olarak söylüyorlar.
Biri ben köpek annesiyim deyince kendini köpek sanmıyor. Ya da biri sen benim çocuğum var deyince cevap olarak benim de köpeğim var deyince senin çocuğuna köpek demiş olmuyor. Benim de bir bağ - bakım verme ilişkisinde olduğum bir varlık var diyor. Bu senin çocuğunla ilişkini değersizleştirmiyor, çocukla köpeği bir hiyerarşiye koymuyor.
İnsanların çocuk yapacağı varsa yaparlar, köpekleri kedileri var diye çocuk yapmamazlık etmezler zaten. Yok ben zaten çocuk istemiyorum kedi köpekle mutluyum diyene de zorla hayır kedi köpekle olmaz diye çocuk yaptırmayın zaten?
Ben evdeki kedime köpeğime oğlum - kızım demesem, müdür desem ne yapacaksınız çalışma bakanlığından inceleme mi başlatacaksınız o müdür değil, müdürse nerde iş kontratı diye. İdrak seviyemizi 7 yaş üstüne çıkarmaya gayret edelim. İnsanları rahat bırakalım.
Arkadaşlar size bir sır vereyim. Yalnız takılmak için sağlam bir mentale ihtiyacınız yok. Asıl kalabalık için mentaliniz sağlam olmalı. Bunu da size kimse söylemez.
Sorun ortaokulda başlıyor zaten. Göremediğiniz nokta burası.
İlkokulda tek öğretmen, öğrenciler belirli bir düzende hareket ediyor. Veli de bir şekilde ilgi alaka gösteriyor.
Ama ortaokul dananın kuyruğunun koptuğu yer. Burada disiplin yok, sınıfta kalma yok, çocuk 5’ten giriyor okula 8’den çıkıyor. Hiçbir şey yapmasa bile. Bir metro istasyonunda bile çıkışı bulmak için daha çok çabalayabilir insan. Öyle bir yer. Orada alacağınız sert tedbirler liseyi rahatlatır.
Ve evet, liseyi zorunlu eğitimden çıkarıp eskisi gibi okul türlerine ayırmalıyız. Tüm okullar Anadolu Lisesi. Olmaz. Fen liseleri, Anadolu liseleri, düz liseler ve meslek liseleri… Fen ve Anadolu liseleri sınavla öğrenci alır. Meslek liselerinin itibarını artırırsınız, cazip hale getirirsiniz, buraları disiplinsiz kurumlar olmaktan çıkarıp tercih edilir duruma çevirirsiniz.
Düz liseler ise yine veli tercihine bırakılır. Ama sınıfta kalma, katı disiplin kurallarıyla yönetirsiniz. Zaten ortaokulda buna alışkın olan çocuk düzenini devam ettirir ama Fen veya Anadolu lisesine gidememişim, meslek lisesi mi düz Lisesi mi diyen öğrenci meslek lisesi daha iyi diyebilmeli. Böyle düşünmesini sağlayacak bir sistemden bahsediyorum. Ama kendine güvenen, ben kesinlikle yolumu böyle çizeceğim diyen bir çocuk için düz lise bir tercih olarak önünde olmalı ve yaşayacaklarını bile bile gelmeli. Ve o disiplin, çalışma koşulları içinde de yine başarılı olan olur, elenen elenir. Düz liseleri de 2+1 ya da 3+1 yaparsınız. Üniversiteyi düşünen çocuk son sınıfa devam eder. İlk 2 ya da 3 yılı tamamlayan ve ben burada eleniyorum diyen çocuk lise mezunu olur.
Üniversite sayısını da azaltmak lazım. Bir diğer tedbir budur. İşlevsiz fakülteleri kapatmak, ileriye dönük planlama yaparak kontenjan belirlemek için devletin resmi kurumları ve YÖK karşılıklı çalışır. Ortaya etkili ve sonuç veren, başarısı yüksek üniversiteler çıkar. Çoğu yüksek lise gibi zaten. Öğrencinin gözünde yollar şöyle ayrılmalı. 1. Ben yapabilirim ve üniversiteye gideceğim. 2. Bu çok zorlu bir yol. Erkenden hayata atılıp mesleki bir kariyer çizmeliyim.
Özetle yapılacaklar bunlar olmalı.
Y kuşağı %90 oranında Counter Strike oyunuyla büyüdü, ata sporu gibi bir şeydi bu nesil için. Oyun iki grubun silahli çatışmasıydı. Ama kimsenin aklına okulu basıp arkadaşlarını taramak gelmiyordu. Yani demem o ki, sosyolojik bir çöküşün suçlusu "oyunlar" olamaz.
20 yıldır öğretmenlik yapıyorum. Son birkaç yıldır, özellikle pandemi sonrası, öğrencilerle bağ kurmak gittikçe zorlaştı. Yanlış da olsa bildiğini savunma refleksi gösteren, çok kolay yalan söyleyebilen, düşünceleri savruk, sınır duygusu olmayan, utanma bilmeyen, sürekli her şeyi "deneyen", kendine çeki düzen vermekle çok da ilgilenmeyen, bunu yapıyorsa bile istediğini elde etmek için yapan, pragmatik ve hedonist bir nesille karşı karşıyayız. Parası, ünü ve gücü olan her şeyi çekici buluyorlar. Can sıkıntısı en büyük düşmanları.
Ve ortaya çıkan tüm bu semptomların birçok nedeni var elbette; bu sadece teknolojinin ve online platformların etkisiyle açıklanamaz. Ama öncelikle, birçok ailenin çocuk yetiştirme tarzı ciddi problemli. Çocukları disipline etmeyi ya tembelliklerinden ya da yanlış özgürlük tasavvurlarından dolayı pek de başaramıyorlar.
İkinci olarak, eğitim politikaları pedagojiden uzak, siyasi hesaplarla şekilleniyor. Üstelik sürekli değişkenlik gösteriyor. Bunlar elbette belli bir toplumsal gerçeklikte ortaya çıkıyor. Bu gerçeklik de sadece öğrencileri değil hepimizi şekillendiriyor. Dolayısıyla sorun çok boyutlu çok katmanlı... nasıl ülkede kadın cinayetlerinde durum münferit değilse bu trajik olaylarda da maalesef değil.
Ücretli kitap kulüpleri burada hep linçleniyordu, dolandırıcı muamelesi yapanlar bile vardı. Sonra bir platform çıktı, bu kulüpleri tek bir çatı altında topladı. Artık herkes kendi online kitap kulübünü kurabiliyor, çeşit çeşit kitaplar okunuyor, bir kahve parasına saatlerce kaliteli sohbet ediliyor. Hem kurucu hem de katılımcıların sayısı her geçen gün artıyor. Alan memnun veren memnun. Yoğunluktan katılamasam bile sık sık siteye girip kontrol ediyorum, okuyanlar, araştıranlar, kitaplar hakkında konuşanlar olarak sayımız artıyor. Linçleyenleri hiçbir zaman anlayamamıştım, şimdi kulüp kültürünün yaygınlaşması ve normalleşmesi gerçekten hoşuma gidiyor. Zaten birileri sosyal medyadan para kazanacaksa bu insanlar kazansın isterim. Yeter ki okuyalım, tartışalım, farklı fikirler görelim.
Veliler kendi cocukları dokunulmaz olsun ama sınıfta da sorun cıkmasın istiyor. Kendi cocugu her ne suç işlerse hata yaparsa ceza almasın ama cocuguna zarar verenler en büyük cezayı alsın istiyor. Sınıfta sorun oldugunda problemin ilk cocuklarda degil öğretmenin sınıfı yöntememesinden biliniyor. Veliyi okula cagırdıgımızda dünyanın en mesgul insanı oluyor ama biz bir aramasına bakmayınca cimere şikayet ediyor. Çocugu ders çalışmıyor ama "öğretmen ödev vermiyor ki" oluyor. Sınavda düsük alıyor "öğretmen kagıdı düzgün okumamıs, benim çocuğuma takmıs" oluyor. Veli idareye şikayete geliyor "hocam idare ediver" oluyor. Biz uzun zamandır bunları haykırmaya calısırken öğretmenin yaz tatili oldugu icin kimsenin umrunda olmuyor.