@cuneytozdemir Ulan alt tarafı sikindirik bi takıma bir gol atmışsın. Kupadan elenmişsin, gören de kupayı aldık sanır. Yapmacık yapmacık hareketler.. Doğru söylüyor @zagortenay
KIBRIS, GİRİT OLMASIN!
1.5 asırdır Kıbrıs Türklerinin en büyük korkusu, Kıbrıs'ın da, Girit gibi Yunanistan'ın eline geçmesidir.
1900'lerin başından itibaren KIBRIS GİRİT OLMASIN başlıklı yazılan yazılar Kıbrıs Türk basınında yayınlanmaya başladı. Ben de çok yazdım.
Girit'te, o zamanki Avrupa Devletler Konseyi (üyeleri Rusya, Prusya, Almanya ve İtalya) Türklerin can güvenliğinin garantörü olmuştu. Türk halkının burnu kanamayacaktı, Girit Osmanlı toprağı olarak kalacaktı. Osmanlı, bu AVRUPA garantisine güvenerek 1897'de Dömeke Meydan Savaşı'nda Yunan ordusunu yenerek vardığı Atina kapısından geri çekildi. Ne ki savaşlarda Osmanlı'nın yara almasını fırsat bilen Girit Rumları, 1908'de ENOSİS ( İLHAK) ilan ederek Yunanistan'a bağlandığını duyurdu. Saldırılar nedeniyle on bine düşen Türk nüfusunun sekiz binini bir gecede katlettiler. Garantör Avrupa Devletler Konseyi ise seyrettiler. Güvendiği Avrupa Devletleri Osmanlı'yı sırtından hançerledi. Sonuçta Osmanlı, 1911-1912 Balkan Savaşı'nı kaybedince, 1913'de imzalanan Londra Anlaşması ile Girit'in Yunanistan'a ilhakını kabul etti.
Girit'in kaybedilmesi, Kıbrıs Türklerinde GİRİT TRAVMASI yarattı.
Aynı günlerde Kıbrıs'ta da aynı ENOSİS sloganı ile Türklere saldırılar başladı. Türkler 1911'de Lefkoşa, Lefke ve Peristerona'da yaptığı 3 mitingle saldırıları protesto etti, ENOSİSİ reddeden kararlar aldı. Temel slogan KIBRIS GİRİT OLMASIN idi.
115 yıl geçti, "KIBRIS GİRİT OLMASIN!" mücadelesi hala sürüyor.
KIBRIS'ın yeni bir GİRİT OLMAMASININ güvencesi NATO, AB, ABD değil, Anavatan Türkiye'dir. Türk ordusunun adadaki varlığıdır.Türkiye'nin garantörlüğüdür.
O nedenle şimdi BM, AB, ABD tarafından gündeme getirilen " Kıbrıs NATO'ya girsin, Türklerin garantörü NATO olsun, Türk askeri çekilsin, Türkiye'nin garantörlüğü bitsin " şeklindeki BM, AB, NATO, Yunanistan, ABD, İngiliz önerileri kabul edilemez !
Türkiye'nin tek yanlı müdahale hakkını içeren ETKİN ve FİİLİ GARANTÖRLÜĞÜNDEN TAVİZ VERİLEMEZ.
NATO toplantısı ve Erdoğan- Trump görüşmesi öncesinde söylemiş olayım!
Tarih, ders almak içindir. Ders almayanlar yeniden yaşar!
NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’ye yönelik emrivakiler peş peşe geliyor. Önce Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun eylül ayında açılacağı haberi Yunan basınında yer aldı. Günlerce tartışıldı, büyük yankı uyandırdı ancak Ankara’dan tatmin edici bir açıklama gelmedi.
Şimdi ise Kıbrıs’ta yeni bir çözüm süreci hazırlığının işaretlerini yine Rum basınından öğreniyoruz. Güney Kıbrıs’ta yayımlanan Politis gazetesinde yer alan haberlere göre BM Genel Sekreteri Guterres ve temsilcisi Holguin, 2017 Crans Montana sonrasında üçüncü kez adayı federasyon eksenine sürükleyecek yeni bir formül üzerinde çalışıyor.
Asıl dikkat çekici olan ise zamanlamadır. ABD, İsrail, Yunanistan ve GKRY son yıllarda Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine askeri, diplomatik ve enerji merkezli girişimlerini kesintisiz sürdürürken, tam da böyle bir dönemde yeni bir 5+1 formülünün gündeme gelmesi tesadüfle açıklanamaz. Daha da önemlisi, eğer doğruysa, Ankara’nın bu girişime kapalı olmadığı yönündeki haberlerin yine Rum ve Yunan medyasında yer almasıdır.
Ne yazık ki son dönemde Türkiye’yi ilgilendiren birçok kritik gelişmeyi kendi devlet kurumlarımızdan değil, Atina ve Lefkoşa basınından öğrenir hâle geldik. (2017 Crans Montana zirvesinde Ankara'nın adadan asker çekmeyi kabul ettiğini de Rum basınından öğrenmiştik.)
28 Şubat 2026’da başlayan İran-İsrail-ABD savaşında yaşananlardan ders almayanlar, 2004 Annan Planı ve 2017 Crans Montana süreçlerinde yapılan hataları tekrarlamaya çalışanlar, kısa vadeli çıkarlar uğruna geleceğimizi karanlığa gömmek isteyenlerdir. Bunun adı diplomasi veya müzakere değildir.
Bu süreç, Türkiye’nin son yıllarda AB, NATO ve ABD ile ilişkilerinde izlediği politikalardan bağımsız da değerlendirilemez. Ankara, jeopolitik açıdan son derece önemli bazı konularda karşı taraftan somut ve bağlayıcı kazanımlar elde etmeden sürekli yeni beklentiler üretmektedir.
SAFE, Gümrük Birliği, vize serbestisi, üyelik perspektifi ve savunma iş birliği başlıkları sürekli gündemde tutulurken Türkiye’den yeni tavizler talep edilmektedir. Bu arada 7 Haziran 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen küstah Türkiye Raporu’nda Mavi Vatan ve KKTC’nin ağır eleştirilerle hedef tahtasına oturtulduğunu; aynı günlerde Türkiye aleyhinde Amerikan Kongresinden de Doğu Akdeniz ve Kıbrıs'ı IMEC'in (Hindistan, Oratdoğu Avrupa Ekonomik Koridoru) deniz kapısı hâline getiren ABD-Yunanistan-GKRY-İsrail ortaklığını kalıcılaştıran Türkiye'nin deniz jeopolitiğini hedef alan Eastern Mediterranean Gateway yasa tasarısının da onaylandığını hatırlatalım.
Finansal baskı altında bulunan, her geçen gün büyüyen dış borç stokunu yeni borçlarla çevirmeye çalışan ve ekonomik kırılganlık yaşayan ülkemizin, masada vermeyeceği tavizleri vermeye zorlanabildiğine dair örnekler tarihimizde mevcuttur.
Rum basınına yansıyan bilgiler doğruysa masadaki teklif son derece tehlikelidir. Maraş, Güzelyurt ve Mesarya’nın bir bölümünün verilmesi, Türk askerinin zaman içinde çekilmesi, etkin ve fiilî garantörlüğün aşındırılması, adanın NATO şemsiyesi altında yeniden yapılandırılması ve Türkiye’nin limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açması gibi başlıklar konuşulmaktadır. Buna karşılık siyasi eşitlik, etkin katılım, ortak devlet, doğrudan ticaret ve benzeri vaatler sunulmaktadır.
40 köyün, bir ilçenin ve üç belediyenin Rumlara verilerek en az 100 bin insanımızın yurdundan edilmesine, KKTC topraklarının beşte birinin ve daha da önemlisi sulu tarım yapılan en verimli arazilerin, ayrıca yer altı su kaynaklarının büyük bölümünün Rum yönetimine bırakılmasına kim evet diyebilir?
Daha da önemlisi mesele yalnızca KKTC’nin kendisi değildir. Türkiye’nin deniz jeopolitiğinin ileri kalesi KKTC’dir. Doğu Akdeniz Mavi Vatan’ın amiral gemisi ise onun amiral karargâhı da KKTC’dir. Adadaki varlığımız, donanmamızın yarattığı caydırıcılığa eşdeğer stratejik bir caydırıcılık üretmektedir. KKTC’nin bağımsız varlığına halel getirecek, adadaki Türk askerinin geri çekilmesine yol açacak girişimler müzakere konusu değil, gündem konusu dahi olmamalıdır. KKTC’nin yalnızca Türkiye tarafından tanınması, bu tür süreçleri savunanların gerekçesi olamaz. Zira bunun anlamı, Anadolu’nun güneyden çevrelenmesine kendi irademizle onay vermektir.
KKTC yalnızca bir ada parçası değil, Türk dünyasının tek ada devleti, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ileri karakolu, güvenlik kuşağı ve stratejik derinliğidir. Kuzey Kıbrıs olmadan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kalıcı jeopolitik üstünlük kurması, deniz yetki alanlarını koruması, Kızıldeniz ve ötesine güç aktarımı yapması ve Mavi Vatan doktrinini sürdürülebilir kılması mümkün değildir.
KKTC’nin bağımsız egemen varlığı ve adadaki Türk askeri mevcudiyeti, Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarımızın korunmasının yanı sıra bölgedeki ticaret yollarının güvenliği ve Anadolu’nun güneyden savunulması açısından da kritik önemdedir.
KKTC, Türkiye için yalnızca bir dış politika konusu değil, doğrudan ulusal güvenlik, deniz jeopolitiği ve stratejik derinlik önceliğidir.
Bu nedenle bir yandan Mavi Vatan tatbikatları ve Mavi Vatan Teknofest gösterileri yapıp diğer yandan Mavi Vatan’ın merkezindeki en kritik jeopolitik mevziyi yeniden müzakere masasına koymak ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Annan Planı sürecinde de, 2017 Crans Montana görüşmelerinde de benzer tablolar yaşandı. Eğer bugün Rum basınında çıkan haberler doğruysa, üçüncü kez aynı tezgâha dönülmek istenmesi anlaşılır değildir.
Üstelik hem Türkiye hem de KKTC son yıllarda egemen eşitlik ve iki devletli çözüm konusunda son derece net açıklamalar yapmışken, federasyon eksenli yeni formüllerin yeniden gündeme taşınması ayrıca sorgulanmalıdır.
KKTC, Mavi Vatan’ın ayrılmaz bir parçasıdır. KKTC’nin zayıflatıldığı veya tasfiye edildiği bir senaryoda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik konumunu koruması da mümkün olmayacaktır. Tekrar hatırlatalım, Beşparmak Dağları’ndan KKTC ve Türk bayrakları indiğinde Ankara’da kimse rahat uyuyamaz.
NATO’nun yaklaşan 7-8 Temmuz Ankara zirvesinde Trump’ın hükümetimize yönelteceği iltifat bombardımanlarının karşılığında tani taviz taleplerine karşı da şimdiden hazırlıklı olmak durumundayız.
Bu notumuzu merhum Rauf Denktaş'ın sözleri ile tamamlayalım.
TÜRKİYEM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? ÖZGÜRLÜK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? BAĞIMSIZLIK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? DEVLETİM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ?
KILIÇDAROĞLU'NUN YANILGISI...
"Hangi birinden sözediyorsun?" diyeceksiniz.
Pek çok var da, beni özellikle bu akşamki şu sözleri rahatsız etti.
"Neden CHP Genel Başkanı yazmıyorsunuz ekrana?" diye soruyor.
"Mahkeme kararıyla geldim" diyor..
Tam da bunun için Kemal Bey... Tam da bunun için "CHP Genel Başkanı" değilsiniz.
CHP'nin genel başkanını kurultayda delegeler seçer. Mahkeme heyetleri değil. Kendiniz itiraf ediyorsunuz işte "Mahkeme kararıyla geldim" diyerek.
Çok yazık. Çok.
Asgari ücretle nöbet tuttan adam sabaha karşı evine geldi, uyumadan sizi izledi.
Üniversite sınavına girecek çocuk 2 saat erken uyandı, sizi izledi.
Milyonlar erkenden kalktı, sizi izledi, size dua etti.
“Tweet atıyorlar, korkuyoruz” diye naz yaptığınız, trip attığınız milyonlar, sizin 1 golünüz için saç baş yoldu.
Gönlünüz eğlensin diye ananız, babanız, halanız, teyzeniz, yakın arkadaşınız kampa getirildi, yemekler yenildi.
Keyfiniz iyi olsun diye TFF başkanı dahil herkes millete racon kesti, sizi savundu.
Altın jenerasyon, en iyi kadro diye şişirilen balonlar. Sizin topunuz, 2002 Dünya Kupası’na tarih yazanların kramponlarının ayakkabı bağcığı olamaz!
Milyon dolarlık reziller.
Evine ekmek götürmek için 15 saat çalışan emekçinin, 3 kuruş zam için hak arayan emeklinin, ucuz peynir için market market gezen vatandaşın hakkı, parası, pulu, vergisi sizlere zehir zıkkım olsun!
Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi arzu ettikleri desteği bulamayınca, öfke patlaması yaşıyor!
Halk Tv'ye, Özgür Özel'e, Ekrem İmamoğlu'na ve onlardan olmayan herkese saldırıyorlar...
Etkisiz eleman durumuna düştüler...
Rezil oldular, ne yapacaklarını şaşırdılar!
Müstehak size!