-Hiç bitmeyecek mi senin bu okuman?
+Bitmeyecek.
-Hiç mi?
+Hiç.
-Niyetin katip olmak mı yani?
+Hayır.
-Ya?
+İnsan olmak .
(Orhan Kemal)
Dünya Kitapseverler Günümüz kutlu olsun.
14 yıl boyunca Atatürk'ün aşçılığını yapan Mehmet Usta anlatıyor:
- Hatıralarımı soruyorsunuz. Anlatayım size...
- Onda kibir, azamet falan yoktu.
- Devrimler sırasında 36 saat masa başında kaldığını biliyorum. Biz mutfakta çeşit çeşit yemekler hazırlardık. "Bunları yemeyeceğim" diyordu. "Bana bir dilim ekmek verin. Yanında da ayran getirin. Şimdilik bunlar kâfi. Diğer yemekleri yemeyi henüz hak etmedim" derdi.
- Yemeğe çok düşkün değildi. Öğlen ve akşam mutlaka çorba yerdi. Yemek listesini ekseriyetle ben hazırlardım. Bazen canının istediği şeyleri söylerdi.
- Bir gece geç vakit yaveri mutfağa geldi. Paşamız aşure istiyor, dedi. Nasıl olur, gece yarısı aşure pişmez, dedim. Yaver, paşamızın yanına döndü. "Mehmet usta buraya gelsin" demiş. Kalktım gittim. "Ben aşure istiyorum Mehmet usta" dedi. "Paşam emredersiniz ama aşure bu ha deyince pişmez, zaman ister hazırlaması" dedim. "Ben yapılıncaya kadar beklerim" dedi ve bir pazarlığa giriştik. Ben, "Hiç olmazsa 1,5 saat müsaade buyurun" dedim. "Hayır, olmaz" dedi. 45 dakikada mutabık kaldık.
- Köşkte olsun, trende olsun, vapurda olsun daima ihtiyatlı davranırdık. Bir yere gittiğimiz zaman oranın yemeğini yemesi icap ederse ben gider her şeyi kontrol ederdim.
- Yemeği önce ben tadardım. Ödüm kopardı içine bir şey atarlar diye. Yemeğin başından bir dakika ayrılmazdım. Tencerenin kapağını kimseye açtırmazdım. Aylığım 200 lira idi. Benim için para mevzubahis değildi. Atatürk’e hizmet etme şerefine nail olmuşum parayı kim düşünür.
- 200 lira yetmezse "Benim param bitti paşam derdim." Hemen bir pusula yazar 500 lira hediye ederdi.
- Atatürk çok alçak gönüllü idi. Mutfağın telefonu çalardı. Telefonu açardım ve onun kimsin diye sesini duyardım. Mehmet Usta derdi, "Ben acıktım." "Peki paşam" der telefonu kapatırdım. Biraz sonrada mutfağa gelirdi. "Mehmet usta çok acıktım bana şuracıkta bir şeyler hazırlayıver" derdi bir çocuk gibi. Yemeğini yerken bazen bizi imtihan ederdi. Biz şaşırınca sorduğu sorunun cevabını kendisi verirdi.
- Yemeğini yedikten sonra "Eh bakalım Mehmet Usta bir kahve yap birde sigarandan ver" derdi. Sigara ve kahvesini içer, "Sağ ol Mehmet Usta, iyice doydum, Allahaısmarladık" der, giderdi.
- Atatürk seyahatine beni almadan çıkmazdı. Ben "Hazırız" dedikten sonra yola çıkardık.
- Bir vaka anlatayım. Balkan Antantı'nın imzalandığı sıralardı. Soğuk bir gece Kırşehir’e hareket ettik. Yolda kar fırtınasına tutulduk. O kadar çok zorluk çekiyorduk ki zaman zaman otomobilimizi kardan mandalar kurtarıyordu. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Atatürk bir ara otomobilinden indi ve yanıma geldi. "Aşçıbaşı, ben acıktım bana yemek ver" dedi. Yanımda söğüş bir şeyler vardı. Hepsini saydım. "Kuru fasulye ile pilav isterim" dedi.
- En düşkün olduğu yemek kuru fasulye ve pilavdı. "Paşam kuru fasulye yapmadım" diye cevap verince "Öyleyse hemen pişir" dedi. Paşam, dedim, "Yanımda yok hem burada pişirmek çok zor olacak." Durdu, yüzüme baktı. "Doğru aşçıbaşı. Hakkın var. Canım isteyiverdi işte. Aldırma. Yarın yaparsın" diye birde beni teselli etti.
- Atatürk katiyen yemek ısmarlamazdı. Yalnız bazen yapacağım yemekleri sayarken, "Usta peki ne kadar zamanda yapacaksın" diye sorar bende bir iki saat deyince pazarlık ederdi. Asgari müddeti söylediğimde de "Nasılmış Mehmet Usta ya" diye adeta çocuk gibi sevinirdi.
- Çok alçak gönüllü idi. Bir gün öğlen saat 2 olmuştu ve paşa hala ��ğlen yemeğine gelmemişti. Biraz sonra mutfağa geldi "Mehmet Usta, ben yol yapan amelelerle beraber yemek yedim adamların soğanlarını bitirdim sen onlara bir şeyler hazırla da götür" dedi. "Paşam siz doymamışsınızdır, size de bir şeyler hazırlayayım" dedim. "Amma da yaptın Mehmet Usta. Soğan, ekmek, zeytinden daha iyi yemek olur mu" diye cevap verdi. Atatürk bilhassa Türk yemeklerini çok severdi. "Bizim en kötü şeyimiz onların en iyisinden daha iyidir" derdi.
Cepheden cepheye koştu, Osmanlı ordusunun en genç generali oldu. Her yola çıkışında annesini düşünür, maaşının tamamını ona bırakırdı.
Ülke işgal edildi. Gözünü bile kırpmadan mücadeleye atıldı.
Erzurum Kongresi’nden önce askerlikten istifa etti, üniformasını çıkardı, validen ödünç alınan bir takımla idare etti. Erzurum’dan Sivas’a geçerken “yolu eşkıyalar tutmuş” denildi. Tenteleri yırtılmış, hurdaya dönmüş üç otomobille gözünü bile kırpmadan üzerlerine yürüdü.
Sivas’tan Ankara’ya giderken 1000 lira kredi çekildi, 10 teneke ödünç benzin alındı ve paraları ancak yettiği için “yirmi yumurta, bir okka peynir ve on ekmek” yol azığı alabildiler. Patlayan lastiklere ot ve paçavra doldurup devam ettiler.
Ankara’nın soğuk kışında fotoğraflarında hep gördüğümüz açık renkli, belden kemerli tek paltoyla idare etti. Eskidikçe onarılan siyah çizmeler giyiyordu. Hakkında idam kararı ve her an baskına uğrama riski vardı. Elbisesini çıkarmadan uyuyor, yastığın altında tabancasını eksik etmiyordu.
Türk milletini bir ideal etrafında birleştirdi, istiklal ateşini ateşledi. Köy köy mahalle mahalle dolaştı, subaylarla, esnaflarla, din adamlarıyla, memurlarla, kadınlarla, çocuklara konuştu tek tek anlattı. Basını, telgraf tellerini kullandı. Cemiyetler, milli direniş birlikleri, ordu kuruldu ve sonuçta kağnı ile kamyonu yendi!
Sakarya’da attan düştü kaburga kemiğini kırıldı, doktorların “hayati risk var” demesine rağmen, ‘orduyu başsız bırakamam’ diyerek bir trenden sökülen koltuk üzerinde savaşı yönetti.
Büyük Taarruz’da öyle bir savaş planı yaptı ki, koskoca Yunan ordusunun büyük bir bölümünü ve başkomutanını eseri aldı. Zaferden o kadar emindi ki taarruzdan bir gece önce ve savaş devam ederken Reşat Nuri Güntekin’in ünlü Çalıkuşu romanını okudu.
Ermenilerin, Rumların insanlarımızı katlettiği kutsal vatan topraklarında bayrağımız tekrar dalgalandı, ezan tekrar yankılandı, bağımsızlık bir ekmek gibi su gibi geldi.
Şimdi bu cennet vatanda yaşıyorsak, O’nun, silah arkadaşlarının ve bu mücadeleye canını koyan fedakâr Türk milleti sayesindedir.
Sonsuz, sevgi, saygı, vefa minnetle… Atatürk’ün Ruhu şad, vatan ilelebet payidar olsun…
“Dıştan gelen buyrukların değil, yalnızca içten gelen sesin dediğini yapmak, iyi olan bu, yapılması zorunlu olan buydu, başka şey değil.”
- Siddhartha / Hermann Hesse
Gurur tablosu.. Kadın öğrencilerin sayısının erkeklere oranla daha az olduğunu düşünürsek, tarihte ilk kez harp okullarında aynı dönemde birinci olan teğmenlerimiz Ebru Eroğlu, Şeyda Yıldırım ve İkra Kuyumcu’nun başarılarının büyüklüğü daha iyi anlaşılacaktır. Yürekten kutlarım..
Bu topraklardaki çocukların, anne ve babalarına her kavuşmalarında, Kara Ali Çavuş ve oğlu Mehmet gibi nice kahramanımızın fedakarlığı var.
30 Ağustos Zafer Bayramı’mız kutlu olsun!..
26 Ağustos…
Yıllardan 1071, tarihlerden 26 Ağustos, günlerden cumaydı. Genç komutan, Alp Arslan, kartal bakışları ile Malazgirt Ovası’ndaki 200.000 kişilik dev Bizans ordusunu izliyordu. İçinde ne şüphe ne korku vardı. Atının kuyruğunu bağladı ve üzerinde "Şehit olursam beni bununla gömün!" dediği beyaz elbisesi ile ordusuna o meşhur konuşmayı yaptı: “Galip olursak istediğimiz sonuç gerçekleşecektir. Aksi takdirde şehit olarak cennete gideriz. Beni izlemek isteyenler gelsinler. İstemeyenler ise serbestçe dönebilirler. Bugün, burada, ne emreden bir sultan ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben de sizlerden biri olarak, sizinle savaşacağım.” Bu konuşmasının ardından bozkırın 50.000 profesyonel savaşçısı düşman ordusuna fırtına gibi saldırdı. Hilal taktiği ile önce Bizans ordusunu merkeze çekti sonra hilalin uçlarını kapatıp Bizans ordusunu darmadağın edip Anadolu’nun kapısının anahtarlarını fırlatıp attı!
Bu savaştan tam 851 yıl sonra aynı gün 1874 metrede, Kocatepe’de başka bir genç komutan, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, taarruz emrini vermek için sisin dağılmasını bekliyordu. Zaferden bir an bile şüphe etmiyordu. Saat tam 05.30’da tepelerde yankılanan emrini verdi: “Ateeeeş!” 327 Türk topu gümbürdemeye başladı. Türk topçusunun “ölüm püskürten” baraj ateşi 20 dakika sürdü. Toplar sustu. Ardından alevlerin ve dumanların arasından “bir film karesi” gibi Türk askerleri “Allah! Allah!” nidalarıyla çıktı. Mehmetçik; tel örgüleri kesmeye bile gerek görmeden, Yunanlarca “çok güçlü”, “asla aşılamaz” olduğu vurgulanan, İngiliz kurmayının raporlarında “Eğer Türkler bu siperleri dört beş ayda işgal ederlerse bir günde aldıklarını iddia edebilirler.” dediği; Türk halkı çalıştırılarak açılan, kat kat demir ve tel örgülerle güçlendirilmiş, hatta mayınlarla desteklenmiş, derinliği yer yer yirmi metreye ulaşan siperlerine girdiler. Ölüm kusan Yunan makineli tüfeklerinin üzerine bir gül bahçesine girer gibi çıplak ayaklarla -taşlık arazide çarıkları parçalandığı için- daldı. “Asla aşılamaz” denilen düşman hatları iki günde aşıldı. Silahları elinden alınmış bir millet küllerinden doğdu, dirildi, düşmanın üzerine sel gibi akmaya başladı. 26 Ağustos’ta başlayan taarruz amansız takiple Türk ordusunun 9 Eylül’de İzmir’e girmesiyle son buldu. 18 Eylül’de Batı Anadolu’da tek bir Yunan askeri bile kalmadı!
Alp Arslan bu toprakları vatan yapmıştı, Mustafa Kemal Paşa o vatanın elimizde kalmasını sağladı. Türk ordusunun eşsiz iki komutanına sonsuz saygıyla. Ruhları şad olsun…