"Umut kötülüklerin en kötüsüdür; çünkü insanın eziyetini uzatır.” der Nietzsche. Böylece Nietzsche, Pandora'nın kutusu mitini tersine çevirir. Zeus insanların bütün kötülüklere rağmen yaşamaya devam etmesini ister ve bu yüzden onlara umut verir. İnsan da umudu en büyük iyilik sanır. Oysa Nietzsche'ye göre umut, insanın acısını sona erdirmediği halde acının biteceği beklentisiyle insanı yaşamaya devam ettiren şeydir. Tam da paylaştığın yerle uyumlu.
Maslow'un piramidini eleştirirken aslında başka bir ikilik kurulmuş oluyor: Ruh ve Beden.
Burada insanın iki ayrı ihtiyaç alanına sahip olduğu varsayılıyor, bedensel ihtiyaçlar ve ruhsal ihtiyaçlar. Sonra bunlar arasında da bir değer hiyerarşisi kuruluyor: bedenin ihtiyaçlarının peşinden koşan modern insan, “ruhunun ihtiyaçlarını” ihmal ediyor.
Sorun, Maslow'un piramidinin ters çevrilmesi değil, insanın beden ve ruh olarak iki ayrı ihtiyaç sistemine bölünmesi. İnsan bedeniyle hayatta kalırken dünyasını anlamlandıran ve dünyayı anlamlandırırken de bedenini dönüştüren bir varlıktır. Bunlar arasında aslında sandığınız kadar uçurum yok.
İnsan gerçekten önce “hayatta kalma”yı, sonra “anlam”ı mı yaşar? yoksa insanın hayatta kalması başından itibaren anlamlandırılmış bir hayatın içinde mi gerçekleşir?
Dolayısıyla anlam, bedensel hayatın üzerine sonradan eklenen bir “ruhsal katman” olmak zorunda değil gibi geliyor bana.
Düşünme biçimimin doğurduğu diyalektik paradoksun farkındayım; ancak fenomenlerin numenlerden sandığımız kadar uzak bir mesafede olduğunu düşünmüyorum.
İnsan ihtiyaçlarını bir merdiven gibi düşünmek yerine, birbirini eşzamanlı olarak besleyen ve dönüştüren bir ağ olarak düşünmek daha isabetli geliyor bana. Maslow'u biraz fazla hızlı ters çevirmişiz sanki. 🙂
Burada asıl soru şu: Nereden biliyoruz ki insanın fizyolojik, güvenlik, aidiyet veya anlam ihtiyacı aynı anda ortaya çıkamaz?
Açken şiir söylemek, güvende değilken sanat üretmek, anlam aramak; “anlam ihtiyacı fizyolojik ihtiyaçtan daha temeldir” demek zorunda değil. Belki de mesele ihtiyaçların bir hiyerarşi oluşturmaması.
Üstelik son cümlelerdeki “bazen açken şiir söyler” ifadesi de aslında bunu gösteriyor. Piramidi ters çevirmekten çok, piramit fikrinin kendisini sorgulamak gerekiyor.
İnsan belki önce karnını doyurup sonra anlam arayan bir varlık değildir, hayatta kalırken aynı zamanda hayatta olduğu dünyaya anlam veren bir varlıktır...
İnsan ihtiyaçlarını bir merdiven gibi düşünmek yerine, birbirini eşzamanlı olarak besleyen ve dönüştüren bir ağ olarak düşünmek daha isabetli geliyor bana. Maslow'u biraz fazla hızlı ters çevirmişiz sanki. 🙂
Burada asıl soru şu: Nereden biliyoruz ki insanın fizyolojik, güvenlik, aidiyet veya anlam ihtiyacı aynı anda ortaya çıkamaz?
Açken şiir söylemek, güvende değilken sanat üretmek, anlam aramak; “anlam ihtiyacı fizyolojik ihtiyaçtan daha temeldir” demek zorunda değil. Belki de mesele ihtiyaçların bir hiyerarşi oluşturmaması.
Üstelik son cümlelerdeki “bazen açken şiir söyler” ifadesi de aslında bunu gösteriyor. Piramidi ters çevirmekten çok, piramit fikrinin kendisini sorgulamak gerekiyor.
İnsan belki önce karnını doyurup sonra anlam arayan bir varlık değildir, hayatta kalırken aynı zamanda hayatta olduğu dünyaya anlam veren bir varlıktır...
Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidine takla attıran bir gelişme daha.
Onun teorisine göre insan için ihtiyaç gidermede bir öncelik sıralaması var:
fizyolojik ihtiyaçlar → güvenlik → aidiyet → saygınlık → kendini gerçekleştirme.
Oysa çanak çömleksiz Neolitik toplumlarda yaklaşık 11 bin yıl önce insanlar, yalnızca barınmak ve beslenmekle meşgul olması beklenen bir dönemde, tepesinde bir çatı yokken, bir sonraki öğünde ne yiyeceğini bilmezken son derece zahmetli anıtsal yapılar inşa etmiş, taşları kilometrelerce taşımış, heykeller yapmış, dinî ritüeller gerçekleştirmiş.
Bu durum, “önce karnımızı doyuralım, sonra sanat yaparız” şeklindeki katı sıralamaya pek uymuyor. Kendini, duygularını sanatla ifade etmek, bir lüksten ziyade hayatta kalmaya yönelik temel bir ihtiyaca benziyor. Çünkü sağlıklı bir insanın en temel ihtiyacı “hayatta kalmak” değil, hayatta olmaya bir anlam vermek.
İnsan bazen güvende olmadan da sanat üretir. Bazen açken şiir söyler.
Bazen savaşın ortasında müzik yapar.
En fenası bugün insan, temel ihtiyaçlar ile üretilmiş ihtiyaçlarını ayırt etmekte zorlanırken, bedenin ihtiyaçlarının peşinde geçiriyor ömrünü. Çoğu temel ihtiyaç değil üretilmiş... Ruhunun ihtiyaçlarını düşünmeye enerjisi kalmıyor. Ruhların çoğu aç, sefil...
Leoparın üstünde seyahata gelirsek, benim geçmişe dönük hayalim☺️
Sanat, gerçekliğin anlamını kopyalayan veya gösteren bir şey değildir, söylemsel düşünce gerçekliği bilinebilir kıldığı gibi sanat da onu güzel kılar.
Sanat gerçekliği yeniden üretmez; gerçekliği ifade eden bir dünya haline gelir. Klee'nin ünlü ifadesi ile "Sanat görünür olanı yeniden üretmez daha ziyade görünür kılar." Bir sanatçı ahşap oymayı öğrendiğinde "şeyleri" yeniden yeni bir açıyla görebilmeyi öğrenir.
Zihinde belirli bir değişiklik üretilir; yeni bir algı uyandırılır, yeni ilgi kazanılır. [Sanatçı] daha önce kör olduğu şeyleri görür ve daha önce duyarsız olduğu şeylerden zevk alır.
Sanat, nihayetinde ahlaki olan bir eğitimle ilgilidir. Hayatın değeri duygusunu yoğunlaştırmaya hizmet eder. Felsefe de benzer bir perspektiften iş görür; felsefe bir şeyi başka bir şekilde görmek başka bir şekilde de düşünülebilir mi sorusunu sordurarak sanatla aynı çerçeveden hayata bakmayı öğretir. Mutlak gerçeklik sadece bir varsayımdır.
Hissedilen gerçeklik, söylemsel düşünce ve mutlak, aynı gerçekliğin kopuk modları değildir. Aksine, birleşik bir düşünme sürecinin anlarıdır. Hissedilen gerçeklik, onun hakkında söylenenden daha fazladır.
Bence bugün Hristiyanlığın yeniden geniş kitlelere hitap etmesinin yolu, onun en kadim ve güçlü iddiasını yeniden görünür kılmaktan geçebilir: Sevgi. “Tanrı sevgidir” ve insanın da sevgiyle yaşaması gerektiği fikri, hayatın anlamsızlığı ve varoluşun ızdırabı karşısında hâlâ güçlü bir cevap taşıyor. Günümüzde insanın en derin ihtiyacı, kendisini koşulsuzca seven bir sevginin gerçekten var olduğunu hissedebilmektir.
“Pascal bir dahidir fakat nasıl olur da böyle bir deha Hristiyanlık gibi bir saçma inancı benimser” denilir.
Descartes için aslında Hristiyan değildi de Kiliseden dolayı öyleymiş gibi davrandı derler..
Benzer şeyi günümüzde Plantinga, Swinburne.. ve şimdi en son Schmid için diyorlar.
Acaba bir dursanız ve Hristiyanlığın düşündüğünüz kadar “saçma” olmadığı ihtimalini düşünmeye mi başlasanız..?
Bana kalırsa burada “imanın ilk coşkusu” kadar, hatta ondan önce, Arap kültürü ile İslam inancının birbirine karıştırılması söz konusu. İman etmek başka, o imanı belirli bir kültürel formu taklit ederek yaşamak başka. Bir süre sonra Müslüman olmanın Araplaşmak anlamına gelmediğini anlamaları bu değişimin temel sebebi sanki.
Yusuf İslam da iman ettikten sonra radikal bir şekilde müziklerinde yalnızca def kullanıp cübbe, şalvar giymişti. İmanın ilk coşkusu ile yapılan hareketler böyle oluyor sanırım. Şahsi kanaatim bulundukları zeminde imanlarını korumaları daha hayırlıdır. ++
“En çok merhamete ihtiyaç duyanlar, çoğu zaman en az merhameti uyandırırlar.” Aphorisms/ F. H. Bradley
Çünkü insanlar değişmeyen ve çözülemeyen acı karşısında zamanla duyarsızlaşır. Bradley’nin paradoks içeren metinleri ve aforizmalarını anlamak zor olabiliyor. Bu cümlede anlayabildiğim kadarıyla, bizi acının ağırlığından koruyan psikolojik mekanizma, bazen tam da en fazla yardıma ihtiyaç duyan kişiye karşı bizi duyarsızlaştırır demek istiyor. Burada dolayısıyla Bradley'nin insanı ahlaki olarak talep edilen şey ile psikolojik olarak mümkün olan şey arasındaki gerilim içinde ele aldığını görüyoruz. Başkasının acısı karşısında ahlaki sorumluluğumuz ile psikolojik kapasitemiz aynı şey değildir.
Daha da önemlisi bu sözde Bradley'nin “yaşayan deneyim” anlayışına açılabilecek bir kapı var. Çünkü burada soyut bir “insan doğası” teorisi kurmuyor; insanın başkasının somut acısıyla karşılaşmasında yaşanan deneyimin nasıl dönüşüme uğradığını gözlemliyor.
@olivliben Hayatı en sık sorguladığım mekan mutfaktır, bir beş dakika içinde tüketilecek bir şey için saatlerce uğraşmak varoluş krizine sokacak cinsten benim için. Mümkün dünyaların en iyisi böyle olmamalıydı:) acıkmak ve doymak arasında o paradoks anlamlı değil.
“Eleştiri, şeylerin olduğu gibi doğru olmadığını söyleme meselesi değildir. Eleştiri; kabul ettiğimiz pratiklerin hangi tür varsayımlara, hangi tür tanıklıklara, sorgulanmamış ve üzerinde düşünülmemiş düşünce biçimlerine dayandığını ortaya koyma meselesidir.”
Michel Foucault, Eleştiri Pratiği Ya da Düşünmek Gerçekten Önemli Mi?
Hz. Âişe’nin ‘bint Ebî Bekir’ diye anılması nesebin babaya nispetini gösterir; fakat bundan ‘kadın kocasının soyadını alamaz’ hükmü kendiliğinden çıkmaz. Dolayısıyla tartışma örfün fıkıhtaki rolünden önce nesep hükmü ile modern soyadı kategorisinin aynı hukukî kategori olup olmadığı meselesidir. Benim itirazım tam olarak bu kategorik geçişe.
Hz. Âişe’nin “bint Ebî Bekir”, Hz. Hafsa’nın “bint Ömer” diye anılması, öncelikle İslam’dan önce de mevcut olan Arap nesep ve isimlendirme geleneğini gösterir. Buradan modern anlamdaki “soyadı” kurumuna veya “kadın eşinin soyadını alamaz” hükmüne doğrudan geçilemez.
Peki ya efendimiz döneminde kadınlar ne yapıyordu? Hiçbiri eşinin ismiyle anılmadı. Hz. Aişe: “Ebru Bekir’in kızı Aişe ( bina Ebî Bekir) olarak kaldı. Hz. Hafsa: Ömer’in kızı Hafsa (bint Ömer) olarak kaldı. Evlenmeleri soylarını değiştirmedi çünkü soy değiştirmek İslamda yoktur
@julienx13 Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama benim sübût–hüküm–infaz ayrımınıza itirazım yok. Benim itirazım başka yerde: Bir nassın öngördüğü nesep hükmünün, modern anlamdaki soyadı/isimlendirme meselesine nasıl ve hangi istidlal adımıyla taşındığını henüz göstermiş olmuyorsunuz.
Sübût, hüküm ve infaz aynı şey değildir. Bir vakıanın sabit olması, muhkem bir nasın kendiliğinden infaz edildiği anlamına gelmez. Önce hükmün delâleti, şartları, kapsamı ve somut vakıaya tatbiki belirlenir. Aksi hâlde fıkıh, nas ile infaz arasındaki bütün usûlî ve içtihadî süreci görünmez kılan mekanik bir norm uygulamasına indirgenmiş olur.
Fıkıh; nasların yorumlanması, dil, örf, kıyas, maslahat, usûl ilkeleri ve tarihsel hukuk pratiği gibi birçok unsurun içerisinde oluşmuş normatif bir disiplindir. Dolayısıyla “İslam'ın metafizik hakikati budur, fıkıh da bundan çıkar" şeklinde okunamaz.
“Bu hem hukukî hem fıkhî bir hakikattir” cümlesi de fazla iddialı. Çünkü fıkıh, metafizikten veya doğrudan teolojiden mekanik olarak türetilmiş bir sistem değildir. +