Beni Cumhuriyet Halk Partisinden alıkoymaya kalkabilirsiniz.
Cumhuriyet Halk Partisi’ni benden alamazsınız.
CHP’nin anahtarı halkın elindedir. Kapısı halkın kapısıdır.
Millete yüzümüzü dönüyoruz.
Ben Hatay Milletvekiliyim, AKP ye hizmet eden ve Hatay halkının nefret ettiği Lütfü Savaş ve Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte asla siyaset yapmayacağımı kamuoyuna saygılarımla bildiriyorum. @herkesicinCHP
Bugün 7 Mayıs, İyi ki doğdun güzel kızım.
Silivri’deki ilk günlerimde daha altı yaşını doldurmamıştın. Şimdi yedi oldun. Kendi yedi yaşımı hatırlıyorum. Sen de hatırlayacaksın babacığım bu günleri.
Önceleri kapalı görüşe gelmeni istemedim ama baktık ki ne sen ne de ben dayanamıyoruz. Sonraları orayı da oyuna çevirdik. Şakada ve hayatı oyuna sarmakta biraz babana çektiğin doğruydu. Ama her kapalı görüşte “Ne zaman sarılmalı görüşeceğiz?” ve “Ne zaman geleceksin eve?” soruları orada bıraktığımız kör düğümlerdi yavrum. İlmek ilmek açacağım hepsini sana söz…
Her hafta daha büyümüş, daha da güzelleşmiş, daha güzel konuşan, hatta çoğu zaman beni şaşırtacak kadar mantıklı konuşan Deren olarak geldin. Mayısta üç açık görüşümüz var. Üç koca oyun zamanı. O bir saatlere biz seninle ayları yılları sığdırırız…
Senin için babacığım, vallahi senin için.
Sen bu ülkede korkmadan büyü diye, genç kız olduğunda ülkeden gitmeyi değil; burada yaşamayı, üretmeyi hayal et diye çalışıyoruz, çabalıyoruz babacığım. Tayfun Amcanla ve Gürkan Amcanla…
Sen de Vera ile yaşıyorsun birlikte. Silivri’nin ilk günlerinde sana “İş için çalışıyoruz.” diye anlatmaya çabalasak da gerçekliği herkesten daha önce, daha küçük ve daha büyük yaşamış Vera sana demişti:
“Baban tutuklu işte benimki gibi. Öyle işe gitmiş, çalışıyorlar falan değiller” diye.
Bu zamanları seninle gülerek konuşacağız babacığım büyüyünce. Anılarımız, bulutlarımız, kuşlarımız, hikayelerimiz, ikimizi de büyüten hallerimiz. Ama başaracağız babacığım.
Sana söz başaracağız.
Bir kuşağın kolunda kalmış çiçek aşısı izi gibi. Sizlerde de bunun izi kalacak biliyorum babacığım. Ama öyle anlamlı, öyle derin ve bizi biz yapan bir iz olacak ki. Sana söz babacığım. Hiçbir evlat babasından, annesinden böyle ayrılmasın diye uğraşacağız bu ülkenin geleceğinde.
İyi ki doğdun güzel kızım. İyi ki doğdun babacığım.
İyi ki annenin ve benim kızımsın.
Seni çok seviyorum.
Baban.
Ben Resul Emrah Şahan.
2024 yerel seçimlerinde Şişli halkının tercihi, iradesi ve teveccühüyle seçilmiş bir belediye başkanı olmanın sorumluluğuyla; başta Şişli’ye, sonra İstanbul’a ve hukuksuzluklar karşısında vicdanı yaralanan milletimize bazı gerçekleri hatırlatmak istiyorum. Zira hakikatin tanığı olan hafızamızı diri tutmalıyız.
O nedenle başlayalım:
No:9 “Sancısını Çektiğimiz Güzel Doğumlar İçin Hoş Geldin 2026”
2025 yılında, üç doğum günümüz, üç açık görüşe denk geldi. Kızımın, benim ve bugün de eşimin. Üçünde de top kek pastamız, çubuk kraker mumlarımız oldu.
31 Aralık, güzel sevdiğim, yârimin doğum günü. Yılbaşı kutlamasıyla doğum günü kutlaması arasında pasta kesimlerinde sıra Silivri’deydi. Sabah açık görüşümüzde, 2026’da gelecek güzelliklere, umuda ve yârimin yeni yaşına yedik top keklerimizi.
2026, bu ülkede tüm çıkmazlara, umutsuzluklara inat; umudu, birlikteliği, yan yana durmayı, iyiliği büyüteceğimiz ve “yeniyi” inşa edeceğimiz yıl olacak.
No:9 notalarıma ses veren, yanımda olan büyük ustalar, güzel insanlar bana evladiyelik bir iz bıraktılar. Keşke müzisyen olabilseydim. Müzik siyasetten çok daha zor ve ciddi bir iştir. Bu notalar 2026’ya umut getirsin. Bu büyük ustaları yan yana getiren melodi; benden tüm yol arkadaşlarıma armağan olsun…
Bir de yârime; onun sabrına, gücüne ve sevgimize gelsin.
İyi ki doğdun güzel sevdiğim…
2026’daki güzelliklerin, adaletin, demokrasinin doğumuna: No:9.
Babam Talip Şahan, Arif Sağ, Erdal Erzincan, Cahit Berkay, Bülent Ortaçgil, Dengin Ceyhan, Tolga Sağ, Diler Özer, Cenk Şanlıoğlu, Atakan Gözetlik, Ömer Avcı, Ertan Keser, İstanbul Strings, ablam Ceren Şahan ve tüm katkı sağlayanlar…
İyi ki varsınız!
Hastanenin soğuk, gri, ruhsuz koridorunda kardeşini bekleyen kırmızı yeleklilerin hikâyesidir bu.
İnsan böyle anlarda doğayla konuşmaya, etrafındaki nesnelere anlam yüklemeye, metaforlar üretmeye başlıyor. Üç dört gündür Spil Dağı’yla aramda böyle kuvvetli bir bağ var. Aşağı her indiğimde yönümü Spil’e çeviriyorum. Ben bakıyorum ama Spil’in başı dumanlı. Spil öfkeli. Sanki “Gülşah avuçlarınızdan kayıyor” diyor.
Muhtemelen Gülşah da bugüne kadar Spil’e her baktığında anlamlar yüklemiştir. Bir bağ kurmuştur. Çünkü Spil Dağı, tüm ihtişamıyla Manisa’nın güler yüzlü, konuksever, namuslu insanlarını çağrıştırır. Bir de yavrusunu kaybetmiş bir ananın hüznünü taşır. Spil’in bir feryadı vardır; dağın zirvesinden eteklerine kadar iner.
İşte o dağın eteklerinde, dağın dibine kurulu hastanenin küçük bir odasında gencecik bir kadın ölüme karşı mücadele veriyor. Gülşah’a yakışan da bu değil mi zaten? En zorlu kavşaklardan geçerken mücadelenin imbiğinden süzülerek gelmedi mi bugünlere? Kadın olmanın zorluğunu da, onurunu da mücadelesine yansıtmadı mı?
Yine Spil… İhtişamlı, kudretli ama kasvetiyle kulağıma bir uzun hava okuyor:
“Bir kuzu da taş dibinde meliyor
Fırgatı da dağı taşı deliyor
Komşular da bulamamış geliyor
Yitirdim yavrumu sel kenarında.”
Osman amcayı düşünüyorum, Fatma teyzeyi düşünüyorum. Uzun hava zihnimde dönüp duruyor. Akrabalar, kuzenler, çalışma arkadaşları… Fatma burada, Mesut burada, Gökçe burada. Emre, Sinan, Cenk, Berk, Erdem, Eda… En çok Lal burada. Lal, canının yarısını üniteye bırakıp çıkmış gibi. Uzun hava yeniden dön��yor zihnimde: Fırgatı da dağı taşı deliyor… Yitirdim yavrumu sel kenarında.
Dün gece yanına girdim. Organları cihazlara bağlıydı. Dev-Yolcu baba Osman amca içeri aldı beni. Canının parçasına, kuzusuna “Ozan geldi” dedi. Gülşah sadece başını çevirdi, başıyla “hoş geldin” dedi. Elimle kalp yaptım; onu ne çok sevdiğimizi anlattım. Sonra kendimi dışarı attım.
Az önce Mesut çıkmıştı içeriden. Ağzından tek bir olumlu cümle çıkmamıştı. “Görme” demek istedi. Demedi ama gözleriyle söyledi, elleriyle söyledi. Bir tek diliyle söyleyemedi: Görme…
İyi ki gördüm. İyi ki eksik etmedim. İyi ki “yanındayız” dedim. Hep yanındaydık zaten. Bir aşağı bir yukarı… Hepimiz buradayız. Umutla, ısrarla, inatla tutunacak bir dal arıyoruz. İyi bir cümle, iyi bir haber…
O içeride ölümün barikatında direnirken biz dışarıda birbirimize sarılıyoruz, anılarımızı tazeliyoruz. Teyzeler var; akraba teyzeler, komşu teyzeler… Dualarıyla sadece Gülşah’a değil hepimize kalkan oluyorlar. Çünkü bunca kötülükle mücadele etmek mümkün mü? Daha bir yıl önce bu kıza atılmadık iftira, edilmedik küfür mü kaldı? Hangisiyle mücadele etmek daha zor: ölümle mi, kötülükle mi?
Belki de Spil bu yüzden öfkelidir. Bunca kötülüğe karşı yetemeyişimize kızgındır belki. Kim bilir…
Tüm arkadaşlarımın gözlerine bakıyorum. Gözlerin arkasında aynı korku var ama kimse dillendiremiyor. Fatma anaçlığıyla burada. Kolay kolay ağlamaz; gözyaşlarını da içine akıtır. Gökçe daha belirgindir; endişesi hemen gözlerine yansır. Gençken de böyleydi. Ürkek bir kuş gibidir ama böyle zamanlarda şahinleşir. Arkadaşları söz konusu olunca herkesi kanatlarının altına alır. Bugün de aynısını yaptı. Fatma teyze ağlayınca o da tutamadı kendini.
Emre sürekli Osman amcanın yanında. Vefalı. Gülşah nasıl onunla başka bir geleceğin mümkün olduğuna inandıysa, Emre de onu yalnız bırakmıyor. Oğuz Kemal geldi. Gülşah sorunca atlayıp gelmiş. Eli yine sakalında, tedirgin. En zor anlarda hep böyle. O da Gülşah’ın derdinde. O da üzgün.
Bugün Dünya İnsan Hakları Günü…
“Bütün insanların özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğduğu”nu hatırlamamız gereken o gün.
Ve ben, insanın haksız yere özgürlüğünün elinden alınmasının ne demek olduğunu yaşayarak öğrendiğim bu günlerde, duvarları aşıp sizlere umut olacak bir hikâye ulaştırabilmenin mutluluğunu yaşıyorum.
Görevdeyken, Şişli ile kardeş ilçemiz olan Berlin / Charlottenburg-Wilmersdorf belediyesi ortak kaderinden doğan bir hikâye keşfetmiştik. Bu hikâyeyi anlatacak belgeselin ilk adımlarını birlikte atmıştık:
“Kader Ortağı”…
Bu kader; yüz yıl önce siyasi baskılardan kaçıp İstanbul’da üretme zemini bulan Alman akademisyenlerin, bugün benzer sebeplerle Türkiye’den Berlin’e göç eden bilim insanlarıyla kesişen ortak yolculuğuydu.
Çekimler devam ederken, yol arkadaşlarımla birlikte hukuksuzca tutuklandım. O günden beri, siyasi baskılardan kaçmak zorunda kalan bilim insanlarını; ülkemizden giden parlak zihinleri daha çok düşünmeye başladım.
Bir de içimde bir hüzün vardı. Bu projenin de, tıpkı güzel yurduma dair ideallerim, hayallerim ve çalışmalarım gibi yarım kaldığını; bir gün mutlaka tamamlanmak üzere, kısa bir süreliğine rafa kaldırıldığını düşündüm.
Fakat yanılmışım. 🌱
Benim ulaşamadığım yerlere dayanışma ulaştı.
Benim devam edemediğim yerden emek devam etti.
İnsanlar, kentler, dostlar… Bu hikâyeyi sahiplendiler ve tamamladılar.
Bugün demir kapıların ardında olsam da, yüzyıllık bir kader döngüsünden çıkışa her zamankinden daha yakın olduğumuzu hissediyorum.
İnsan haklarının, adalet arayışının ve dayanışmanın sesinin hiçbir zaman susturulamayacağını görüyorum.
“Kader Ortağı”nı sizlerle paylaşırken, bu çalışmanın hem geçmişten, hem bugünün yaralarından, hem de yarına dair umudumuzdan beslendiğini bilmenizi isterim.
Kimse unutmasın; herkes kendine tekrar tekrar hatırlatsın:
“Bir şenlik havasında kalkar bu ülke ayağa, bir şenlik havasında…”✨
Belgeseli izlemek için: https://t.co/Skbz3XWQ2s
8 aydır Silivri’de, tek kişilik bir hücrede haksız yere tutukluyum.
19 Mart’ta başlayan bu süreç, tam da 12 Eylül günü hiçbir somut gerekçe olmadan ikinci kez tutuklanmamla daha da ağırlaştırıldı.
Bugün ise binlerce sayfalık bir iddianameye, hiçbir makul izahı olmaksızın “özel vasıflı üye” olarak eklenmiş durumdayım.
Şimdi, hakkımızda hazırlanan bu iddianameyi dört duvar arasında okumak zorundayım. Sınırlı imkanlar dahilinde görüşebildiğim avukatımla, bu ülkenin en ağır siyasi davalarından birine dönüştürülen sürecin savunmasını daha doğrusu algılara karşı “gerçeklerin dile getirilmesini” sağlamaya çalışacağız.
Maalesef başlangıçta “tedbir” diye sunulan tutuklama, çoktan fiili bir “cezaya” dönüşmüş durumda. Burada özgürlüğümüzle birlikte, kendimizi savunma hakkımız da elimizden alındı.
Bu ülkede adalet uzun süredir eksik; fakat biz umudumuzu yitirmedik.
Er ya da geç suçsuzluğumuz, adil ve tarafsız mahkemeler önünde tescillenecek.
İnanıyorum ki hakikat, yolunu adalet mücadelemizle bulacak.
Dışarıyla konuşabildiğim tek şey; yaz��lar, mesajlar, mektuplar. İçimizdeki derin ses sözlerin çok ötesinde…
Silivri’ye ilk girdiğim günden beri içimde dolanıp duran bir melodi var. Düşünürken, yazarken hep benimle. Yapabileceğim tek şey, notaları kağıda yazıp dışarıya, size göndermek.
Bu notalar, arkadaşlarımın, dostlarımın desteğiyle çok yakında sesini bulup size ulaşacak. Elbette ulaşabildiğimiz her yerde, tüm duyarlı müzisyen dostlarımın, “Silivri No:9”un notalarına can vermesini çok isterim.
Sesim şimdilik dolaşamıyor; bu müzik, benim yerime ülkemi dolaşsın…🌿
Sn. İçişleri Bakanı,
Ne ben ne partimden bir başka yönetici, insanları sokağa, şiddete davet etmiyor.
Partimizin üyelerini kendi binasına almayan, insanları sokakta bırakan, böyle yaparak bir güvenlik sorunu yaratan, kanunsuz emirle devletin polisini vatandaşla karşı karşıya getirmeye çalışan sizlersiniz!
İl Başkanlığımız, Cumhuriyet Halk Partililerin baba evidir, evimizi ablukaya almak haneye tecavüzdür.
Millet sizden, algı operasyonu değil, devlet adamlığı bekliyor.
İşinizi yapın, hukuka uyun, derhal evimizin önünden çekilin.
Ben kimsenin burnu kanamasın diye üstüme düşeni yapıyorum, siz de yapın.
1923’te bu Cumhuriyet’i hep birlikte kurduk.
Milli egemenlik ve bağımsızlık mücadelemizi demokrasiyle büyüttük. Yüzyılı aşkın bu demokrasi geleneği, aziz milletimizin vazgeçilmez bir parçası haline geldi.
Biz bu gelenekten beslendik; 2019’da İstanbul���u kazandık, 2024’te ise birinci parti olarak milletimizin umudunu kazandık.
Yine hep birlikte kazanacağız; demokrasiyi ve halkın iradesini egemen kılacağız.
Bizim umudumuzdan ve mücadelemizden kimsenin şüphesi olmasın.
İrademiz teslim alınamaz.
Demokrasimiz ve Cumhuriyetimiz, millet iradesine rağmen değil; millet iradesiyle kazanacak. 🇹🇷
Bugün alınan karar, yalnızca İstanbul İl Başkanımız @ozgurcelikchp ve 38. Olağan Kongremizde seçilen kurul üyelerimizin görevden uzaklaştırılması değildir. Bu karar, partimizin yüz yıllık demokratik geleneğine yapılmış ağır bir müdahaledir.
Herkes bilsin ki yöneticilerimiz, üyelerimizin iradesiyle ve delegelerimizin oylarıyla seçilir; bu irade bir yargı kararıyla yok sayılamaz.
Partimiz cesaretini masa başında verilen hükümlere rağmen mücadeleye devam eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten; iradesini ölüm kalım mücadelesinde memleketi kurtaran milletin temsilcisi olan Sivas Kongresi’nden alır. İşgal altındaki bir memlekette onurlu insanların aldığı cesur kararlarla başlayan bu yol, bugün on milyonlarca CHP’linin omuzlarında yürünmeye devam etmektedir.
İçeride de olsak, dışarıda da olsak, bu yoldan dönmeyeceğiz.
Bizim irademiz teslim alınamaz.
Cumhuriyet Halk Partisi teslim alınamaz.
19 Haziran’da hakkımda tutuklama kararı veren Hakimlik, dün (17 Temmuz 2025) tutukluluğumun devamına karar verdi.
Bildiğiniz gibi tutuklamama gerekçe olarak, etkin pişmanlık kapsamında “alınan” iki ifade gösterilmişti. Ancak bu ifadelerin tamamının iftira olduğu somut şekilde ispatlandı.
▪️Şüpheliye avukat ayarladığım iftirası atıldı. Oysa iddia edilen avukatın, 14 yıldır o kişinin avukatı olduğu ortaya çıktı. Onlar avukat-müvekkil ilişkisi kurduğunda ben daha hukuk fakültesi öğrencisiydim.
▪️5 Mart’ta toplantı düzenlediğim iftirası atıldı. Oysa böyle bir toplantıya hiç katılmadığım ortaya çıktı. İlgili şahsın avukatı da bunu resmi makamlara bildirdi.
▪️Sözde o toplantıya Prof. Dr. İzzet Özgenç ile birlikte katıldığım iftirası atıldı. Oysa hocanın kendisiyle hiç tanışmadım, aynı ortamda bulunmadım. Kaldı ki kendisi de bu iddia hakkında HSK’ya şikayette bulundu.
▪️”Şüpheliye baskı yapıldı” iftirası atıldı. Beni hayatında bir ya da iki kez görmüş, hiçbir organik bağım olmayan bir kişi 2 Haziran’daki ifadesinde daha önce etkin pişman olamamasının nedeni olarak kendisine baskı yaptığımı iddia etti. Oysa bu kişinin 15 Nisan’da zaten savcıya gidip etkin pişmanlık ifadesi verdiği ortaya çıktı.
Bunca somut gerçeğe, açık yalanlara ve çöken iftiralara rağmen tutukluluğumun devamına karar verildi. Bu durumda ortadaki beyanların yalnızca tutuklamaya gerekçe olsun diye alındığı çok açık.
Bir avukatı tutuklamaktan beklenen fayda nedir?
Ne amaçla bir avukat tutuklanarak taraf haline getiriliyor?
Tutuklu Avukat
Mehmet Pehlivan
(Çorlu’da bir hücreden)
Sevgili Meslektaşlarım,
Avukatlığı yalnızca bir meslek olarak değil, aynı zamanda topluma karşı bir vicdan görevi olarak gördüm.
Ne yazık ki avukatlığın ve savunma hakkının suç sayıldığı bir yargı pratiği tarafından haksız bir şekilde tutuklandım.
Ve şimdi, 16 Temmuz günü, müvekkilim Ekrem İmamoğlu’nun karar duruşmasına katılamayacağım.
Haftalarca hazırlandığım savunmayı yapamayacağım.
Ben yarın, olmam gereken yerde, o duruşma salonunda olamayacağım !
Tüm meslektaşlarıma, barolara, hukuk örgütlerine de sesleniyorum !
16 Temmuz günü, yarın, Silivri’de olun.
Siz orada olursanız, ben de oradayım.
Her birinizin varlığı, savunmanın sesi olmalıdır.
Benim yerime, benim için değil; meslek onurumuzu ve savunma hakkı için yarın Silivri’de olun.
Avukatlık suç değildir !
Savunmayı savunmak, hepimizin görevidir.
Saygılarımla,
Tutuklu Avukat
Mehmet Pehlivan
(Çorlu’da bir hücreden)