The Turkish AKP government is effectively shutting down the main opposition party (CHP). Why is the West silent about this?
To appreciate the paradox, keep in mind that the CHP is a mainstream, West-aligned party, which was poised to win the next elections. The overall picture was deceptively similar to that in Hungary, where the West closely watched the elections as if it were a matter of life and death.
But there is a key difference under the surface. The AKP switched from “economic nationalism” in the summer of 2023 to mainstream economics. It toned down its criticism of the West. Not incidentally, Erdoğan met with Trump right before the attack on the CHP. Simultaneously, the pro-business finance minister Şimşek was holding meetings in Britain, and foreign minister Fidan was meeting the German prime minister.
Western authorities do not love the AKP and would prefer to work with a more secular party. They know that they are playing with fire when they work with the AKP, since it can switch to “economic nationalism” anytime. But just like in the case of Fidesz, they also know that even such experiments will remain within the fold. Western businesses might even benefit from the ecological deregulation and low-wage work. These two elements are essential parts of the alleged “nationalism” of parties like Fidesz and the AKP, which protect domestic capitalists but not nature and labor. The AKP also plays “anti-Western” and “anti-Isreal” cards on occasion, but might still be the West’s best bet on streamlining anti-imperialist feelings in the country and keeping them under a largely toothless cultural umbrella.
Parties like the CHP, despite their overall neoliberal stance, come with their own risks for the West. Lacking Erdoğan’s ruthless authoritarianism, the CHP might not be able to enforce labor discipline, which would mean interrupted trade of cheap goods for European consumers and loss of profits for global conglomerates. The CHP has a (weak) left wing, which might, in situations of systemic chaos, push the party towards anti-imperialism or an economic nationalism more protective of the people and the environment than its business-aligned AKP/Fidesz versions. (Some in the American establishment still cannot forgive the CHP’s coalition with a minority AKP faction to block cooperation during Bush’s invasion of Iraq, despite Erdoğan’s directives to cooperate with the US).
So, the West ultimately picks business and diplomatic stability over liberal-democratic principles and contributes to the decline of democracy worldwide.
You can be certain that some of the authoritarian tactics used in Turkey today will be tried out in the West tomorrow.
HER NE KADAR BUTLAN KONUSUNDA PAYLAŞIM YAPMAYACAĞIM SÖYLEMİŞ İSEM DE, BİR HUSUSU DAHA PAYLAŞMA ZORUNLULULUĞU HİSSETTİM.
Ankara BAM 36. Hukuk Dairesi CHP’nin Kurultaylarının butlanla malul olduğunu kabul ederek iptaline karar verdi.
Bu karar temyiz incelemesinden geçtikten sonra kesinleşirse sonuç doğuracak ve infaz edilecek.
Mahkeme bu butlan kararında ayrıca kurultaydan önceki genel başkan Kılıçdaroğlu’nun ve diğer parti organlarında görevli olanların da eski görevlerine iadelerine karar verdi.
Ancak bu kararın infaz edilebilmesi için YSK ve İl,İlçe Seçim kurulları tarafından halen görevli parti yöneticileri ve tedbiren görevlendiriler bakımından gerekli mazbata ve belge düzenlenmesi yapmalarına ihtiyaç bulunmaktadır.
Bunu gayet iyi bilen Mahkeme tedbir kararını, gereği için yani mazbata ve belge düzenlemesi için YSK, İl, İlçe Seçim Kurullarına gönderdi.
YSK ise, mevzuatta hukuk mahkemesinin kararını uygulama gibi bir görevlerinin olmadığını belirterek işlem yapmaksızın kararı Mahkemeye iade etti.
Muhtemelen İl ve İlçe seçim kurulları da aynı şekilde iade ettiler.
Bu durumda BAM 36. Hukuk dairesinin yukarıda belirttiğimiz tedbir kararı uygulanabilecek hale gelmedi, yani tamamlanmadı yani askıda kaldı.
Yani tedbir kararının bu haliyle uygulanması hukukun mümkün bulunmaktadır.
Buna karşılık son kurultayda seçilenlere verilen mazbatalar ise geçerliliklerini korumaktadırlar. @herkesicinCHP@kilicdarogluk@eczozgurozel@muratemirchp
IŞIKLARI SÖNMEYEN BİR ÜNİVERSİTE
#BilgiÜniversitesi 'nin maruz bırakıldığı, yaşam - ölüm ekseninde, ağır bir karar karşısında,
- Derin siyasi ve sosyal analizler,
- Kişisel olumsuz deneyim paylaşımları,
- "Ben demiştim" lafları,
- "Zaten belliydi" sinizmi,
- "Orada benim başıma şu gelmişti (Oh olsun!) nidaları,
- Bu "balyoz" karara hemen teslim olup, "Burada ne güzel günler geçirmiştik. Elveda Bilgi" romantizmi,
- "Zaten Türkiye'de hukuk mu kaldı?" sığlığı ve pısırıklığı,
Sesleri duyuluyor ve mevcut şartlar altında hiçbir anlam ifade etmiyor.
Karşı karşıya kalınan sorunun, Bilgi'yi de aşan bir ağırlıkta olduğunu görme şuuru ve yönelimi gözardı edilemez.
30. yılını 7 Haziran günü kutlayacak, Türkiye'nin seçkin bir eğitim ve araştırma kurumunun, asıl kurucu unsurları olan öğrenciler ve öğretim ve idari kadrosunun Bilgi'yi seçkin bir "gerçek" akademik kurum haline getirme gayretlerinin, 1999 yılı Ekim ayından itibaren çok yakından tanığıyım.
Yıllarca, mesai saatlerini gözetmeyen bir azimle, saatler boyu üniversitede çalışmalarını sürdüren akademik kadronun olduğu bir üniversite oldu Bilgi.
17 yıl Hukuk Fakültesi dekanlığını üstlendiğim bu kurumda, bu gerçeği, "ışıkları sönmeyen bir üniversite" olarak tanımlardım tercih günlerinde.
Hukuk Fakültesi'nin kurucu dekanı ve Türkiye Hümanist Ceza Hukuku Doktrini'nin öncülerinden, rahmetli Prof. Uğur Alacakaptan ise, bir "Üniversitenin kapılarının kapatılamayacağı" deyişiyle açıklardı bu gerçeği. Ve öğrencileri uyarırdı: "Burayı bir özel üniversite sanmayın, Bilgi bir kamu tüzel kişisidir."
Bilgi Üniversitesi'nin tüm öğretim üyelerinin 30 yıla varan bir süreçte dokuduğu bu kurumsal kimlik, ürettiği akademik yenilikçilikle Türkiye yükseköğretiminin, birçok devlet ve vakıf üniversitelerinin de benimseyip uyguladıkları politikalar, programlar üretti.
Bu nedenledir ki, onbinlerce Türkiye ve diğer ülkelerin yurttaşları geleceklerini bu kurumda geliştirebilecekleri umuduyla, Bilgi'yi seçtiler. Bireysel tercihlerin de ötesinde, söz konusu olan bu durum "halkın kendi geleceğini tayini"ne dair temel normun da bir tezahürüdür, bu bağlamda bir uygulanma biçimidir.
Bunları yok sayan bir bakış, insanın değersizliği gibi bir temel üzerinde yükselir. Adını ne koyarsanız koyun, bu gerçek değişmez.
Buna yol açan bir işlem hukuken de savunulamaz, hükm-i karakuşi mertebesindedir. Bunun bilincinde olan, tüm #Bilgili öğrenciler, mezunlar, öğretim elemanları ve idari personelin haklarını aramaları, tartışılamayacak, kendi geleceklerini tayin etme hakkının gereği kaçınılmaz bir sorumluluktur.
Turgut Tarhanlı
Şunu iyi bilelim her hangi bir asliye hukuk mahkemesi bir siyasi partiye genel başkan tayin edemez. Kendisini seçim kurulları yerine koyarak karar alamaz. Bu çok ağır bir yetki gaspı ve anayasa ihlali olur. Kısaca butlan kararı yoklukla malüldür. Hiç doğamaz. Biz yoklukla malül bu kararı tanımayız seçim yargısının verdiği mazbatalar iptal edilemez. Biz de o mazbata kimdeyse onun yanında dururuz!
@ibbhaaber@Sherlock_Hopes Adamlar İstanbul’da alamadığı her yere çökecek mi böyle? Arkadaş bu bina tarihi tünelin merkez binasıydı. daha sonra İETT parayla satın aldı. neredeyse 85 yıldır İETT’nin merkeziydi. şimdi onlar çıktı Kültür merkezi oldu. Bu ne hırs ve nefrettir?
Alp Yenen - The Young Turk International
How Islamic Bolshevism Shaped the Global Order at the End of the Ottoman Empire
À paraître en novembre aux Columbia UP
@marxicin@Tacli Yani… şeyh M.F. olur, kadrolu şairleri olur, nazım Hikmet’in şiirlerinin doğrusunu okursun, davasının hukuki tartışmasını okursun… karşına yanık saraylar üzerine iki eleştiri yazısı çıkar, eyvallah. Yol var, tarikat var…
Gezi davasında adil yargılanma yapıldığına dair inancı olan varsa, kendilerini dün yapılan Kavala/Türkiye Büyük Daire duruşmasının kaydını izlemeye davet ediyorum. Dün duruşma sırasında gerçek bir mahkemede Cem Küçük standardı argümanların nasıl ironiye dönüştüğünü gördük.
Mayıs 1938’de Nazım demiş,15 yıl hapis cezası temyiz tarafından onaylandıktan sonra: “mesele herhangi bir mahkumiyet değil, Nazım Hikmet’in imhasıdır.” İmha edilemeyecek şeyler vardır oysa, ah bir öğrenseler…
On this #InternationalWomensDay2026 , we want to recognize that women and children pay the highest price in wars and highlight the essential role of women in peacebuilding.
When women are involved, peace agreements last longer and post-conflict recovery is more inclusive.
Ayşe Barım duruşmasında karar okunurken, basın dahil kimse salona alınmayacaktı da, son dakika ısrar ede ede salona girebildik, bir avuç basın ve izleyici. Hakim sarışın bir kadındı, ayakta okuyordu kararı biz girdiğimizde. Gezi’den kimse yoktu. Şimdilik geçmiş olsun.💐
Tante Rosa, Almanca, Fransızca ve İbraniceden sonra Farsçada. 60ına yaklaşırken düşünde hiç düşmeyecek gibi koca bir beyaz atın üstünde. Çok iyi düşünmüşler.
Turgut Kazan:
"Çalık (Murat) ve Kahraman'ın (Tayfun) durumu bir yaşam hakkı sorunu yaratmıştır. 'Ne olursa olsun' denildiği anlaşılıyor. O 'Ne olursa olsun' da hukuk devleti olmaktan çıktığımızı gösteriyor"
Çok güzel bir konuşmaydı. İri laflar yerine, çiseleyen karın inceliğiyle, acıyı ve soğuğu kesen sımsıcak cümleler, anılar, hakikat. Zayıfın gücü zerafeti diye düşündüm.
🕊️Hrant Dink katledilişinin 19. yılında anıldı
🕊️"O inandığı dili bırakmadı, toprağını terk etmedi"
▫️Aradan geçen 19 yıla rağmen dinmeyen adalet talebi, Hrant Dink’in katledilişinin 19’uncu yılında Sebat Apartmanı önünde bir kez daha yankılandı. “Bir kişi bile okusa yeter” diyen gazetemizin kurucusu ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink, her kesimden binlerce kişinin “Hepimiz Hrant’ız” sloganıyla anıldı.
▫️Bu yılki anma konuşmasını yapan Dink'in en eski çalışma arkadaşlarından ve AGOS’un genel yayın yönetmeni yardımcısı ile görsel direktörü Leda Özber, Dink’in gazetecilik anlayışını, barış mücadelesini ve Agos’un kadın emeğiyle şekillenen 30 yıllık hikâyesini anlattı.
📸Berge Arabian
https://t.co/R1urOq81fO