İlk bakışta araç sahibinin yaptığı şey çok çirkin görünüyor. Belki de gerçekten öyle. Fakat burada asıl sorgulanması gereken şey tek bir kişinin davranışı değil, bizi bu noktaya getiren anlayışın kendisidir. Bir otomobilin görevi insanı bir yerden başka bir yere ulaştırmaktır. Adı üstünde, o bir "araçtır". Fakat modern kapitalist kültür, araçları araç olmaktan çıkarıp birer kimlik, statü ve değer ölçüsüne dönüştürdü. İnsanların değeri sahip oldukları otomobille, evle, markayla ve tüketim gücüyle ölçülmeye başlandı. Bugün birçok insan bir otomobile ulaşabilmek için yıllarını, sağlığını, huzurunu ve ailesiyle geçireceği zamanı feda ediyor. Arabalar, evler ve eşyalar hayatı kolaylaştıran araçlar olmaktan çıktı; hayatın amacı haline geldi. İnsan, sahip olduklarının efendisi olmak yerine onların hizmetkârı oldu. İşin daha acı tarafı ise, zamanla değer yargılarımızın değişmesi oldu. Bir aracın çizilmesine gösterilen tepki bazen bir insanın incinmesine gösterilen tepkiden daha büyük hale geldi. Çünkü kapitalist düzen bize eşyaların değerini öğretirken, insanın değerini unutturdu.
Elbette mala zarar vermek doğru değildir. Ancak asıl mesele, demir ve plastikten oluşan nesnelere yüklediğimiz anlamın insanın önüne geçmesidir. Araçlar araç olarak kaldığında hayat daha dengeli olur. Fakat araçlar amaca dönüştüğünde, insan kendi elleriyle kurduğu sistemin esiri haline gelir.
@drmervekaratas Maalesef İstanbul, adeta bir tsunami sonrası sular çekildiğinde geriye kalan yığılmayı andıran bir görüntüye sahip. Bu tespitlerinizde gerçekten çok haklısınız
Bu yazı motivasyon değil, direkt yüzleşme olmuş. Okurken rahatsız eden yerler oldu ama zaten amacı bu. Hepimizin kaçtığı şeyleri yüzümüze vurmuşsun. Katılmadığım yerler var ama umurumda değil, çünkü yazı bahaneleri değil gerçekleri konuşuyor. İnsan kendini kandırmayı bırakınca bu tarz şeyler değer kazanıyor. Eline sağlık.
@drozcanyucel Bende birkaç ay dediğiniz gibi yaptım fakat kolesterol, ApoB ve plazma amino asit değerlerim hepsi birlikte çok yüksek çıkınca tahlillerde, mecburen korktuğum için bırakmak zorunda kaldım. Ama 3 ayda 15 kilo verdiğimi de söylemek istiyorum.
Eskiden hayat böyle değildi. İnsanlar çok daha genç yaşta hayata atılırdı. Erkekler erken yaşta çalışmaya başlar, kendi ayakları üzerinde durur, bir meslek sahibi olurdu. Genç yaşta evlenir, kendi ailesini kurardı. Aileden kopuş erken olurdu; herkes kendi hayatının sorumluluğunu üstlenirdi. Kadınlar da aynı şekilde daha genç yaşta evlenir, hayatın içine daha erken dahil olurdu. Bugün ise bambaşka bir tablo var. Aynı evin içinde adeta birlikte yaşlanan aileler görüyoruz. Kimse evlenmiyor, kimse evden ayrılmıyor. Bunun elbette ekonomik sebepleri var; hayat şartları zorlaştı, bu inkâr edilemez.
Ama mesele sadece ekonomi değil.
Bugünün gençlerinde, geçmişteki erkeklerde gördüğümüz sorumluluk alma, mücadele etme ve ayakta durma gücü büyük ölçüde zayıflamış durumda. Aynı şekilde kadınlarda da hayatı omuzlama, olgunlaşma ve yük alma konusunda ciddi bir değişim var.
Otuz yaşına gelmiş, hâlâ hayatın sorumluluğunu üstlenememiş erkekler…
Otuz yaşında hâlâ çocuk gibi korunup kollanan, hayata tam anlamıyla dahil olamayan kadınlar.
Bu tablo üzücü.
Bazı aileler bu durumdan memnun görünüyor; “birlikteyiz” diyerek bunu bir avantaj sanıyorlar. Oysa bu, çoğu zaman büyük bir yanılgı. Çünkü çocukların evlenememesi, kendi hayatını kuramaması, aileden bağımsızlaşamaması sağlıklı bir durum değil. Bunun bedeli ise ya geç fark ediliyor ya da psikolojik sorunlar olarak ortaya çıkıyor. Kısacası, ortada sessiz ama ciddi bir çöküş var. Ve bu gidişat, görmezden gelindikçe daha da derinleşiyor.
@sputnik_TR Kentsel dönüşümün kendisi değil, uygulanış biçimi tam bir facia. Bir sokağı, bir caddeyi bütünüyle planlayıp boşaltmadan; bir o binayı, bir bu binayı yıkarak dönüşüm olmaz. Bu, çözüm değil; plansızlığın, günü kurtarma telaşının ve beceriksizliğin açık göstergesidir.
Bu kentsel dönüşüm dediğiniz şey, bir kesimi koruyup diğerini ezmeye devam ettiği sürece adalet değildir. Ne plan var, ne tedbir; yıkım var ama düşünce yok. Orada yaşayan insanlar, esnaf, çevre… kimse hesaba katılmıyor. Sadece ‘bir an önce bitsin’ mantığıyla, gelişigüzel, hoyratça yapılan bir yıkım süreci bu.
Biz yorulduk artık. Bu gidişle sadece mağdur olmak değil, canımızdan olmak bile ihtimal haline geliyor. Asıl dönüşmesi gereken binalar değil, bu zihniyet. Çünkü sadece yıkıp yapmakla, insanı ve hayatı hiçe sayarak hiçbir şey düzelmez. Kiracıysan yıkımla birlikte hayatın da yerle bir oluyor. Ne uygun bir ev bulabiliyorsun ne de dükkan; bulunanların ise yanına yaklaşılmıyor. Devlet, bizim vergilerimizle ev sahibine milyonluk destek veriyor ama asıl mağdur olan biz kiracılar oluyoruz. Bu nasıl adalet?
@Kemalistilkay5 Düzelecek diyorsunuz ama en iyi ihtimalle 25 bin seviyesine çıkar diyorsunuz; bugün ise 40 bin bile yetmiyor. O halde Türkiye’nin şartları düzelene kadar siyasetçiler de aynı zorlukları hissedecek şekilde maaş alsın. Neden kötü şartlar sadece vatandaşa yükleniyor?
Hocam yazınızı okurken gerçekten çok beğendim, hatta başta hayranlıkla okudum diyebilirim. Ancak ciddi bir şaşkınlık da yaşadım. Bahsettiğiniz hanımefendi bu başarıları yaklaşık 6 yıl gibi bir sürede gerçekleştirmiş. Oysa bizim ülkemizde neredeyse 25 yıllık bir iktidar söz konusu.
Bu yüzden keşke bu tür değerlendirmeler, din ve başörtüsü karşıtlarına cevap vermek amacıyla değil de; dindar kesime ve başörtüsü savunucularına bir ibret, bir muhasebe vesilesi olacak şekilde yapılsaydı. Çünkü maalesef Singapur’da anlatılanların tam tersine bir tabloyu yaşıyoruz.
Muhaliflerle mücadele etmek yerine güzel örnekler ortaya koyabilseydik, inanıyorum ki bugün muhalefet dediğimiz yapı bile bu kadar güçlü olmazdı.
Cevap vermenize gerek yok, tartışma başlatmak için yazmadım. Sadece içimde biriken bir üzüntüyü paylaşmak istedim. Gelinen noktada siyasal İslamcılığın ortaya koyduğu tablo ise ne yazık ki tanıdık: içeride suçu muhalefete, dışarıda ise “dış güçlere” yükleyen bir anlayış.
İnsanların yaşadıkları yeri sevmesi doğaldır. Bir şehre, bir ülkeye, çocukluk anılarına, alıştıkları sokaklara bağlanmaları anlaşılabilir bir duygudur. Ancak sevgi ile gerçekliği karıştırmak bazen ciddi hatalara yol açabilir.
Bazı toplumlarda çok sık görülen bir durum vardır: İnsanlar kendi şehirlerini ya da ülkelerini, bütün eksiklerine rağmen dünyanın en iyi yeri sanırlar. Altyapı sorunları olabilir, şehir planlaması zayıf olabilir, doğa tahrip edilmiş olabilir, ekonomik istikrarsızlık yaşanıyor olabilir… Ama yine de bu yerler “dünyanın en güzel yeri” olarak görülür. Bu düşünce çoğu zaman duygusal bir bağlılıktan değil, dünyayı yeterince tanımamaktan kaynaklanır.
Sorun, bu romantik bakışın ekonomik kararlarla birleştiği noktada başlar. İnsanlar, gerçek değeriyle pek örtüşmeyen fiyatlarla mülk almaya razı olur. Çünkü onlara göre yaşadıkları yer zaten dünyanın merkezidir; dolayısıyla fiyatın ne olduğunun pek önemi yoktur. Oysa küresel ölçekte bakıldığında, benzer hatta daha iyi yaşam koşullarını çok daha makul fiyatlarla sunan sayısız şehir vardır.
Bu durum bazen ilginç bir paradoks oluşturur: Altyapısı zayıf, planlaması sorunlu, ekonomik olarak kırılgan şehirlerde bile gayrimenkul fiyatları dünya standartlarının çok üzerine çıkabilir. Bunun nedeni gerçek değer değil, kolektif bir inançtır. İnsanlar, yaşadıkları yerin eşsiz olduğuna o kadar inanırlar ki, bu inanç fiyatların da gerçeklikle bağını koparabilir.
Akıllı yatırım, duygularla değil karşılaştırmayla yapılır. Bir yerin gerçekten değerli olup olmadığını anlamak için onu başka şehirlerle, başka ülkelerle, yaşam kalitesiyle, gelir düzeyiyle, altyapıyla ve uzun vadeli istikrarla kıyaslamak gerekir.
Kendi yaşadığın yeri sevmek güzeldir. Fakat onu dünyanın en iyi yeri sanmak ve bu inançla ekonomik kararlar vermek çoğu zaman pahalı bir yanılgıya dönüşebilir.
Tabii bu durum sadece bahsedilen kişiye mahsus değil. Şu anda hem inşaat sektöründen hem de sektör dışından parası olan birçok kişi eski apartmanlardan daire satın alıyor. Ardından kimseyi umursamadan karot aldırarak binanın riskli ilan edilmesini sağlıyor. İki milyona aldığı daireyi, devlet desteğiyle birlikte yaklaşık bir milyon daha harcayarak yeniliyor ve sonrasında 7–8 milyona satarak çok ciddi kazançlar elde ediyor. Bu düzen içinde bizim gibi insanların uçurumdan yuvarlanması ise an meselesi gibi görünüyor. Bir kişinin talebiyle karot alınması büyük bir zulümdür. Yaptığımız bir işin sonu da iyi bir yere çıksa keşke
Öncelikle “Allah’ın yasaları değişmez” ifadesi ancak “Allah dilerse” kaydıyla söylenebilir. Çünkü Allah, dilediğinde koyduğu düzeni değiştirebileceğini bize bildirmiştir.
Ayrıca Kur’an’da “Âdem ilk insandır” şeklinde açık bir ifade bulunmasa da, ilk insan olduğunu anlamamızı sağlayacak birçok anlatım ve işaret vardır.
“Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik.” demeleri ise Adem'in kandırılmış oldugu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Sonuçta ikisi de o ağaçtan yediler ve bu nedenle nefislerine zulmetmiş oldular. Bir insan hem kandırılmış hem de başkasını kandırmış olabilir.
Bunu söylemek de kadın düşmanlığı anlamına gelmez. Çünkü burada mesele bir cinsiyeti suçlamak değil; insanın zaaflarının ve ikna edilebilirliğinin bir parçasını konuşmaktır.
@daktilock "bugün türban, küreselleşmenin kültürel alanda dayattığına bir alternatif olmaktan öte, sosyal anlamda talep edilen bir objenin (başörtüsünün) ticari bir mantık çerçevesinde, evrensel cazibe ve çekicilik ölçütleri göz önüne alınarak yeniden yorumlanması, pazarlanmasıdır"