Kemal Sayar diyor ki "Yas,sadece sevdiklerimizi kaybetmekle olmaz.Bir yaşama biçimini kaybetmek de yastır. Bir şehri bildiğimiz halde kaybetmek,rutinlerimizi kaybetmek de yastır.Hatta itikatlarımızı, dünyayla ilgili inançlarımızı kaybetmek de yastır."
Dün sosyal medyada yürek burkan, vicdan kanatan görüntülerin arasında dolaşırken aklıma şöyle bir sahne geldi;
208 sınıfı olan bir okul var. Bu okuldaki sınıflardan bir tanesinde öğrenciler toplanıp yan sınıfa dalıyorlar. “Burası artık bizim sınıfımız. Gidin kendinize başka bir sınıf bulun!” diye bağırıyorlar.
Sınıftaki öğrenciler çıkmak istemeyince de hep birlikte saldırıyorlar. Dayak yiyen öğrenciler mecburen kaçıp yan sınıfa yerleşiyor. Ancak birkaç gün sonra grup, biraz daha kalabalık bir şekilde yeniden saldırıyor. “Burası da bizim, defolun!” diye bağırarak önlerine geleni dövmeye devam ediyorlar.
Saldırılar günlerce devam ediyor. İşgalci grup koridordaki bütün sınıfları ele geçirirken, kaçanlar en uçtaki iki küçük sınıfta toplanıyor.
Teneffüslerde saldırılar ve tacizler devam ederken, sınıflarından edilen öğrencilerden birkaç tanesi bir araya gelip karşı gruba saldırıyorlar. Ve ortalık birden çok fena karışıyor.
Sınıfları işgal eden grup büyük bir öfkeyle tekrar bir araya geliyor ve o ufacık sınıftaki öğrencilerin sınıfını basıyorlar. Bu sefer ellerinde bıçaklar, sopalar var ve önlerine geleni öldüresiye dövüyorlar.
Çocuklar acı içinde feryat ederken birisi gelip kurtarsın diye bakınıyorlar ama nafile. Bir ara nöbetçi öğretmen sınıfın kapısının altından koridora akan kanı görüp kapıyı aralıyor ve “Çok ayıp, esefle kınıyorum bu davranışınızı!” deyip, çekip gidiyor.
Saldırgan grup dayak atmaktan yorulunca birkaç saat dinlenmeye çekiliyor. Diğer sınıflar “Helal olsun size! Çok insani bir hareket” diye bu molayı alkışlıyorlar. Birkaç yaralı çocuk sınıftan çıkarılıp revire götürülüyor. Mola bitince de dayak olanca şiddetiyle devam ediyor.
Bu arada üst katlarda rehberlik öğretmenleri panolar hazırlıyorlar. Kanlar içinde yerlerde yatan öğrencilerin fotoğraflarının altına, “Çocuklar Ölmesin” veya “Savaşa Hayır” türünden sloganlar yazıyorlar. Gelip geçen öğrenciler panoyu inceliyor, öfkeleniyor ve gün boyu hep birlikte kınıyorlar.
Bazı öğrenci velileri de okul yönetimine dilekçe yazıp, “Bu panolara asılan fotoğraflar çocuklarımızın psikolojisini bozuyor! Derhal kaldırılmalı!” diyorlar. Fotoğraflardan olumsuz etkilenen öğrenciler, rehberlik birimi tarafından grup terapisine alınıyor.
Olayların şiddeti giderek artarken, okul müdürü öğretmenleri acil toplantıya çağırıyor. İki kat yukarıdan gelen feryatlar eşliğinde uzun toplantılar yapıyorlar. Bu sırada müdür yardımcısı odaya girip, “Saldırgan grup reviri basmış. Yaralı öğrencileri dövmeye devam ediyorlar!” diyor.
Birkaç öğretmen, “Onlar da hak etmişti ama. O ilk saldırıyı yapmasalardı bunlar yaşanmazdı!” deyip arkalarına yaslanıyorlar. Birkaç kişi “Hangi ilk saldırı?” diye soruyor ama kimse cevap veremiyor. Okul müdürü eline mikrofonu alıp merkezi ses sisteminden “Derhal bu saldırılara bir son verin!” diye anons yapıyor.
Müdürün sesi, okul koridorlarında yankılanan feryatlara karışırken çay servisi yapılıyor. Öğretmenler çaylarını içip, bir sonraki gün çözüm önerileri geliştirmek üzere yeniden bir araya gelmeye karar verip, dağılıyorlar.
Sonraki günlerde bazı öğrenciler bahçeye çıkıp yaşananları protesto ediyor. Kimileri de “Bizim katta bir sıkıntı yok. Bize ne canım!” deyip hayatlarına devam ediyorlar.
Bu sırada bazı öğretmenler…
Neyse ya! Yazarken bana fenalık geldi. Size de gelmiştir eminim. İçinizden, “Ya, bir Allah’ın kulu da gidip şu olaya müdahale etsin! Çocuklar ölüyor. Siz hala toplantı yapıyorsunuz?” demişsinizdir kesin.
Gerçekten artık öfkeden delirmez üzereyiz. Çünkü hiçbir şey olmuyor.
Saldırılar tüm şiddetiyle devam ederken ve bir millet topyekûn yok edilirken, 208 ülkenin bulunduğu dünyada barışa yönelik görüşmeler, iki devletli çözüm toplantıları ve esef dolu kınamalar hızla devam ediyor.
Kahırdan ölsek yeridir yani!
Not: Yazıyı yazarken Google’a “Dünyada kaç tane ülke var?” diye sordum. İki farklı sonuç çıktı. 206 ve 208. Aradaki fark Filistin ve Vatikagn’dan kaynaklanıyor. Çok anlamlı değil mi?
Vakti zarifleştiren insanlar var, onların yüzüne bakmak, onlarla sohbete koyulmak bir kitabı okumak gibi geçip giden zamanımıza anlam ve derinlik katar.
Zalimliğin kendi varlığını akla uydurmaya yönelik türlü biçimleri var. Başkalarına kötülük edenler, kendileriyle yaşayabilmek için, kurbanlarını suçlar veya kendi zihinlerinde onları insanlıktan çıkarır, insani niteliklerinden ayırırlar. Bu süreci “ahlaki çözülme” olarak adlandırıyoruz. Bu ahlaki çözülme, duygusal nasırlar yaratır ve buradan kötülüğe pek çok yol gider.
Psikolog Ervin Staub, onlarca sene boyunca savaş veya soykırım sırasında insan öldüren bireyleri incelemiştir. Bu bireylerin empatilerini “kapattıklarını” ve böylece öldürdükleri insanların iyilik ve sağlığı hakkındaki endişelerini sıfırladıklarını düşünmektedir. Bu şekildeki insanlıktan çıkarma süreci, en küçük bir empati duygusunu susturur.
Tanık olduğumuz şey bir savaş değil, örgütlü zalimliğin insanlığa ve kollektif vicdana saldırısıdır. İnsan olmanın anlamına, insan haysiyetine topyekün bir saldırı. Bazı hayatların kolaylıkla harcanabilir olduğunu zorla zihnimize çakmak isteyen, sadece en zalim olanın hayatta kalmaya hakkı olduğunu bize kanıksatmaya çalışan, biricik hayatların kutsiyetini istatistik nesneye çevirmek isteyen hain bir hilebazlık. Öldürmekten zevk alan bir sadistik psikopati, insanı sağır eden bir sessizliğin ortasında cürmünü icra ediyor. Bizi katıksız bir kötülüğün egemenliğine boyun eğmeye zorluyor.
Binlerce ana kuzusunun vahşice katledildiği bu yeni karanlık çağda, bir gün olur da vicdanın ışığı yeniden parlarsa diye, suçluları aklımızda tutalım, onları teşhis edelim. Bizi hissiz robotlara çevirmeye çalışanlara inat insanlığımızda direnelim. Uyuşmayalım, masumların acısını her gün yüreğimizde hissedelim. Kelimeler kanın sıcaklığına işlemez, belki de hiçbir şeyi değiştirmez ama tarihin dönemecinde nerede durduğumuzu bize hatırlatır.
'Kollanmaya, muhafaza edilmeye değer yaşamlar kimlerinkidir, kimlerin yaşamı önem arz eder, kimlerin yaşamlarının yası tutulabilir?' (Butler)
'Bir yerde silaha ve kaba kuvvete ne kadar mahal varsa orada ruh gücünün bulunma ihtimalı o kadar azdır'.
(Gandhi)
Mesnevinin kırıntılarından oluşan aşk hikâyeleri yok satıyor da Mesnevi niçin satmıyor, hiç düşündünüz mü? Niçin dünyada kitap sayısı çoğalırken, erdemli insan sayısı hızla azalıyor? Niçin okudukça daha acımasız ve düşüncesiz oluyoruz?
Biz galiba dostlar alışverişte görsün diye kitapçı raflarına saldırdık. Çevremizi kuşatan konuşma balonlarını doldurmak için kelime avına çıktık. Sonuç olarak milyon tane satır dolaştık belki ama tutunacak tek bir cümlemiz olmadı.
Çünkü sayısıyla övündüğümüz kitapların birçoğu makarnadan, plastik boncuktan yapılmış ucuz takılar gibi maalesef... Estetik açıdan doyurucu, kıymetten yoksun…
Gösteriş meraklısı cümlelerin içinde ruhunu çoktan teslim etmiş moda kelimelerden beslenmeye çalışıyoruz. Pahalı elbiseler taşıyan cansız mankenler gibi satır aralarında bekleşen kelimelerden…
Belki de bu yüzden, on cümlemizin beşinde empati kelimesini kullanıyor ama komşumuz açken horul horul uyuyoruz.