Sonsuza kadar kavuşmamıza son iki gün kaldı papatyam 🤗. Seni ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha haykırmak istiyorum...
Varlığınla ve açtığın pencerelerle yaşamım bir sevinç yumağına dönüştürdün aşkım. Kalplerimizin ve ruhlarımızın yek pare olduğu yarınlara adım adım.♥️2=1 G&B
Osmanlı; Ermeniyi,Yunanı Yahudiyi Kürdü, Arabı, Acemi baş köşeye oturtup Saraya Nazır yapar, ticareti onlara teslim ederken, gariban Türk o cepheden bu cepheye savaşır şehit düşerdi. Türk sadece savaş zamanı Osmanlı'nın aklına gelirdi.
Bu öyle büyük bir dramdır ki gün geldi İnsan kaynağı tükendi!
İlber Ortaylı'nın ağladığı anlar...
Türk milleti Atatürk sayesinde Cumhuriyetle yeniden devletin sahibi birinci sınıf vatandaş olmuştu...
Atatürk ;
"Zenginliği ülkemdeki "gayriTürk" unsurlardan alıp Türklere verdiğim için malum azınlıkların bana hıncı bitmez! Gayri Türk unsurlar yine yönetime seçilip, Türkler yeniden sefalete düşürüldüğünde, Türk genci o zaman beni ve yaptıklarımı daha iyi anlayacaktır..."demişti....
🇹🇷 MSB’den İsrail’e Gözdağı:
Silahlar değişti, imkânlar gelişti, teknoloji ilerledi; ancak vatan söz konusu olduğunda Türk askerinin sarsılmaz iradesi hiç değişmedi.
11 Kasım 1938.
Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı. Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı. Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon, 200 gram formalin, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide pehenque, 1000 gram su’dan oluşuyordu. Profesör Aksu, tahnit işlemi bittikten sonra, iki küçük şişeye solüsyondan doldurdu, ağızlarını lehimledi, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibi yazdı, Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı. Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.
Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rifat Börekçi’ye danışıldı. Milli mücadele kahramanı Börekçi, “Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir” dedi. Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Tekbir, Türkçe verildi.
15 sene sonra…
Anıtkabir tamamlandı.
Atatürk’ün ebedi istiharatı için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.
8 Kasım 1953, saat 23 suları… Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Arayan, Ankara valisiydi. “Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiğini” bildirdi.
9 Kasım 1953, saat 7.30… Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu. İçinden “galiba bayılacağım” diye mırıldandı. Ama, dayanmak zorundaydı. Saygı duruşu yapıldı. Ve “başlayalım lütfen” dedi. Yardımcı olmaları için, Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti, öğretmenler gül acağı tabutun vidalarını söktü, kapak kaldırıldı, kurşun tabutun lehimleri söküldü, onun kapağı da kaldırıldı, ortalığı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı. Cenaze, kahverengi muşambaya sarılıydı. Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklar talaşla doldurulmuştu. Talaş ıslaktı, bu iyiye işaretti, koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu. Profesör Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı, vücut parafinli sargılarla örtülüydü, yüzü ise, ıslak pamukla kaplıydı. Adeta zaman durmuştu. Çıt çıkmıyordu. Nefesler tutulmuştu. Profesör Mutlu, pamuk tabakasını yavaşça kaldırdı. Atatürk’ün yüzü ortaya çıktı. Hiç bozulmamıştı… Teni bronzdu. Altın saçları, rengini kaybetmemişti. Kalın kaşlarından bi kaç tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Sakalı hafif uzamıştı. İnce dudakları yapışıktı. 15 sene önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi. Ne bozulma, ne kokuşma vardı. İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı. Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Yanağına dokundu, okşadı. O an neler hissetti derseniz… Hatıralarında anlatacaktı. “Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim” diyecekti. Salonda derin sessizlik hakimdi, duygular darmadağındı. Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu, Türk Bayrağı’yla örtüldü, yarın Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.
Demem o ki..
Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.
Çünkü… 1938’de Atatürk’ün naaşını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek’ken, 1953’te bir kadın’dı.
Çünkü kadınlar… Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.
Kamile Şevki, 1924’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1930’da mezun oldu. O tarihe kadar kadın hekimlere kamusal görev verilmiyordu, Sağlık Bakanlığı ilk kez 1930 mezunu kadın hekimlere kadro verdi, Kamile Şevki patoloji asistanı oldu. 1931’de Milli Tıp Türk Kongresi’ne tek başına bildiri sundu, bu bildiri kadın hekimlerimiz adına ilk’ti. Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı oldu. Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü oldu. Türkiye’nin ilk elektron mikroskobu laboratuvarı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Kamile Şevki’nin yönetimindeki histoloji kürsüsünde kuruldu. Ankara Üniversitesi Senatosu’nda ilk kadın öğretim üyesi oldu. Bugün bile hâlâ kendi adıyla anılan, böbreküstü beziyle alakalı “Şevki metodu”nu geliştirdi. 1987’de rahmetli oldu. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
Sabiha Rıfat, 1927’de, bugünkü adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi, o sene ilk defa kız öğrenci kabul eden üniversitenin, ilk kız öğrencisiydi. 1933’te mezun oldu, Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisi oldu. TBMM binası dahil, sayısız önemli projeye imza attı . Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusuydu. Ve, bu konuda da erkeklerden daha başarılıydı. Üniversite öğrencisiyken, o tarihlerde karma oynanan, beş erkek ve bir kadından oluşan, İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe voleybol takımının “kaptan”ıydı. 2003’te rahmetli oldu. Çocuğu olmamıştı, tüm servetini şehit çocuklarının eğitimine bağışladı. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
Dolayısıyla…
10 Kasım’ı anlayabilmek için, 11 Kasım’a bu açıdan bakmak lazım
Atatürk varsa, kadın vardır.
Kadın varsa, Atatürk vardır
Atatürk’ü öldürmenin tek yolu, kadınları erkeğin gerisinde bırakmak, erkeğe muhtaç hale getirmektir. Cahillerin kadın haklarına, kadın eşitliğine, kadın özgürlüğüne düşman olmasının temel sebebi budur.
Kadın muta kuma cariye köle idi ATATURK devrimlerine Tıp doktoru mühendis hakim savcı avukat asker oldu
Sayfa arkadaşım Sayın Ahmet Ertürk'ün sayfasından alınmıştır ...
Büyük fedakârlıklarla kazanılan, vatan sevgisiyle zafere yürüyen kahramanların unutulmaz tanıklıkları...
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını rahmet ve minnetle anıyoruz.
#30Ağustos Zafer Bayramı'mız kutlu olsun! 🇹🇷
Islahat sonrası Düvel-i Muazzama baskısıyla azınlıklara verilen imtiyazları ve memleketin Türklerin âdeta köle işçi olduğu dev bir ticari müstemlekeye döndüğünü biraz okuyunca aklınızı yitirirsiniz. Varlık Vergisi'nin nispeten sebebi olan o safhayı konuşan bir "solcu" yok ama.
1071 hikâyesini en çok sentezciler, cemaatçiler, Arapçılar, Romacılar, Ermeniciler, Kürtçüler ve Yunancılar sever. Çünkü 1071’i “Türklerin Anadolu’ya ilk gelişi” olarak anlatan bu şablon, herkesin kendi siyasi ve tarihsel kurgusuna göre kullanabileceği bir oyuncaktır.
Oysa mesele 1071’den ibaret değildir. Türklerin 1071’den önce de Anadolu’da bulunduğunu gösteren tarihsel, arkeolojik ve kültürel veriler vardır. Asıl rahatsız edici olan da budur. Çünkü Türk varlığını yalnızca 1071’e sıkıştıran anlatının duvarını yıkar.
1071 elbette Türk tarihinin en büyük dönüm noktalarından biridir. Sultan Alparslan ve Malazgirt Ovası’nda destan yazan Türklerin tarihî rolünü tartışmaya açmak başka şeydir; Anadolu’daki Türk varlığının tarihini 1071’le başlatan dar anlatıya itiraz etmek bambaşka şey.
Avrupa'nin en büyük soykırımı Türklere karşı yapılmıştır. Balkan nüfusunun %50'sini oluşturan Türklerin 5.9 milyonu soykırıma uğramış 5 milyonu da sürgün edilmiştir.
Bu istatistikler Amerikalı Tarihçi Justin McCarthy tarafından derlenmiştir.
Fabrikasyon hikayeler değildir.
Görüntüler, Yunan medyasında da ses getirmişe benziyor. Tanea’nın haberi:
“Kullanıcılar, Yunanistan Başbakanı'nın yürüyüşünü, Türk komedisinin en tanınmış karakterlerinden biri olan klasik film Sahte Kabadayı'daki Kemal Sunal'ın yürüyüşüne benzetti.”
TÜRKLER VE SÜMERLİLER
( AYNI ANNE BABANIN ÇOCUKLARI )
Yıllardır birbirine tamamen yabancı zannedilen iki devasa dünya, Avrasya bozkırları ile Mezopotamya alüvyonları aslında aynı genetik ve kültürel rahimden doğdu. MÖ 5000’lerde Hazar Denizi ve Zagros Dağları hattında yaşayan, arkeogenetikte Y-DNA Haplogrup R1a/R1b ve Q varyantlarının sentezi olarak bilinen o muazzam "Proto-Turani" topluluk, iklimsel bir kuraklıkla ikiye bölündü.
Ceyhun koridorunu takip edip güneye inenler Sümerleri, kuzeyin sert bozkırında kalanlar ise atlı-göçebe askeri dehasıyla Proto-Türkleri oluşturdu. Bilim dünyasının "Sümercenin kökeni bilinmiyor" dediği o gizem, iki dilin de dünyayı eklerle anlamlandıran bitişken yapısında gizli. Sümer panteonunun zirvesindeki yıldızla gösterilen Dingir ile bozkırın aşkın Gök Tanrı’sı Tengri, Sümer’deki "Ama" ile Türkçe’deki "Ana", askeri birlik anlamına gelen "Kuruş" ile "Kurultay" kökü aynı kozmik hafızanın kelimeleridir.
Sosyolojiye baktığımızda ise ezberler tamamen altüst oluyor. Mezopotamya’nın yerel Sami halkları katı bir ataerkillikle boğuşurken, Sümer kanunlarında kadının mülk edinebilmesi ve boşanabilmesi, erkeği seferdeyken obayı ve devleti yöneten bozkırın "Katun" kültünün birebir yansımasıdır.
Sümer’in savaş ve aşk tanrıçası Inanna, at binen, ok atan bozkır kadınının Umay Ana arketipiyle birleşmesidir. Kerpiçten yapılan Zigguratlar ise aslında mimari form almış birer kozmik çadırdır; tıpkı kutsal Ötüken Dağı’na ve Dünya Ağacı’na yakın olma arzusu gibi. MÖ 1800’lerde Babil Kralı Hammurabi’nin kurduğu "Babil Kulesi" efsanesi de aslında mimari bir yıkım değil, dillerin tasfiyesiydi.
Hammurabi, sıradan insanların krallarla eşit haklarla tartışabilmesini sağlayan bu mantıklı bitişken dili yasaklayıp, elitlerin tekelindeki bükümlü dilleri zorunlu kıldı. "Dillerin karışması" hikayesi, bu ortak dilin Mezopotamya'dan vahşice silinme çabasıydı.
Cephe hatlarında ise tam bir askeri teknoloji devrimi yaşandı. MÖ 2300’lerde Akad Kralı Sargon Sümer şehirlerini tehdit ettiğinde, Sümer elitleri kuzeydeki akrabalarını yardıma çağırdı. Tarih kitaplarının Gutiler diye maskelediği atlı okçular güneye indi ancak Mezopotamya’nın nemli havası organik Türk yaylarını gevşetti, bataklıklar atların toynaklarını çürüttü.
İşte o an Sümer’in bin yıllık metalurji dehası devreye girdi. Türk yay ustalarıyla birleşerek yayın esnek omurgasına su verilmiş tunç şeritler eklediler ve nemden etkilenmeyen ilk hibrit metal kompozit yayları icat ettiler. Atların ayaklarına ise hafif tunç nallar çakıldı. Bozkırın Turan taktiği Mezopotamya'nın sanayisiyle birleşince Akad orduları imha edildi ve Sümer Rönesansı başladı.
Bu bağ o kadar güçlüydü ki iki toplum aynı görsel dili kullandı: Sümer’in Anu yıldızı bozkırda "Öz Damgası"na, Lagaş’ın çift başlı Anzu kuşu Selçuklu’nun "Öksökö" kartalına, sınır taşlarındaki hilal-yıldız tasviri ise Hun paralarındaki göksel "Kün-Ay" damgasına dönüştü.
Bu büyük ortaklığın en sarsıcı kriptografik kanıtı ise yazı sistemlerindeki gizli geometrik bağda saklı. Yumuşak kile kamışla basılan Sümer çivi yazısı, taşa kazınması gereken Orhun Abideleri'nin runik alfabesine dönüşürken muazzam bir sadeleşme geçirdi. Sümercede ev anlamına gelen köşeli "É" işareti çivi kafalarını kaybederek Göktürkçede "Eb/Ev" sesini veren "𐰎" harfine evrildi. Ülke ve düzen anlamına gelen "İL" piktogramı, Orhun yazıtlarında doğrudan devlet ve vatan anlamına gelen "El" sesinin "𐰡" harfi oldu.
Tanrısallık simgesi olan Dingir yıldızı ise genizden gelen kutsal "NG" sesini karşılayan "𐰭" harfine dönüştü. MÖ 2000’lerin başında Sümer şehirleri ekolojik krizle çökerken, idari ve dini elitler bu muazzam anayasayı, Töre’yi ve çivi yazılı geometrik hafızayı kırılmaz kutsal tabletlere kazıyarak Altay Dağları’na taşıdı.
Bugün Pazyryk Kurganları’nda şamanlar tarafından yer altı sularıyla kasıtlı olarak dondurulan bu "Kozmik Arşiv", yüzyıllar sonra karşımıza çıkacak Orhun Abideleri’nin çelikten omurgasını oluşturdu. Sümer, Türk'ün yerleşik şehircilik laboratuvarıydı; Bozkır ise o formülün binlerce yıl boyunca Asya Hunları ve Göktürkler için saklandığı kutsal sığınak oldu.
''TARİH TÜRKLERLE BAŞLAR SÖZÜ'' ÖYLESİNE DEĞİL GERÇEK BİR SÖZDÜ...!
✍️🏻Kendisi ta 1972'den beri çeşitli partilerden (DP, CHP, SHP, HDP) yıllarca milletvekiliģi yapmış (32 yıl)! Üstüne belediye başkanlığı! [Hangi yetenekle, hangi öğrenimle diye sormaya gerek bile duymuyorum!]
✍️🏻Kardeşi Abdurrahim de 12 Eylül öncesi Adalet Partisinden m.vekili olmuş! (Ne güzel değil mi?)
✍️🏻Dedesi, 1915'te Ermenilerin mallarına çökmüş!
Onlardan gasp ettikleri ve Kasr-ı Kanco ismi verdikleri şatoda yaşayıp, onlardan ele geçirdikleri topraklarda, pekçok köyün sahibi olarak feodalitenin zirvesine yerleşmiş!
✍️🏻Zenginliğin hepsi orada değil haliyle, Çeşme'de de bir malikanesi pardon yazlığı var!
✍️🏻Derik'teki şatosunda, Mart 1980'de, kendisi milletvekili iken, saklanmakta olan o zamanki ismi ile APOculara(PKK) yapılan operasyonda kurulan tuzakla 1'i Yüzbaşı 3 askerimiz şehit oldu!
✍️🏻✍️🏻Bugüne gelirsek;
✍️🏻Yavuz Selim sonrası İran/Zagros'lardan geldikleri bu coğrafyadan arsızca Kürdistan diye bahseden bu bölücü şahıs, şimdi kimliğini beğenmediği ülkenin her zenginliğinden, her olanaģından en azından benden daha fazla, yararlanmış!
✍️🏻Pek milliyetçi adı lazım değil bir liderin bile övgülerine mazhar olmuş!
✍️🏻İddialara göre, Suriye sınırındaki duvarın yapım ihalesinin alt yüklenicilerinden biri bunun yeğenlerinin şirketi imiş!
✍️🏻Vesselam ne verirseniz verin, daha fazlasını isteyecek arsız ve Türk devletine emperyalist devletlerin desteğiyle meydan okuyan, meydanı boş gördüğü için pervasız, bu ve bunun gibiler yüzünden ülkeye yazık olacak!
✍️🏻Ama daha çok zarar gören de, meclisin %65'ini (Edirne'de bile bir milletvekili Kurmanç [Kürt], düşünün!), işadamlarının %60'dan fazlasını oluşturan Kurmanç kardeşlerimize olacak!
ÇÜNKÜ;
✍️🏻✍️🏻✍️🏻 Bu tür arsız, doyumsuz, kışkırtıcı ırkçı etnikçilik, onları(Kürtleri) hiç de kendinden farklı görmeyen ortalama Türk insanında artan bir tepkiye sebep oluyor!
İçten içe tehlikeli bir karşıtlık birikiyor!
Şimdiden söyleyeyim!
“Savaşı Yunan başlatacak” söylemi son dönemde pek revaçta. Hesaplara göre ani bir şok saldırısı yapacaklar ve büyük güçler araya girerek çatışmanın büyümesini engelleyecek. Yunan da vurmuş olup “ders vermiş” olacak. İyi de şimdi Çanakkale köprüsünü Boğaziçini vs vursalar hangi “büyük güç” bu savaşı durdurabilecek? Gerçekten büyük bir körlük durumu var. Çok anlamsız yükselişler. Ne İstanbul’u işgal etmekle tehdit edecek bit Rusya var, ne Navarin’de donanma yakacak İngiltere ve Fransa. ABD zaten kendi derdinde. Türkiye ise 1974 şartlarında bile bir şeyleri göze almış bir ülke. Yunan sağından bazı isimler bu kadar basit bir hesabı bile yapamıyor.
KÜRTLER, 1515 YILINDAN ÖNCE ANADOLU'DA YOKTU
Anadolu Selçuklu Devleti'nin çöküşüyle birlikte Anadolu'da "Tevai-i Müluk" adı altında onlarca beylik kuruldu.
Bu beyliklerin hepsi Türk beyilikleriydi.
Devletin yıkılışı dönemindeki güçsüzlüğünü göz önüne alacak olursanız, biraz gücü olan her kesimin bir beylik kurarak, kendi varlığını ispat ettiğini görürüz.
Madem ki Anadolu Kürtlerin kadim yurtları ise, böyle bir rahat dönemde neden bir beylik kuramadılar?
Nüfusları mı yeterli değildi, yoksa burada değiller miydi?
Tarihte bu gibi devletlerin çöküş dönemlerinde fırsattan istifade ederek birçok devletçikler kurulmuştur.
Tabii devlet kurma kültürünüz varsa!
Nitekim Anadolu'nun en küçük beyliği, Söğütte kuruldu.
O kadar az bir nüfusla Kayı'lar bir beylik kurmuşsa, bugün Anadolu'nun Kürdistan olduğunu söyleyenler, o dönemde neredeydiler?
Çünkü İran’da Zagros Dağlarındaydılar.
Yavuz Selim ve İdris-i Bitlisi'ye borçlular Anadolu'yu.
İtalyan kaşif Marco Polo dahi öyle diyor.
(Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu)🐺🇹🇷