BU HİKAYEYİ EN AZ 5 KEZ PAYLAŞTIM VE BELKİ 30 KEZ DE ZEVKLE OKUDUM,
BİR DE SİZ OKUYUN
Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir'in Savaştepe ilçesinde.
Yola çıkmadan ��nce arabaya bakım yaptırmış, hararet sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı. Dağda su kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe'ye kadar gidebilmiştik.
Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabaya baktıracak birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık; Hüseyin amcayla.
Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini söyledi.
Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. "motorun soğutma sisteminde sorun görmediğinden" söz etti.
Bir süre daha bakındı.
Sonra "buldum galiba" diye haykırdı.
"Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir.
Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O takdirde döşemelerin ıslak olmalı" dedi.
Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü.
Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden araba hararet yapıyordu.
Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca. Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını gösterdi;
- Doktor musun?
- Evet.
- Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de çayımızı içer soluklanırsınız.
Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik. Tek katlı bahçeli şirin bir evdi. Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve
menapoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım. Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi.
Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor odaları karıştırıyordu. Bir şey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde evin bir odasının duvarlarının kitapla dolu olduğunu gördüm. Şaşkınlığım daha da artmıştı.
Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli
ilkokul öğretmeni olduğunu 39 yıl devlet hizmetinde Ege'nin köylerinde çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe'ye yerleştiğini anlattı.
Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini burada hanımıyla baş başa yaşadığından dem vurdu.
- Neden buraya yerleştin?
- Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz, unutuldu gitti.
Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanım. Hasan Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini. Ayrılamadım buralardan.
- Peki bu tamircilik işi nereden çıktı?
- Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek olduğunu?
O zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi hatta az buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler.
Hayatı öğrendik ve öğretmen olup hayatı öğrettik çocuklara.
- Yani elinizden çok iş geliyor.
- Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı, aklını kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya...
Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan söz etti.
- Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışız.
Kandillerde yakıp aydınlanmış��z, odunu ile ısınmışız. Giderek ona benzemişiz.
- Nasıl yani?
- İnsan da doğanın meyvesi değil mi?
Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;
- Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan.
Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu
atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları.
"Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi" diye soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.
- Hurma zeytini bilir misin?
- Bilmem. Hiç duymadım.
- Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır. Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandı��ında yemeğe hazırdır anlayacağın.
- Eeee.
- Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı, insanı. Hayata hazırlıyorlardı .
Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.
"işte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini hatırlatmak için buradayım, doktorcuğum, unutulsun istemiyorum" dedi.
Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık.
Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.
Dr. Mehmet Uhri
Not: Bu yazı, emekli öğretmen Hüseyin Kocakülah ve Köy Enstitülerine emek verenlerin anısına ithaf olunmuştur.
OKUDUYSAN ve BEĞENDİYSEN, BAŞKALARI DA OKUSUN DİYE PAYLAŞIR MISIN?
1-Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk'ün
80 küsür sene önce tenis maçı izlerken fotoğrafı var, yüzerken fotoğrafı var, sahilde kumda otururken, kürek çekerken, at binerken, konser izlerken, zeybek oynarken, dans ederken, heykel incelerken fotoğrafı var...
Türkiye'nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu'dur. 1925 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirir. Ankara'ya ailesinin yanına döner. Bir arkadaşı ile birlikte adalet bakanlığında staja başlar. Fakat bir sorunları vardır, öğle yemeği. Evleri bakanlığa uzaktır ve oraya gidemezler. Türkiye'nin bu ilk kadın avukatları ilk günler peynir ekmek ile öğle yemeklerini idare ederler. Fakat sonsuza dek peynir ekmek yiyemeyecekleri için, dönemin basın yayın genel müdürü olan Ahmet Ağaoğluna giderler.
Öğle yemeklerini İstanbul lokantasında yemek için izin isterler. Babası Ahmet Ağaoğlu bunda bir sakınca görmeyerek izin verir. Aslında o zamanlar yemek yenebilecek tek bir lokanta vardır oda İstanbul lokantasıdır. Sadece milletvekillerinin yemek yedeği bu lokantada, kadınların o zamana kadar yemek yedeği görülmemiştir. İki arkadaş ertesi gün öğle yemeğinde lokantaya gidip küçük bir bölümde yemeklerini yerler. Ahmet Ağaoğlu ve kızını tanıdıkları için hiç kimse yüzlerine karşı bir şey söylemez fakat arkalarından konuşmalar başlar. Şikayetler aynı gün dönemin başbakanı Rauf Bey'e iletilir. Kendisi de Ahmet Ağaolunu arayarak durumu anlatır.
Süreyya o aksam eve geldiğin Ahmet Bey kızına: “Başbakan Rauf Bey seninle arkadaşının lokantada yemek yediğiniz ve herkesin bunu konuştuğunu anlattı. Artık öğle yemeklerine bana gelin.” der. Süreyya çok üzülmüştür ama yapacağı bir şey de yoktur.
Bir kaç gün sonra Atatürk ve eşi Latife hanım, Ahmet Ağaoğluna misafirliğe giderler. Sohbet sırasında bu konu açılınca Süreyya bütün açıklığıyla durumu Atatürk'e anlatır. Onun kendisini destekleyeceğini ve anlayacağını düşünmektedir. Atatürk, “babanın da Rauf beyinde hakkı var” der. Süreyya hayal kırılığı ile ertesi gün bakanlıktaki odasında çalışırken bir yetkili telaşla gelir. “Süreyya hazırlan paşa seni yemeğe götürecekmiş.” der.
Süreyya şaşkınlık ve acele ile kapını önüne çıkar. Yanında bir milletvekili ve yaveri ile arabada oturan Atatürk, “Latife bugün seni öğle yemeğine bekliyor” der. Süreyya sevinç ile arabaya biner. Otomobil İstanbul lokantasının önünden geçerken Atatürk şoföre durmasını söyler. Bozüyük milletvekili Salih Bey telaşla yanlarına gelir. Atatürk herkesin duyacağı şekilde yüksek sesle: “Bugün Süreyya'yı bize götürüyorum ama yarından sonra öğle yemeklerini burada, lokantada yiyecek!” der.
Süreyya ne olup bittiğini daha sonra Latife hanımdan öğrenir. Latife hanım: “Paşa dün akşam bu lokanta olayına çok sinirlendi. Babanı senin yanında ezmek istemediği için belli etmedi. Eve gelince bir kaç millet vekilini arayarak, yarın mutlaka eşleriyle birlikte İstanbul lokantasına öğle yemeğine gitmelerini söyledi.” der. Durumu anlayan Süreyya Ağaoğlu, ertesi gün arkadaşı ile İstanbul lokantasına gittiğinde bir kaç milletvekilinin ve eşlerinin ilk kez orada olduklarını görür.
Atatürk ve Türkiye'nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu, kadınlarında tıpkı erkekler gibi bir lokantada yemek yiyebilmesine öncülük etmişlerdir.
Tekerlekli sandalyeden indirdi, kendi vücuduna bantlarla sardı... Bedensel engelli sevgilisini böyle ayağa kaldırdı... O görüntüler sosyal medyada beğeni topladı
Annesinin bir çöp bidonuna atıp terk ettiği, ailesi olmadığı için de Türk Milleti'ne mektup yazıp bırakan Şehit Komando Uzman Çavuş Murat Akman'ın son mektubu. Bir gün yüzü görememiş kuzum, yaktı yüreğimi 🖤😔
Bir çok fotoğrafı var ama beni en çok etkileyen bu fotoğraf.
Tek delikli kemerin tokası değiştirilmiş, çift delik yapılmış.
80 küsür sene önce tenis maçı izlerken, yüzerken, sahilde kumda otururken, kürek çekerken, at binerken, konser izlerken, zeybek oynarken, dans ederken, heykel incelerken,salıncakta çocuk gibi gülerek sallanırken bile fotoğrafı var.
O dönemin kıyafetlerine,
ayakkabılarına bakıyorsun;
sanırsın dünya moda ikonu.
Aman Tanrı'm diyorsun,
nasıl bir ruh üfledin de çıtayı en üste koydun ?
Bu kadar GÜZEL bir ÖRNEK İNSAN nasıl olabilir?
Ama oldu, bütün dünya gördü,
halen görmekte işte !
Hayvanlarla, çocuklarla,okulda genç kızlarla,delikanlılarla,cephede askerlerle, komutanlarla, dahası köylülerle, şairlerle, yazarlarla sanatçılarla..
Dua etmişliği de var, vaaz
vermişliği de.
"Bana yeniden üniformamı giydirtmeyin!"
deyip ültimatom vermişliği de var.
Tek bir ağacı kesmemek için koca köşkü yürütmüşlüğü de var,
bozkır Ankara'ya Atatürk Orman Çiftliği' ni kurmuşluğu da..
Kalbine kurşun yemişliği de var,
ülkesi için savaştan savaşa koşmuşluğu da.
Yirmi iki yıl, rakamla da yazıyorum, tam 22 yılını cephede geçirmişliği o güzelim ayaklarını asker potinlerinden çıkarmamışlığı, askeri tayınını yemeden sofraya oturmamışlığı da var, bir çok ülke liderini sofrasında ağırlamışlığı da var.
Ama ne acıdır ki "Evde yiyecek kalmadı oğul" diye mektup yazan anacığına:
"Bu para Milli Mücadelenin parasıdır. Vatanı kurtarmak için topladık, konunun ehemmiyeti büyük, size şu an para
gönderemem anacığım,
şimdilik evdeki halıları satın” demişliği de var.
Ve tarihin görüp göreceği en yoksul, en çaresiz savaşlarından birinde
"Geldikleri gibi giderler"
demişliği de var.
Ömrünü, emeğini, aklını, sevgisini milletine verdiği gibi, tüm malını mülkünü de milletine bağışlayıp geçmiş bir Atamız var.
Peki ya şimdi ...?!
(Alıntı)
Kim yazmışsa HARİKA YAZMIŞ...
"Ah Müjgan...
Çok arada kaldık biz,
Kendimiz olamadık.
Tespih elimize,
Malboro ağzımıza yakışmadı.
Fes kafamızda,
501 kot pantolon kıçımızda
O Amerikalı kızdaki gibi durmadı.
Western filmlerinde
Ezilen kızılderililere ağlayıp,
Mavi ceketlileri tuttuk.
Ne solcu olabildik,
Ne sağcı,
Das kapital, okumak için çok uzundu,
Zaten okumayı hiç sevmedik.
Devrim türkülerinin ezgisini tutturamadık,
Bıyığı aşağı bırakmakla olmadı,
Mafyalaştık,
Milliyetimizi araplaştırdık...
Dinimizi Arapça okuduk
Ayetleri anlamadık.
Dünyada anlamadığı bir dilde dua eden başka bir millet var mı bilmiyorum.
Hoş millet miyiz?
Onu da bilmiyorum.
Teknoloji çağına yetişemedik,
Bırak matbaayı,
Bilgisayarın tuşuna da,
Yirmi yaşımıza da
Aynı gün bastık.
Cep telefonunu kemerlerimize astık,
Kazağı pantolonun içine.
Çok aralarda kaldık biz.
Toprak ağalarını demokrat,
Kapitalistleri yatırımcı sandık.
En büyük yalanı söyleyene daha çok inandık,
Camide iken ‘’Uydum hafız olan imama’’ derken, Her yerde imama uyduk.
Laikliğin ne demek olduğunu
Bizi okumanın, eğitimin kurtaracağını anlamadık.
Parayı kazanmak kolay sandık
Bankerlere, Jet Fadıla,
Çiftlik banklara,
En son kriptocuya kaptırdık.
Çok arada kaldık biz.
Kural koyduk, bozduk,
Anayasa yaptık, uymadık
Üniversiteleri ha��at, Liyakatı madara,
Bakara’yı makara ettik.
Nihat Hatipoğlu’nu YÖK’e
Milli güreşçiyi bankaya atadık,
Okul yaptık, eğitim yapmadık,
Yol yaptık çöktü
Köprü yaptık geçmedik
Yine de parasını ödedik.
Devletin elektriğini,
Tekelini,
Limanlarını,
Barajlarını,
Fabrikalarını,
Kaz dağlarını bir güzel sattık.
Devletin malı denizdi,
Dezenfektan satmayan kerizdi.
Zaten ortada kaldıydık,
Bir kanal eksikti arada,
Onun da Projesini hazırladık
Yakında yüzeriz kanalda.
Leblebi tozu vardı bir zamanlar,
pudra şekerine nasıl geçtik?
Hiç anlamadık,
Ve Hiç sormadık,
Acaba bu hayatı,
Kendimiz mi seçtik?
Ümit etmek güzel,
Beklentisi var herkesin...de
Biz küçükken,
Sapanla kuş avlayan arkadaşımıza,
‘dur’ diyemediysek eğer,
Şimdi o arkadaş
Devletin gücünü,
Medyanın sözünü,
Paranın tadını,
Yandaşın hırsını,
Cahilin gönlünü,
Eline avucuna almışken ‘dur’ dememizi
Kimse beklemesin.
... ...
Diyeceğim ama diyemiyorum.
Biri söylemiş işte;
“Muhtaç olduğun kudret
Damarlarındaki, asil kanda mevcuttur “ diye..
Bence uyan artık,
Yoksa geç kalacaksın
Kendini kurtaracak kimse arama,
Seni yine,
Sen kurtaracaksın..."
Mansur Yavaş, 29 Ekim'de Anıtkabir'de okuduğu Andımız ile gündeme gelen minik Bulut'un yer aldığı 10 Kasım videosunu paylaştı:
"Bizim O’nunla olan andımız; söküp atılamayacak en korunaklı yerde, kalplerde… Sonsuza dek…"
Offf
Sera Kadıgil çok feci gömmüş
ANAYASA YOKSA SİZ DE YOKSUNUZ
"Yılmaz Tunç da,Tayyip Erdoğan da, Devlet Bahçeli de, Fethi Yıldız da; kendisini bu devletin sahibi sanan herkes bilmeli:
Ortada bir Anayasa yoksa bir devlet, bir cumhurbaşkanı, bir bakan, Mhp ve Akp de yoktur!"