🧠 Davranış Nörolojisi Dersleri: Hasarlı Bir Beyinde Zihin Nasıl Şekillenir? 🧬✨
Konuşma yeteneğini kaybetmek ama her şeyi anlamak… En yakın dostunun yüzünü görmek ama onu tanıyamamak… Ya da elindeki çatalı nasıl kullanacağını aniden unutmak… Beynin tek bir bölgesindeki hasar, insan zihnini ve davranışlarını nasıl parçalar? 🤔🔬
🏢 GazeteBilim olarak, nöroloji ve klinik nörofizyoloji alanının kıdemli isimlerinden Prof. Dr. H. Tuğrul Atasoy ile insan zihninin en karmaşık sınırlarına inen 4 haftalık sarsıcı bir ders serisine başlıyoruz! 📚👣
⏳ 6 Ekim - 27 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek "Davranış Nörolojisi Dersleri" kapsamında; korteksin derinliklerinde iz sürecek, afazi, agnozi ve apraksi gibi yüksek beyin işlev bozuklukları üzerinden zihnin ve davranışların gizemli haritasını çıkaracağız. 🔍🧠
🗺️ Gerçeğin İzini Süreceğimiz Program:
🗓️ 6 Ekim: Edinilmiş Lisan Bozuklukları (Afaziler)
🗓️ 13 Ekim: Duyusal Tanıma Bozuklukları (Agnoziler)
🗓️ 20 Ekim: Motor İşlem Bozuklukları (Apraksiler)
🗓️ 27 Ekim: Yüksek Kortikal İşlev Bozuklukları
💡 Eğitim Detayları:
🎓 Dijital Katılım Belgesi: 4 dersin en az 3’üne katılan konuklarımıza Dijital Katılım Belgesi takdim edilecektir.
🎥 3 Ay Sınırsız Erişim: Dersler kayıt altına alınacak, kaçırdığınız veya tekrar izlemek istediğiniz kısımlara 3 ay boyunca dilediğiniz zaman erişebileceksiniz.
💬 Canlı Soru-Cevap: Zoom üzerinden gerçekleşecek canlı yayınlarda Tuğrul Hoca'ya sorularınızı doğrudan yöneltebileceksiniz.
⚠️ Sınırlı Kontenjan: Etkileşimi ve nitelikli tartışma ortamını korumak adına kontenjan sınırı vardır.
🚀 Beynin mekanizmalarını, lisanın, algının ve davranışların sınırlarını klinik örneklerle keşfetmek isteyen tüm psikoloji, tıp, felsefe meraklılarını Zoom ekranlarına bekliyoruz. 💻🔬
🌐 Bilgi ve Başvuru: https://t.co/JakF9SEpzI
📩 Doğrudan Başvuru: [email protected]
📍Çin, bilim yarışında genç araştırmacılara sıra dışı bir destek modeli getiriyor.
🗨Seçilen 35 yaş altı bilim insanlarına 15 yıla kadar uzun vadeli araştırma desteği sağlanacak; kısa vadeli başarı baskısı azaltılacak. Programın ilk grubuna yurtdışından araştırmacılar da seçildi.
Çin’in temel bilim araştırmalarının başlıca finansman kuruluşu Çin Ulusal Doğa Bilimleri Vakfı (NSFC), seçkin genç bilim insanlarını 15 yıla kadar destekleyecek yeni bir model uyguluyor.
NSFC Başkanı Dou Xiankang’ın açıkladığı programa bu yıl 35 yaş altındaki 44 araştırmacı seçildi. Bunların dokuzu yurtdışından geliyor.
15 yıl kısa vadeli sonuç baskısı yok
Program 5+5+5 yıllık dönemlerden oluşuyor. İlk beş yılın ardından finansmanın iki katına, sonraki aşamada ise bir kez daha iki katına çıkarılması planlanıyor.
Programın asıl dikkat çekici tarafı ise araştırmacıların sürekli kısa vadeli sonuç üretme baskısından uzak tutulması. Dou, yaklaşımı “Kısa vadede başarılı olup olmamanızla ilgilenmiyoruz; sakinleşip laboratuvarda kalmanızı istiyoruz” sözleriyle anlattı.
Amaç, genç bilim insanlarının sürekli makale ve hızlı sonuç üretmek yerine uzun vadeli, riskli ve temel bilimsel problemlere yoğunlaşabilmesi.
Çin bilim insanlarına para kadar zaman da veriyor
Model, akademide “publish or perish” olarak bilinen sürekli yayın ve performans baskısına farklı bir yaklaşım getiriyor.
Temel bilimde önemli keşiflerin ne zaman ortaya çıkacağı önceden bilinemiyor. Kısa süreli fonlar ise araştırmacıları daha güvenli ve hızlı sonuç alınabilecek konulara yöneltebiliyor.
Çin’in modeli bu nedenle bilim insanlarına yalnızca para değil, bilim açısından çok değerli başka bir kaynak sağlamayı hedefliyor: zaman.
Başka ülkelerde de benzer modeller var
Çin bu yaklaşımda tamamen yalnız değil. ABD’de Howard Hughes Medical Institute (HHMI) bilim insanlarına yedi yıllık ve yenilenebilir destekler sağlarken genç araştırmacılara yönelik Freeman Hrabowski Scholars programı 5+5 yıla kadar uzanabiliyor.
Almanya’daki Max Planck Research Groups genç bilim insanlarına bağımsız laboratuvar ve bütçe sağlayarak dokuz yıla kadar destek verebiliyor. Avrupa Araştırma Konseyi’nin hibeleri ise genellikle beş yıllık.
Dolayısıyla uzun vadeli ve araştırmacı merkezli finansman dünyada yeni değil. Çin’in modelini dikkat çekici kılan ise 35 yaş altındaki araştırmacıları 15 yıla kadar desteklemeyi, finansmanı aşamalı olarak büyütmeyi ve kısa vadeli performans baskısını özellikle azaltmayı hedeflemesi.
Çinli olmayan bilim insanlarına da kapı açık mı?
15 yıllık programa seçilen 44 kişinin dokuzu yurtdışından geliyor. Ancak açıklanan bilgiler bu kişilerin kaçının Çin vatandaşı olmayan bilim insanları olduğunu göstermiyor. Bu nedenle yeni programın yabancı uyruklu araştırmacılara hangi koşullarla açık olduğunu söylemek için henüz erken.
Buna karşılık Çin’in daha geniş bilim politikası yabancı araştırmacılara açık. NSFC’nin ayrı programları Çin vatandaşı olmayan bilim insanlarının Çin’de araştırma yapmasına olanak sağlıyor.
🔗https://t.co/cryVhYfv4U
📍ABD Başkanı Donald Trump, dünyanın en güçlü yapay zekâ şirketleriyle gönüllü bir güvenlik anlaşmasına imza attı.
🗨OpenAI, Anthropic, Google, Meta, Nvidia ve xAI gibi şirketlerin kendi teknolojilerini büyük ölçüde kendilerinin denetlemesini öngören anlaşmanın yasal yaptırımı yok. Trump ise belgeyi “ahlaken bağlayıcı” ilan etti.
Dünyanın en güçlü yapay zekâ sistemlerinin nasıl denetleneceğine ilişkin tartışmalar sürerken ABD yönetimi tercihini büyük ölçüde şirketlerin kendi kendilerini denetlemesinden yana yaptı.
Donald Trump, 29 Eylül’de Beyaz Saray’da yapay zekâ ve teknoloji sektörünün önde gelen yöneticileriyle bir araya geldi. Toplantının ardından Google, Meta, OpenAI, Nvidia, Anthropic ve xAI yöneticilerinin de aralarında bulunduğu isimler, ileri yapay zekâ sistemlerinin güvenliğine ilişkin gönüllü bir anlaşmaya imza attı.
Yasal yaptırım yerine “ahlaki” bağlayıcılık
Anlaşma, ileri yapay zekâ modelleri geliştiren şirketlerin güçlü iç denetim mekanizmaları kurmasını, risk değerlendirmeleri yapmasını ve bağımsız dış denetçilerle çalışmasını öngörüyor.
Ancak kritik nokta şu: Bunlar yasal olarak bağlayıcı yükümlülükler değil.
Trump’a anlaşmanın bağlayıcı olup olmadığı sorulduğunda, “Bence ahlaken bağlayıcı” yanıtını verdi. Belgeyi bir tür “anayasa”ya benzeten Trump, şirketlerin kendilerini denetleyeceğini söyledi.
Böylece ekonomik çıkarları yapay zekâ yarışında daha güçlü modeller geliştirmeye ve bunları hızla piyasaya sürmeye bağlı şirketlerden, aynı yarışın doğurduğu tehlikelerin başlıca denetçileri olmaları da bekleniyor.
Şirketler hem yarışacak hem kendilerini denetleyecek
Anlaşmanın temel çelişkisi burada ortaya çıkıyor.
Yapay zekâ şirketleri yüz milyarlarca dolarlık yatırımların söz konusu olduğu küresel bir yarışın içinde. Aynı şirketlerin yöneticileri son dönemde giderek daha güçlü AI sistemlerinin siber güvenlikten biyolojik tehditlere ve insan kontrolünün kaybedilmesine kadar ciddi riskler yaratabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor.
Buna rağmen ABD yönetiminin ortaya koyduğu model, güçlü ve bağlayıcı bir kamusal düzenleme yerine şirketlerin iç kontrollerine, dış denetçilere ve gönüllü taahhütlerine ağırlık veriyor.
Üstelik anlaşmadaki risk değerlendirmesi, iç kontrol ve dış denetim gibi bazı uygulamalar büyük AI şirketlerinin zaten çeşitli biçimlerde kullandığı yöntemler.
Trump yapay zekâ yarışını yavaşlatmak istemiyor
Trump’ın yaklaşımının arkasında ABD ile Çin arasındaki teknoloji rekabeti de bulunuyor. ABD Başkanı daha önce yapay zekâya yönelik yeni düzenlemelere mesafeli durmuş ve küresel AI denetimi girişimlerine karşı çıkmıştı.
29 Eylül’deki toplantının ardından da yapay zekâ sektörünün kendisini denetleyebileceğini savundu.
Trump yönetimi ileride yaklaşık 10 kişilik bir denetim komitesi oluşturulabileceğini de açıkladı. Anlaşmanın metni, gönüllü önlemlerin gelecekte yasa veya düzenlemelere dönüştürülebilmesine kapıyı tamamen kapatmıyor.
Ancak şimdilik dünyanın en hızlı gelişen ve kendi yöneticilerinin bile ciddi riskler taşıyabileceğini söylediği teknolojilerden birinin denetiminde yasal zorunlulukların yerini büyük ölçüde şirketlerin verdiği sözler alıyor.
Ve Trump bu sözlerin güvencesini tek kelimeyle açıklıyor: “Ahlak.”
🔗https://t.co/OE1gdih3fC
Gazete Bilim sponsorluğundaki Bilim Kenti’nde bu hafta Kerem Yıldırım ile siyasal davranış ve kutuplaşma hakkında konuşacağız. 🤩
Bu akşam 19.00-20.00 saatleri arasında 96.6 frekansındayız!
📍İyi uyku denince akla sekiz saat kesintisiz uyumak geliyor.
🗨Ancak günümüzde geleneksel yaşam biçimlerini sürdüren topluluklar üzerinde yapılan araştırmalar farklı bir tablo ortaya koyuyor: İnsanlar sekiz saatten daha kısa uyuyabiliyor; uyku düzenini ise yalnızca karanlık değil sıcaklık ve sosyal yaşam da şekillendiriyor.
Elektrik ve yapay ışık yaygınlaşmadan önce insanların güneş batınca uyuduğu, sekiz-dokuz saat kesintisiz uyuyup gün doğumuyla uyandığı düşüncesi oldukça yaygın. Bilimsel araştırmalar ise bu romantik “doğal uyku” tablosunu desteklemiyor.
Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles’tan (UCLA) Jerome Siegel ve çalışma arkadaşlarının 2015 yılında Current Biology dergisinde yayımlanan araştırması, Tanzanya’daki Hadza, Namibya’daki San ve Bolivya’daki Tsimané topluluklarının uyku düzenlerini karşılaştırdı.
Araştırmacılar bu üç toplulukta gerçek uyku süresinin gecede ortalama 5,7 ila 7,1 saat arasında değiştiğini belirledi. Katılımcılar güneş batınca hemen yatmıyor, genellikle yaklaşık üç saat daha uyanık kalıyordu.
Uykuyu yalnızca güneş yönetmiyor
2015 tarihli araştırmanın dikkat çekici bulgularından biri sıcaklıkla ilgiliydi.
Her üç toplulukta da uykuya geçiş, gece çevre sıcaklığının düşmeye başladığı dönemle yakından ilişkiliydi. İnsanlar çoğunlukla sıcaklığın günlük en düşük seviyesine yaklaştığı saatlerde uyanıyordu.
Araştırmacılar bu nedenle insanın uyku düzenini belirleyen çevresel işaretler arasında ışığın yanı sıra sıcaklığın da önemli bir rol oynayabileceğini belirtiyor.
Sekiz saat değişmez bir kural değil
Duke Üniversitesi ve Nevada Üniversitesi’nden araştırmacıların Hadza topluluğunu 393 gün boyunca izlediği ve 2017’de American Journal of Physical Anthropology dergisinde yayımladığı başka bir çalışma da benzer bir tablo ortaya koydu.
Araştırmada Hadza yetişkinlerinin ortalama uyku süresi yaklaşık 6,25 saat olarak ölçüldü. Gece boyunca uyanmalar da olağandışı değildi.
Bu sonuçlar “altı saat uyku herkese yeter” anlamına gelmiyor. Kronik uyku eksikliğinin sağlık üzerindeki olumsuz etkileri çok sayıda araştırmayla gösterilmiş durumda ve insanların uyku ihtiyacı yaşa ve bireysel özelliklere göre değişebiliyor.
Bulguların sorguladığı şey daha farklı: İyi uykunun herkes için mutlaka sekiz saat kesintisiz uyku anlamına geldiği düşüncesi.
Gece boyunca herkes aynı anda uyumuyordu
2017’de Proceedings of the Royal Society B dergisinde yayımlanan ve Hadza topluluğunun uyku düzenini inceleyen bir başka araştırmada ise dikkat çekici bir sosyal örüntü bulundu.
Topluluktaki insanların farklı saatlerde uyuyup uyanması nedeniyle gözlem süresinin büyük bölümünde gruptan en az bir kişinin uyanık olduğu görüldü.
Araştırmacılar, yaş ve uyku ritimlerindeki bu çeşitliliğin insanın evrimsel geçmişinde grubun gece boyunca tehlikelere karşı korunmasına katkıda bulunmuş olabileceği hipotezini ortaya attı.
Avcı-toplayıcılardan öğrenebileceğimiz şey
Bu araştırmalardan “avcı-toplayıcılar gibi uyumalıyız” ya da “sekiz saat uyumak gereksiz” sonucu çıkarılamaz. Günümüzde incelenen bu topluluklar da tarihöncesi insanların birebir karşılığı değil.
Ancak araştırmalar uykuyu yalnızca kaç saat uyuduğumuzla değerlendirmememiz gerektiğini gösteriyor. Doğal ışık, çevre sıcaklığındaki değişimler, biyolojik ritimler ve sosyal yaşam da uyku düzeninin parçaları.
İnsan uykusu yalnızca bir kronometre meselesi değil; ışık, sıcaklık, biyolojik ritim ve sosyal çevrenin birlikte şekillendirdiği bir sistem.
🔗https://t.co/ZDLsYJf6zs
📍Antalya’nın Adrasan açıklarında yaklaşık 2.100 yıl önce batan bir ticaret gemisinden binlerce tabak, kâse ve servis kabı çıkarılıyor.
🗨Aralarında 122 farklı form ve boyutun bulunduğu seramikler, antik Akdeniz’in sofra kültürünün yanı sıra Anadolu’dan Roma dünyasına uzanan ticaret ağının izlerini de taşıyor.
Antalya’nın Kumluca ilçesine bağlı Adrasan açıklarında 2025 yılında başlatılan sualtı kazıları, Geç Helenistik-Erken Roma döneminin Akdeniz ticaretine ilişkin dikkat çekici bulgular ortaya çıkarıyor.
Akdeniz Üniversitesi Sualtı Arkeolojisi Araştırma Merkezi ile Antalya Müzesi tarafından yürütülen çalışmalarda, yaklaşık 2.100 yıllık gemi batığından binlerce seramik eser gün yüzüne çıkarıldı.
Batıkta 122 farklı sofra kabı
Geminin ana yükünü, antik dönemde Rhosus adıyla bilinen bugünkü Hatay-Arsuz çevresinde üretildiği düşünülen tabak ve kâseler oluşturuyor. Kuruyemiş tabakları, çorba kâseleri, balık tabakları ve çeşitli büyüklüklerde tepsilerin de aralarında bulunduğu 122 farklı form ve boyutta seramik tespit edildi.
Bu sofra kaplarının Roma dünyasında rağbet gördüğü ve Akdeniz’de dolaşan değerli sofra ürünleri arasında yer aldığı belirtiliyor. Batıkta Ege’deki bazı adalarda üretildiği düşünülen amforaların da bulunması, geminin farklı üretim merkezlerinden yük taşıdığını gösteriyor.
Çiçero da Rhosus kaplarından sipariş etmişti
Buluntuları daha da ilginç hale getiren ayrıntılardan biri antik yazılı kaynaklarda gizli.
Romalı devlet adamı ve hatip Çiçero, MÖ 50 yılında dostu Attikus’a yazdığı bir mektupta Rhosus’tan seramik kaplar sipariş ettiğinden söz ediyor. Adrasan batığındaki seramiklerin aynı üretim bölgesiyle ilişkilendirilmesi, Rhosus kaplarının antik Akdeniz ticaretindeki önemine ilişkin dikkat çekici bir arkeolojik bağlantı sunuyor.
2.100 yıl boyunca kil korudu
Batığın en çarpıcı özelliklerinden biri de seramiklerin paketlenme biçimi.
Kaplar ahşap sandıklara yerleştirilirken aralarına kil konulmuştu. Yolculuk sırasında kapların birbirine çarpıp kırılmasını engellemek için kullanılan bu yöntem, gemi battıktan sonra da seramiklerin büyük bölümünün korunmasına katkıda bulundu.
Batıkta bulunan MÖ 1. yüzyıla tarihlenen Antakya kökenli sikkeler de geminin tarihlendirilmesine yardımcı oluyor. Bulgular, geminin Antakya, Ege, Yunanistan ve İtalya kıyılarını birbirine bağlayan ticaret ağı içerisinde faaliyet gösterdiğine işaret ediyor. Araştırmacılar geminin Arsuz çevresinden yola çıkmış ve Roma yönünde ilerliyor olabileceğini değerlendiriyor.
Denizin 42 ila 55 metre altında bulunan batıktaki kazılar, sualtı robotlarının desteğiyle devam ediyor. Yaklaşık iki bin yıl önce sıradan bir ticari yük olan tabak, kâse ve tepsiler bugün antik Akdeniz’in üretim, taşımacılık, ticaret ve sofra kültürünün birlikte incelenebildiği sıra dışı bir arkeolojik arşive dönüşmüş durumda.
🔗https://t.co/WKHvvAV9zq
🧬 BİYOLOJİNİN HAYALET YAZILIMI: EPİGENETİK
Aynı DNA, bambaşka hücreler. Bir hücreyi nöron, diğerini deri hücresi yapan ne? Yanıt yalnızca DNA dizisinde değil; genlerin ne zaman, nerede ve ne düzeyde çalıştığında da gizli.
Epigenetik, DNA’nın tek başına anlatamadığı hikâyenin izini sürüyor: Genler ne zaman devreye giriyor, hücreler kimliklerini nasıl koruyor ve çevresel koşullar bu süreçleri nasıl etkiliyor?
🌐 ODTÜ Biyolojik Bilimler Bölümü’nden Arş. Gör. Onur Baloğlu ile dört haftalık Epigenetik Dersleri başlıyor!
🔍 Neler konuşacağız?
🔹 Epigenetik nedir, ne değildir?
🔹 Hücreler genlerin etkinliğini nasıl düzenler?
🔹 Üç boyutlu kromozom organizasyonu ve Hi-C teknolojisi
🔹 Epigenetiğin evrimsel süreçteki rolü
🗓 14, 21, 28 Ekim ve 4 Kasım 2026 — Çarşamba günleri
⏰ 19.00–21.00
💻 Zoom üzerinden çevrimiçi
🎥 Dersler kaydedilecek ve kayıtlar katılımcılara ulaştırılacaktır.
🙋 Sorularınızı ders sırasında canlı olarak yöneltebileceksiniz.
📜 Dört dersin en az üçüne katılanlara katılım belgesi verilecektir.
📌 Kontenjan sınırlıdır.
🔗 Bilgi ve başvuru: https://t.co/aiJw1Jisi6
📩 [email protected]
📍Enceladus, Dünya dışı yaşam arayışında yeni bir ipucu verdi.
🗨Satürn’ün buzlarla kaplı uydusunun yeraltı okyanusundan gelen maddeler uzaya püskürürken bazı bileşenler buz parçacıklarında ayrışıp yoğunlaşıyor. Araştırmacılara göre yaşam varsa onun moleküler izleri de belirli buz tanelerinde yoğunlaşarak gelecekteki uzay araçları tarafından daha kolay tespit edilebilir.
Satürn’ün uydusu Enceladus, kalın buz kabuğunun altında küresel bir sıvı su okyanusu barındırıyor. Uydunun güney kutbundaki çatlaklardan okyanus kökenli su buharı ve buz parçacıkları uzaya doğru yüzlerce kilometre boyunca püskürüyor.
Science Advances dergisinde 25 Eylül’de yayımlanan yeni araştırma, bu püskürmelerin Dünya dışı yaşam arayışında beklenmedik bir avantaj sağlayabileceğini gösterdi.
Yaklaşık 1.000 buz tanesi incelendi
Frank Postberg liderliğindeki uluslararası araştırma ekibi, NASA’nın Cassini uzay aracının Kozmik Toz Analizörü ile kaydettiği yaklaşık 1.000 tuz bakımından zengin buz parçacığının verilerini inceledi.
Buz tanelerinin kimyasal olarak birbirinin aynı olmadığı ortaya çıktı. Bazıları sodyum klorür bakımından zenginken diğerlerinde karbonat, fosfat, hidroksit veya potasyum içeren tuzlar yoğunlaşıyordu.
Araştırmacıların önerdiği mekanizmaya göre süreç, yeraltı okyanusunun yüzeyinde başlıyor. Patlayan kabarcıklar küçük su damlacıkları oluşturuyor. Bu damlacıklar su buharıyla birlikte buz kabuğundaki çatlaklardan yukarı taşınırken yavaşça donuyor.
Donma sırasında farklı tuzlar birbirinden ayrışıyor. Donmuş damlacıklar çatlakların duvarlarına çarpıp parçalandığında ise farklı kimyasal bileşimlere sahip mikrometre büyüklüğünde buz taneleri oluşuyor ve uzaya püskürtülüyor.
Yaşamın izleri birkaç buz tanesinde yoğunlaşabilir
Araştırmanın Dünya dışı yaşam açısından en önemli sonucu burada ortaya çıkıyor. Aynı fiziksel süreç, tuzların yanı sıra organik molekülleri ve olası moleküler yaşam izlerini de belirli buz parçacıklarında yoğunlaştırabilir.
Bu nedenle Enceladus’ta yaşam varsa izleri bütün buz tanelerine eşit biçimde dağılmayabilir. Araştırmacılara göre gelecekte gönderilecek bir uzay aracının yaşamın moleküler işaretlerini bulabilmesi için çok sayıda buz tanesini tek tek analiz etmesi gerekebilir.
Araştırmanın başındaki Postberg, Enceladus’un aslında bilim insanlarının işinin bir bölümünü doğal olarak yaptığını belirtiyor: Okyanusun bileşenleri birbirinden ayrılıyor ve ayrı buz parçacıklarında yoğunlaşıyor.
Yaşam bulunduğu anlamına gelmiyor
Araştırma Enceladus’ta yaşam bulunduğunu göstermiyor. Ancak uydu, Dünya dışı yaşam arayışı açısından önemli bir avantaj sunuyor: Bilim insanlarının kilometrelerce kalınlıktaki buz kabuğunu delerek okyanusa ulaşması gerekmeyebilir.
Yeraltı okyanusundan gelen maddeler zaten doğal yollarla uzaya taşınıyor. Üstelik yeni araştırmaya göre Enceladus bu maddeleri yalnızca püskürtmüyor; bazılarını buz tanelerinde yoğunlaştırarak olası yaşam izlerinin tespit edilmesini de kolaylaştırıyor olabilir.
🔗https://t.co/QFyHQRA2ra
📍ABD bilim ve teknoloji alanında hâlâ dünyanın en güçlü merkezlerinden biri ancak Çin hızla arayı kapatıyor.
🗨Stanford Üniversitesi’nin yeni raporuna göre ABD’nin en çok atıf alan yeni teknoloji araştırmalarındaki payı son 10 yılda yüzde 14,2’den yüzde 8,4’e gerilerken Çin’in payı yüzde 11,5’ten yüzde 20,8’e yükseldi.
Stanford Üniversitesi İnsan Merkezli Yapay Zekâ Enstitüsü (HAI), 28 Eylül’de yayımladığı 2026 ABD Yetenek Raporu‘nda ABD’nin bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarındaki insan gücünü Çin ile süren teknoloji rekabeti açısından değerlendirdi.
Onlarca federal araştırma, uluslararası veri tabanı, bilimsel yayın ve patent kaydını bir araya getiren raporun vardığı sonuç açık: ABD’nin bilimsel insan kaynağı sistemi hâlâ son derece güçlü ancak tarihsel avantajları hızla daralıyor.
Bilimsel yayınlarda tablo tersine döndü
En dikkat çekici değişim yüksek etkili bilimsel araştırmalarda görülüyor.
Son 10 yılda ABD’nin en çok atıf alan gelişmekte olan teknoloji yayınlarındaki payı yüzde 14,2’den yüzde 8,4’e düştü. Aynı dönemde Çin’in payı yüzde 11,5’ten yüzde 20,8’e çıktı.
Çin ayrıca dünyanın önde gelen yapay zekâ ve makine öğrenmesi konferanslarındaki bilimsel katkılarda ABD’yi hızla yakalıyor veya bazı ölçütlerde geçiyor.
Patentlerde fark daha da çarpıcı. Stanford raporuna göre Çinli şirketler ve araştırmacılar, ABD’dekilerin yaklaşık üç katı bilgisayar teknolojisi patenti başvurusu yapıyor. Biyoteknoloji ve yarı iletkenlerde ise Çin’in başvuru sayısı yaklaşık iki kat daha fazla.
ABD’nin zayıf noktası kendi öğrencileri
Rapor, ABD’nin sorununun yalnızca Çin’in yükselişi olmadığını gösteriyor.
ABD matematik performansında dünyada 34. sırada bulunuyor. Üstelik öğrenci başına eğitim harcaması OECD ortalamasının yüzde 48 üzerinde. Üniversiteye STEM alanında eğitim alma niyetiyle başlayan öğrencilerin ise yalnızca yaklaşık 10’da 4’ü STEM diplomasıyla mezun oluyor.
Bu durum ABD bilim sistemini yabancı öğrencilere giderek daha bağımlı hale getiriyor. Uluslararası öğrenciler ülkedeki STEM yüksek lisans derecelerinin yarısından fazlasını ve araştırma doktoralarının üçte birinden fazlasını alıyor.
Hindistan ve Çin’den gelen öğrenciler birlikte ABD’deki bütün uluslararası lisansüstü öğrencilerin yüzde 61’ini oluşturuyor.
ABD hâlâ güçlü ama…
Bununla birlikte veriler “Çin bilimde ABD’yi tamamen geçti” sonucunu desteklemiyor.
ABD dünyanın önde gelen üniversitelerine, araştırma laboratuvarlarına ve teknoloji şirketlerine sahip olmayı sürdürüyor ve dünyanın dört bir yanından bilim insanlarını çekme kapasitesi hâlâ büyük bir avantaj sağlıyor.
Yapay zekâ alanında da ABD’nin bazı önemli üstünlükleri devam ediyor. Stanford’un 2026 Yapay Zekâ Endeksi’ne göre ABD daha fazla üst düzey yapay zekâ modeli üretiyor ve özel yapay zekâ yatırımlarında Çin’in çok önünde bulunuyor.
Ancak Çin yayın sayısı, bilimsel atıflar ve patent üretimi gibi göstergelerde öne çıkarken iki ülkenin en gelişmiş yapay zekâ modelleri arasındaki performans farkı da büyük ölçüde kapanmış durumda.
Stanford araştırmacılarının uyarısı bu nedenle Çin’in ABD’yi her alanda geçtiği değil. ABD’nin bilimsel üstünlüğünü sağlayan avantajların artık kalıcı kabul edilemeyeceği.
🔗https://t.co/yW8FnzCSPV
📍Antalya’daki 1.800 yıllık bir Roma hamamının Geç Antik Çağ’da üretim tesisine dönüştürüldüğü ortaya çıktı.
🗨Araştırmacılar, hamama sonradan eklenen presler, havuzlar ve zeytin değirmeninden hareketle yapının şarap ve zeytinyağı üretiminde kullanıldığını ve kentte bugüne kadar belirlenen en büyük tarımsal üretim tesisi olduğunu düşünüyor.
Antiochia ad Cragum’daki “Küçük Hamam”ı inceleyen Emlyn Dodd ve Leticia R. Rodriguez’in araştırması Journal of Roman Archaeology dergisinde yayımlandı.
Araştırmaya göre yapı MS 2. ya da 3. yüzyılda Roma hamamı olarak inşa edildi. Ancak sonraki yüzyıllarda hamam olarak kullanılmasına son verildi. Yapının en azından kuzey bölümü daha sonra üzüm ve zeytin gibi tarımsal ürünlerin işlendiği bir üretim alanına dönüştürüldü.
Hamamın odalarına presler kuruldu
Arkeologlar eski hamamın içine sonradan eklenmiş pres sistemleri, büyük toplama havuzları ve zeytin ezmekte kullanılan trapetum tipi bir değirmen ortaya çıkardı.
Kimyasal analizler de tesiste zeytinyağı üretildiği yorumunu destekleyen kalıntılar verdi. Şarap üretimine özgü kimyasal izler ise tespit edilemedi. Buna karşın preslerin ve havuzların mimari özellikleri ile benzer antik üretim tesisleriyle yapılan karşılaştırmalar, araştırmacıların burada şarap da üretilmiş olabileceği sonucuna varmasına yol açtı.
Yazarlar bu nedenle yapıyı şarap ve zeytinyağı üretiminde kullanılmış çok amaçlı bir tarımsal işleme tesisi olarak yorumluyor.
Hamamdan üretim merkezine
Üretim tesisinin tam olarak hangi tarihte kurulduğu henüz kesin değil. Ancak arkeolojik bulgular dönüşümün Roma hamamının kullanım dışı kalmasından sonra, Geç Antik Çağ’da gerçekleştiğini gösteriyor. Üretimin en geç MS 6.–7. yüzyıllarda sona erdiği düşünülüyor.
Küçük Hamam’daki tesis, araştırmacılara göre Antiochia ad Cragum’da bugüne kadar tespit edilen en büyük ve en iyi korunmuş tarımsal işleme alanlarından biri.
Kentte benzer dönüşümlerin başka yapılarda da görülmesi dikkat çekiyor. Daha önce bir imparatorluk tapınağının bulunduğu alanda şarap üretimine ilişkin düzenekler, Büyük Hamam’ın bazı bölümlerinde ise üretim faaliyetlerinin izleri ortaya çıkarılmıştı.
Araştırmacılara göre bulgular, Geç Antik Çağ’da Roma kentlerinin büyük kamusal yapılarının yalnızca terk edilmediğini; bazı durumlarda yeni ekonomik ihtiyaçlara uyarlanarak üretim alanlarına dönüştürüldüğünü gösteriyor.
🔗https://t.co/HYdKwogNVh
📍Çin Bilimler Akademisi, ülkenin 2030’a kadar bilim ve teknolojide yoğunlaşacağı stratejik alanları açıkladı.
🗨Çiplerden yapay zekâya, kuantum teknolojilerinden beyin-bilgisayar arayüzlerine ve kontrollü nükleer füzyona uzanan plan, Çin’in önümüzdeki beş yıl araştırma gücünü hangi alanlarda yoğunlaştıracağını gösteriyor.
Çin’in en büyük devlet araştırma kurumu olan Çin Bilimler Akademisi (CAS), 2026–2030 dönemini kapsayan yeni beş yıllık kalkınma planını yayımladı.
Planın merkezinde Çin’in küresel bilim ve teknoloji yarışında kritik gördüğü altı alan bulunuyor: Entegre devreler ve çip teknolojileri, yapay zekâ, kuantum teknolojileri, yaşam bilimleri ve biyoteknoloji, beyin-bilgisayar arayüzleri ve kontrollü nükleer füzyon.
Çin çip ve yapay zekâya yüklenmeye devam edecek
Plan, özellikle çip ve yapay zekâ alanındaki araştırmaların daha sistematik biçimde yürütülmesini öngörüyor.
Çin son yıllarda ABD’nin gelişmiş yarı iletkenlere ve çip üretim teknolojilerine yönelik kısıtlamalarıyla karşı karşıya. Bu nedenle kendi işlemcilerini, üretim teknolojilerini ve yapay zekâ altyapısını geliştirmek ülkenin stratejik önceliklerinden biri haline geldi.
Yeni plan, bu politikanın önümüzdeki beş yılda da devam edeceğini gösteriyor.
Ancak Çin’in hedefi yalnızca daha güçlü yapay zekâ modelleri geliştirmek değil. Akademi, yapay zekânın doğrudan bilimsel araştırmalarda kullanılmasını da temel hedeflerden biri olarak belirledi. Buna göre AI; yeni malzemelerden biyolojiye kadar farklı alanlarda bilimsel keşif sürecini hızlandırmak için kullanılacak.
Kuantumdan beyin-bilgisayar arayüzlerine
Çin’in yatırım yapacağı bir diğer alan kuantum teknolojileri.
Kuantum bilgisayarları, haberleşme sistemleri ve hassas ölçüm teknolojileri, ABD ve Çin arasındaki yeni teknoloji rekabetinin önemli başlıklarından biri.
Plan aynı zamanda beyin-bilgisayar arayüzlerini öncelikli alanlar arasına alıyor. Bu teknoloji, insan beynindeki sinyallerin doğrudan bilgisayarlar veya makinelerle iletişim kurmasını hedefliyor ve özellikle felçli hastaların hareket veya iletişim yeteneklerinin geri kazandırılması gibi uygulamalar açısından önem taşıyor.
Füzyon enerjisi stratejik hedef
Çin Bilimler Akademisi’nin özel olarak öne çıkardığı alanlardan biri de kontrollü nükleer füzyon.
Füzyon, Güneş’in enerji üretme mekanizmasını Dünya’da kontrollü biçimde gerçekleştirmeyi amaçlıyor. Başarılması halinde çok büyük miktarda ve düşük karbonlu enerji sağlama potansiyeline sahip.
Ancak ticari ölçekte çalışan bir füzyon santrali henüz hiçbir ülkede bulunmuyor. Çin’in planı da füzyon enerjisinin çözüldüğü anlamına gelmiyor; ülkenin bu alandaki araştırmalara daha fazla kaynak ayıracağını gösteriyor.
Bilim merkezleri ülke geneline yayılacak
Çin yalnızca araştırma konularını değil, bilimsel altyapının coğrafi dağılımını da yeniden düzenliyor.
Yeni planda Pekin, Şanghay ve Guangdong-Hong Kong-Makao Büyük Körfez Bölgesi ana bilim ve teknoloji merkezleri olarak öne çıkıyor. Hefei, Chengdu-Chongqing, Wuhan ve Xi’an ise ikinci düzey stratejik araştırma merkezleri olarak konumlandırılıyor.
Amaç, farklı şehirlerdeki laboratuvarları ve araştırma kurumlarını büyük ulusal projelerde birlikte çalıştırmak.
Bilim insanı yetiştirmek de planın parçası
Akademi, önümüzdeki beş yılda yalnızca teknoloji geliştirmeyi değil, genç bilim insanlarının yetiştirilmesini ve uluslararası araştırma iş birliklerinin artırılmasını da hedefliyor.
Plan aynı zamanda temel bilimlere özel önem veriyor. Matematik, fizik, kimya, biyoloji, astronomi ve yer bilimlerinin yanı sıra disiplinlerarası araştırmaların desteklenmesi öngörülüyor.
2030 hedefi: Teknolojiyi takip eden değil yönlendiren ülke
Çin Bilimler Akademisi, 2030’a kadar temel bilimlerde özgün keşif kapasitesini artırmayı, kritik teknolojilerde büyük ilerlemeler sağlamayı ve dünyanın önde gelen araştırma kurumlarından biri haline gelmeyi hedefliyor.
Bu nedenle açıklanan liste yalnızca geleceğin popüler teknolojilerinin sıralaması değil.
Çin, önümüzdeki beş yıl boyunca bilim insanlarını, laboratuvarlarını ve araştırma kaynaklarını çip, yapay zekâ, kuantum, biyoteknoloji, beyin-bilgisayar arayüzleri ve füzyon gibi geleceğin güç dengelerini belirleyebilecek alanlarda yoğunlaştırmaya hazırlanıyor.
🔗https://t.co/M5Y3GwYfuD
📍Bill Gates, yapay zekâ şirketlerinin kendi kendilerini denetlemesinin yeterli olmadığını söyleyerek yasal düzenleme çağrısı yaptı.
🗨Ancak bu çağrıyı yapan Gates de yapay zekânın yaygınlaştırılması için çalışan teknoloji dünyasının içinde yer alıyor.
Microsoft’un kurucularından Bill Gates, 27 Eylül’de yayımlanan NBC Meet the Press söyleşisinde yapay zekâ güvenliği konusunda ABD Kongresi’nin harekete geçmesini istedi. Gates’e göre güvenlik önlemlerinin nasıl uygulanacağına ve sistemlerin nasıl izleneceğine yalnızca şirketler karar vermemeli; kamu kurumları ve siyasetçiler de sürece katılmalı.
Gates de bu alanın dışında değil
Gates’in çağrısı, teknoloji şirketlerinin kendi faaliyetlerini denetlemesindeki çıkar çatışmasını görünür kılıyor. Fakat Gates’i bu tartışmada bağımsız bir gözlemci olarak görmek de mümkün değil. Gates Vakfı, bu ay yapay zekâya erişimi ve yapay zekâ destekli uygulamaları yaygınlaştırmak için iki yılda en az 1 milyar dolar harcayacağını açıkladı. Gates ayrıca vakıftaki görevi kapsamında Microsoft ve diğer yapay zekâ şirketleriyle birlikte çalıştığını kendi yazısında belirtiyor.
Bu durum Gates’in denetim talebini geçersiz kılmıyor. Ancak önemli bir soru doğuruyor: Yapay zekâ yatırımlarını ve kullanımını büyütmek isteyen aktörlerin önerdiği kurallar, bu büyümenin kendisini ne ölçüde sorgulayacak? Güvenlik denetiminin kapsamı, kuralları kimin hazırladığı kadar belirleyici olacak.
Riskleri açıklama zorunluluğunda boşluk var
ABD’de bir şirketin test sırasında yapay zekâ modelinde tehlikeli bir davranış saptaması, bunu her durumda kamuoyuna bildirmesini gerektirmiyor. Reuters’ın incelemesine göre veri ihlali gibi bazı olaylarda mevcut yasalar devreye girebiliyor; fakat henüz zarar doğurmamış endişe verici bir davranış için genel bir federal bildirim yükümlülüğü yok. OpenAI’ın temmuz ayında açıkladığı, yapay zekâ ajanlarının bir güvenlik testinde iç kontrolleri aşarak başka bir şirketin altyapısına erişmesi de bu boşluğa yönelik tartışmayı büyüttü.
Senato’da görüşülen bir öneri, gelişmiş yapay zekâ sistemlerini üreten şirketlere büyük riskleri önleme sorumluluğu getirmeyi hedefliyor. Güvenli bulunmayan bazı modellerin piyasaya sürülmesinin engellenmesi de tartışılıyor. Öneri henüz yasalaşmadı; denetimin sınırları da kesinleşmiş değil.
Gates haklı bir soruya dikkat çekiyor: Şirketlerin güvenlik vaatlerini kim denetleyecek? Aynı sorunun Gates’in de içinde bulunduğu yapay zekâ ekosistemine yöneltilmesi gerekiyor. Denetimin gücü, yalnızca riskli sistemleri izleyip izlemeyeceğiyle değil, onları geliştiren ve yaygınlaştıran güçlü aktörlerden bağımsız olup olmayacağıyla da ölçülecek.
🔗https://t.co/jLIuutWYm7
📍Çiftçilerin toprağın asitliğini azaltmak için kullandığı kireç, yıllardır atmosfere karbondioksit salan bir uygulama olarak hesaba katılıyordu.
🗨Ancak Nature’da yayımlanan ve 120 yılı aşkın veriyi inceleyen yeni çalışma, Mississippi Havzası’nda tam tersinin yaşandığını gösteriyor: Tarımsal kireçleme uzun vadede atmosferden net CO₂ çekmiş olabilir.
Yale Üniversitesi öncülüğündeki araştırmacılar, ABD’nin en büyük tarım bölgelerinden Mississippi Nehri Havzası’ndaki tarihsel kireç kullanımı, nehir kimyası ve insan kaynaklı toprak asitlenmesini 1900’lü yılların başına kadar geriye giderek inceledi.
Sonuç şaşırtıcıydı: Geleneksel sera gazı hesaplarında bir karbon kaynağı olarak değerlendirilen tarımsal kireçleme, bölge ölçeğinde uzun vadede bir karbon yutağı gibi davranmış görünüyordu.
300 ila 400 milyon ton CO₂
Araştırmacıların hesaplamasına göre Mississippi Havzası’na 1900’den bu yana uygulanan kireç, net olarak yaklaşık 300–400 milyon ton CO₂’nin atmosferden uzaklaştırılmasına katkı sağlamış olabilir.
Buradaki süreç basitçe “kireç karbonu emer” şeklinde işlemiyor.
Tarımda kullanılan azotlu gübreler ve geçmişteki hava kirliliği toprağı asitleştiriyor. Ezilmiş kireçtaşı bu asitliği nötralize ederken ortaya çıkan kimyasal süreçler, karbonun bikarbonat biçiminde toprak, yeraltı suyu ve nehirler üzerinden taşınarak uzun süre tutulmasına yol açabiliyor.
IPCC’nin hesabı tartışmaya açılıyor
Çalışmanın en çarpıcı taraflarından biri, mevcut karbon muhasebesine yönelik itirazı.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin standart hesaplama yöntemi, tarım alanlarına eklenen kirecin içerdiği karbonun önemli bölümünü CO₂ emisyonu olarak değerlendiriyor.
Yeni araştırma ise bunun eksik bir hesap olabileceğini savunuyor. Çünkü kireç uygulanmasa bile gübre ve diğer insan kaynaklı asitlenme süreçleri topraktaki karbonun atmosfere çıkmasına neden olabiliyor.
Araştırmacılara göre doğru karşılaştırma “kireçli tarla ile hiç müdahale edilmemiş tarla” arasında değil, kireç uygulanmış asitlenmiş toprak ile kireç uygulanmamış asitlenmiş toprak arasında yapılmalı.
Her tarlada aynı sonucu vermeyebilir
Ancak çalışma, “tarım alanlarına daha fazla kireç dökelim ve iklim sorununu çözelim” sonucuna varmıyor.
Karbonun ne kadar tutulacağı; toprağın asitliği, kullanılan gübre, su rejimi, kaya türü ve bölgesel jeoloji gibi çok sayıda etkene bağlı.
Üstelik net karbon tutma etkisinin ortaya çıkması on yıllar sürebiliyor.
Yine de 120 yılı aşkın gerçek dünya verisinin aynı yönde sonuç vermesi, tarımın iklim üzerindeki etkisini hesaplarken uzun süredir kullanılan önemli bir varsayımı sarsıyor.
Yıllardır karbon saldığı düşünülen bir tarım uygulaması, doğru koşullarda tam tersine atmosferden karbon çekiyor olabilir.
🔗https://t.co/XZTKuf7xRX
Gazete Bilim sponsorluğundaki Bilim Kenti'nde bu hafta Aydın Cem Keser’i ağırladık! Kuantum malzemeler ve elektron akışkanları hakkında konuştuğumuz bu keyifli bölümümüzden sonra konuğumuzdan öneriler aldık. 🤩 Konuğumuza teşekkür ederiz.
Çarşamba günleri 96.6 frekansındayız!
📍Yaklaşık 950 Claude ajanı 21 saat boyunca yüz binlerce DNA dizisini taradı ve bilim insanlarının daha önce karakterize etmediği sıra dışı bir biyolojik sistem belirledi.
🗨Bilim insanları daha sonra bulguyu laboratuvarda test etti. Çalışma, yapay zekânın yalnızca mevcut bilimsel bilgiyi özetlemek yerine yeni araştırma hipotezleri üretebileceğine dair şimdiye kadarki en dikkat çekici deneylerden birini oluşturuyor.
Anthropic’in yeni kurduğu yaşam bilimleri laboratuvarındaki araştırmacılar, Claude’a devasa genom veri tabanlarında sıra dışı ters transkriptazları arama görevi verdi.
Ters transkriptazlar RNA’daki genetik bilgiyi DNA’ya kopyalayabilen enzimler.
Yaklaşık 950 yapay zekâ ajanı, 21 saat boyunca 200 binden fazla diziyi inceleyerek binlerce aday sistemi değerlendirdi. Ajanlardan biri, bir bakteriyofajdaki ters transkriptaz geninin yanında düzenli biçimde tekrar eden sıra dışı DNA dizileri bulunduğunu fark etti.
Yapay zekânın fark ettiği ayrıntı
Claude, sistemi literatürdeki bilinen moleküler düzeneklerle karşılaştırdı ve tekrarların daha önce bu enzimle birlikte tanımlanmadığı sonucuna vardı.
Bilim insanları daha sonra Claude’un öne çıkardığı bu sistemi laboratuvarda test etti.
Yapılan deneylerde söz konusu DNA tekrarlarının gerçekten bir dizi kısa RNA ürettiği doğrulandı.
Araştırmacılar yeni sisteme “array-associated reverse transcriptases”, yani ART adını verdi. Sistem ağırlıklı olarak bakterileri enfekte eden virüslerde bulunuyor.
“Yeni CRISPR bulundu” demek için çok erken
ART sisteminin DNA tekrarları CRISPR sistemlerindeki dizilere bazı yönlerden benziyor. Bu nedenle Anthropic de bulguyu “CRISPR benzeri tekrarlar” ifadesiyle tanıttı.
Ancak burada çok önemli bir sınır var.
Bilim insanları henüz ART’nin ne işe yaradığını bilmiyor. DNA kesebildiği, gen düzenleyebildiği, bakteriyofajları savunduğu veya programlanabilir bir biyoteknoloji aracı olarak kullanılabileceği gösterilmiş değil.
Dolayısıyla “yapay zekâ yeni bir CRISPR sistemi keşfetti” demek mevcut bulguların çok ötesine geçiyor.
CRISPR öncülerinden Feng Zhang da çalışmayı ilginç bulduğunu ancak sistemin daha ayrıntılı araştırılması gerektiğini belirtiyor.
Keşfi her seferinde yapamadı
Anthropic’in teknik raporundaki başka bir ayrıntı da yapay zekânın performansının sınırlarını gösteriyor.
Araştırmacılar aynı aramayı daha sonra 10 kez daha tekrarladı ve sistem bu tekrarların hiçbirinde yeniden bulunamadı.
Bu durum Claude’un bilimsel keşifte güvenilir biçimde her seferinde aynı sonucu üreten otomatik bir “bilim insanı” olmadığını gösteriyor.
Ancak ilk taramada yüz binlerce genetik dizinin içinden bilim insanlarının incelemeye değer bulduğu sıra dışı bir örüntüyü bağımsız biçimde seçebilmesi yine de dikkate değer.
Bilim insanının yerini mi alıyor?
Şimdilik hayır.
Araştırma problemini insanlar belirledi, Claude’un bulduğu adayları insanlar değerlendirdi ve biyolojik gerçekliğini laboratuvar deneyleriyle yine insanlar sınadı.
Yapay zekânın yaptığı şey ise bilim insanlarının manuel olarak gerçekleştirmesi çok zor olan devasa bir veri taramasını yürütmek, sıra dışı örüntüleri karşılaştırmak ve “burada araştırmaya değer bir şey olabilir” diyebilecek bir hipotez üretmekti.
Çalışma henüz hakem değerlendirmesinden geçmiş değil ve ART’nin biyolojik işlevi bilinmiyor.
Ama deney şimdiden çok daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor:
Yapay zekâ bilim insanlarının yalnızca kullandığı bir araç olmaktan çıkıp, yeni şeyleri ilk fark eden araştırma ortaklarından birine dönüşebilir mi?
🔗https://t.co/ecL2Qu2tBc
📍Roma tiyatrosuyla tanınan Aspendos’un geçmişi sanılandan çok daha eski.
🗨Antik kentteki kazılarda ortaya çıkarılan seramikler ile obsidyen ve çakmak taşı parçaları, Aspendos Akropolü’ndeki insan faaliyetinin Geç Kalkolitik-Erken Tunç Çağı’na kadar uzandığını gösteriyor. Bulgular, bölgede yaklaşık 6 bin yıl önce insanların yaşadığına ilişkin önemli arkeolojik kanıtlar sunuyor.
Antalya’nın Serik ilçesindeki Aspendos, dünyanın en iyi korunmuş Roma tiyatrolarından biriyle biliniyor. Ancak antik kentin altında Roma döneminden binlerce yıl daha eski bir geçmiş yatıyor.
Aspendos Kazı Başkanı Doç. Dr. Mustafa Bilgin, AA’ya yaptığı açıklamada İki Katlı Dükkânlar/Stoa kompleksinin tabanının altında yapılan sondajlarda Geç Kalkolitik Çağ’a ait arkeolojik verilere ulaşıldığını ve buluntuların Aspendos Akropolü’nün geçmişini MÖ 4000-3500 yıllarına götürdüğünü söyledi.
Bulgular aslında 2020 kazılarında ortaya çıkarıldı
Kazı sonuçlarının bilimsel kayıtlardaki izi ise daha eskiye gidiyor. Aspendos araştırmacıları Veli Köse, Mustafa Bilgin, İnan Kopçuk ve Ertan Şehit’in 2024 yılında Höyük dergisinde yayımlanan hakemli çalışması, söz konusu buluntuların 2020 kazı sezonunda ortaya çıkarıldığını gösteriyor.
İki Katlı Dükkânlar/Stoa kompleksindeki DSS15 numaralı alanda yapılan kazılarda Geç Kalkolitik-Erken Tunç Çağı’na tarihlendirilen çok sayıda Black Burnished Ware (siyah perdahlı seramik) parçası bulundu. Bunlara bir obsidyen ile iki çakmak taşından yapılmış yonga/dilgi parçası eşlik etti.
Araştırmacılar bu bulguların Aspendos’un bilinen geçmişini Geç Kalkolitik-Erken Tunç Çağı’na kadar geri götürdüğünü bilimsel literatürde açıkça belirtiyor.
Aspendos yalnızca bir Roma kenti değil
Keşif, Aspendos’un tarihine ilişkin yerleşik görüntüyü önemli ölçüde genişletiyor. Kent özellikle Helenistik ve Roma dönemlerinden kalan anıtsal yapılarıyla tanınırken, daha erken dönemlerine ilişkin arkeolojik veriler oldukça sınırlıydı.
Yeni bulgular, bugün Roma tiyatrosu, agora, bazilika ve su kemerleriyle özdeşleşen bölgenin insanlık tarihinin çok daha eski dönemlerinde de kullanıldığını gösteriyor.
Ancak bulguları “6 bin yıllık Aspendos kenti bulundu” şeklinde yorumlamak doğru değil. Arkeolojik kanıtlar, Roma döneminde bildiğimiz biçimiyle Aspendos kentinin 6 bin yıl önce var olduğunu değil, Aspendos Akropolü’nde MÖ 4. binyıla kadar uzanan insan faaliyeti ve yerleşim izleri bulunduğunu ortaya koyuyor.
Böylece Aspendos’un görünen yüzünü yaklaşık 2 bin yıllık Roma tiyatrosu oluştururken, toprağın altındaki geçmişi yaklaşık 6 bin yıl öncesine uzanıyor.
🔗https://t.co/JYGTMLAQpN
📍CERN, dünyanın en güçlü parçacık hızlandırıcısı Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın bazı kritik bölümlerini sökmeye başladı.
🗨Ancak LHC tarihe karışmıyor: Yaklaşık 20 yıllık bazı parçalar, çok daha güçlü bir makine yaratmak için yenileriyle değiştirilecek.
İsviçre-Fransa sınırının altında uzanan 27 kilometrelik Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) büyük dönüşümüne girdi. CERN, ATLAS ve CMS deneylerinin iki yanında bulunan ve parçacık demetlerini çarpışmadan önce odaklayan süperiletken mıknatısları sistemden ayırmaya başladı.
İşlem, LHC’yi Yüksek Parlaklıklı Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’na (High-Luminosity LHC) dönüştürecek kapsamlı yenilemenin parçası. CERN, mevcut LHC’deki fizik çalışmalarını 27 Haziran’da durdurmuş ve dört yıllık büyük dönüşüm dönemine girmişti.
Yaklaşık 20 yıllık mıknatıslar sökülüyor
Sökülen kritik bileşenler arasında 2005-2007 yıllarında yerleştirilen ve proton demetlerini çarpışma noktalarında sıkıştıran mıknatıslar bulunuyor. Bunların yerine daha güçlü yeni nesil süperiletken mıknatıslar yerleştirilecek.
Yeni mıknatısların oluşturacağı manyetik alan mevcut sistemdekinden yaklaşık yüzde 40 daha güçlü olacak. Böylece proton demetleri çarpışma öncesinde daha fazla sıkıştırılabilecek ve ATLAS ile CMS deneylerinde çok daha fazla çarpışma verisi üretilebilecek.
Amaç yeni parçacıkların izini sürmek
LHC, 2012’de Higgs bozonunun keşfedilmesini sağlayarak parçacık fiziğinin en büyük başarılarından birine imza atmıştı. Ancak fizikçiler hâlâ karanlık madde gibi büyük sorulara ve Standart Model’in açıklayamadığı olası yeni fizik belirtilerine yanıt arıyor.
High-Luminosity LHC’nin amacı yalnızca daha yüksek enerjiye çıkmak değil; çok daha fazla çarpışma gerçekleştirerek son derece nadir olayları yakalama ihtimalini artırmak.
Dolayısıyla CERN’in yeraltındaki dev makineyi sökmeye başlaması bir son değil. Dünyanın en güçlü parçacık hızlandırıcısı, daha hassas bir evren avcısına dönüşmek üzere yeniden inşa ediliyor.
🔗https://t.co/gRI1HQ0FY4
📍Bronz Çağı Yunanistanı’nda yaşamış insanların kemiklerini inceleyen bilim insanları, topluluklar arasındaki hareketliliğin bütün ailelerden çok genç yetişkinler tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koydu.
🗨Araştırmaya göre başka bir yerde büyüyüp sonradan yeni bir topluluğa yerleşenlerin oranı yüzde 5-10 düzeyindeydi.
PLOS ONE dergisinde yayımlanan araştırmada bilim insanları, Orta ve Güney Yunanistan’daki altı arkeolojik alandan çıkarılan 199 kişinin kalıntılarını inceledi. İnsanların çocukluklarını nerede geçirdiklerini anlamak için diş ve kemiklerdeki stronsiyum izotoplarından yararlanıldı.
Sonuçta 199 kişiden 17’sinin gömüldüğü bölgede büyümediği belirlendi. Farklı Bronz Çağı dönemlerinde incelenen topluluklardaki yerel olmayan kişilerin oranı genel olarak yüzde 5-10 arasında kaldı.
Göç edenler arasında gençler öne çıktı
Araştırmanın en dikkat çekici bulgusu yaş dağılımında ortaya çıktı. 18-30 yaş arasındaki genç yetişkinlerde yerel olmayanların oranı yüzde 14’e ulaşırken, incelenen 18 yaş altı bireylerin hiçbirinde yerel olmayan izotop imzasına rastlanmadı.
Araştırmacılar bu tabloyu, Bronz Çağı’nda hareketliliğin tüm ailenin çocuklarıyla birlikte başka bir yere yerleşmesinden çok, genç yetişkinlerin bireysel hareketliliğiyle gerçekleşmiş olabileceğinin göstergesi olarak değerlendiriyor. Bununla birlikte yöntem, insanların tam olarak hangi yaşta göç ettiğini her birey için belirleyemediğinden sonuçların kesin bir göç oranı olarak görülmemesi gerekiyor.
Sadece kadınlar göç etmiyordu
Çalışma başka bir yerleşik varsayımı da sorguluyor. Geçmiş toplumlarda kadınların evlilik nedeniyle erkeklerin yaşadığı topluluklara daha fazla göç ettiği düşünülüyordu. Ancak araştırmada yerel olmayan kadın ve erkeklerin sayıları birbirine yakın çıktı ve belirgin bir cinsiyet farkı bulunamadı.
Üstelik göç edenler yalnızca zengin ya da yüksek statülü kişiler değildi. Yerel olmayan bireylere hem gösterişli hem de sıradan mezarlarda rastlandı.
Araştırmacılara göre Bronz Çağı’nda genişleyen ticaret ve kültürel ağlar yalnızca malları ve fikirleri değil, insanları da hareket ettiriyordu. Görünen o ki yeni topluluklara gitme konusunda genç yetişkinler başı çekiyordu.
🔗https://t.co/iRaqIaovv9
📍Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) yeni raporuna göre Gazze, kayıtlara geçen en ağır ekonomik krizi yaşıyor.
🗨Gazze’de ekonomik işletmelerin yüzde 92’si hasar gördü veya yok edildi. Çalışma çağındaki nüfusun yüzde 90’ından fazlası istihdam dışında kalırken bölgenin yeniden inşası için gereken tutarın en az 71,5 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.
İsrail’in Ekim 2023’ten bu yana Gazze’ye yaptığı saldırıların yarattığı yıkım, ekonomik açıdan da tarihsel boyutlara ulaştı. UNCTAD’ın 24 Eylül’de yayımladığı son rapor, Gazze’de üretimden istihdama kadar ekonomik yaşamın temel unsurlarının büyük ölçüde çöktüğünü ortaya koyuyor.
Ekonomik işletmelerin yüzde 92’si hasarlı veya yok
BM verilerine göre Gazze’de ekonomik işletmelerin yüzde 92’si hasar gördü ya da tamamen yok edildi. İşsizlik 2025’te yüzde 78’e ulaşırken çalışma çağındaki nüfusun yüzde 90’dan fazlası herhangi bir işte çalışmıyor.
Tarım ve sanayide üretim 2022 seviyesinin yüzde 94, inşaat sektöründe ise yüzde 99 altında kaldı.
Kişi başına günlük ekonomik üretim 58 sente düştü
Gazze’de kişi başına düşen yıllık gayrisafi yurt içi hasıla 2025’te yalnızca 212 dolara geriledi. Bu, kişi başına günlük yaklaşık 58 sentlik ekonomik üretime karşılık geliyor ve 2022 seviyesinin yalnızca yüzde 17’si.
Gazze’nin Filistin ekonomisindeki payı da Ekim 2023 öncesindeki yüzde 17,4 seviyesinden 2025’te yüzde 4’ün altına indi.
Yeniden inşanın faturası 71,5 milyar dolar
Dünya Bankası, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler tarafından yapılan değerlendirmeye göre Gazze’de yalnızca fiziksel altyapıda oluşan hasar 35,2 milyar dolar düzeyinde. Ekonomik ve sosyal kayıplar ise 22,7 milyar dolar olarak hesaplanıyor.
Gazze’nin toparlanması ve yeniden inşası için gereken toplam kaynağın 71,5 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor.
UNCTAD’ın verileri, Gazze’de yaşananların yalnızca geçici bir ekonomik daralma olmadığını gösteriyor. Üretim tesislerinin, tarım alanlarının, konutların ve temel altyapının büyük ölçüde tahrip edilmesi, onlarca yıllık kalkınma kazanımlarını ortadan kaldırırken Gazze’yi kayıtlara geçen en ağır ekonomik krizle karşı karşıya bıraktı.
🔗https://t.co/1vM9wRRq7d
📍Xi Jinping, iki pandanın yakında ABD’ye gideceğini duyurdu.
🗨Dostluk simgesi olarak sunulan bu hayvanların nerede ve ne zaman görüleceği, ülkeler arasındaki ilişkiler açısından da anlam taşıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, ABD ziyaretinde Ping Ping ve Fu Shuang adlı pandaların birkaç gün içinde Atlanta Hayvanat Bahçesi’ne geleceğini açıkladı. İkisi de 2020’de Çin’deki Chengdu Dev Panda Yetiştirme Araştırma Üssü’nde doğdu. Gelişleri, iki ülkenin kurumları arasındaki yeni koruma ve araştırma anlaşmasının parçası.
İlk hediye 1941’de
Modern panda diplomasisi, Çin Cumhuriyeti yönetiminin 1941’de ABD’ye iki panda hediye etmesiyle başladı. Çin Halk Cumhuriyeti de 1957’de Sovyetler Birliği’ne Ping Ping adlı bir panda gönderdi. Bu, bugün Atlanta’ya gidecek olanla yalnızca aynı adı taşıyan farklı bir pandaydı.
Geleneğin en ünlü örneği 1972’de yaşandı. ABD Başkanı Richard Nixon’ın Çin ziyaretinin ardından Ling-Ling ve Hsing-Hsing adlı iki panda Amerikan halkına hediye edildi. Pandalar, iki ülke arasındaki yakınlaşmanın simgesine dönüştü.
Hediyeden süreli anlaşmaya
Çin, 1980’lerden itibaren pandaları kalıcı olarak hediye etmek yerine süreli anlaşmalarla göndermeye başladı. Bugünkü anlaşmalar bakım, üreme ve koruma araştırmalarını kapsıyor. Süre dolduğunda pandalar Çin’e dönebiliyor. Atlanta’daki önceki dört panda da anlaşmaları sona erdiği için 2024’te Çin’e gönderildi.
Pandaların gönderilmesi, ertelenmesi veya bir anlaşmanın yenilenmemesi siyasi mesaj olarak yorumlanabiliyor. Örneğin 2014’te Malezya’ya gönderilecek pandaların teslimatı, MH370 uçağının kaybolmasının ardından yaşanan gerilim sırasında ertelendi. Ancak bu ertelemenin siyasi ceza olduğu kanıtlanmış değil; anlaşması biten her pandanın dönüşü de cezalandırma anlamına gelmiyor.
Xi’nin açıklamasında ise mesaj açık: Çin, Ping Ping ve Fu Shuang’ın Atlanta’ya gelişini ABD halkına yönelik bir dostluk jesti olarak sunuyor.
🔗https://t.co/ZuMvQIOH9u