@petrolandeco İnanın çok faydalı oluyor. Derinlemesine yapılan analizler, mümkün olduğunca sade bir anlatım ve teknik detaylara hakimlik yazılarınızı keyifle okumamı sağlıyor. Emeğinize sağlık 👏👏
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun 🇹🇷🇹🇷🇹🇷
En karanlık günlerde bile idealinden vazgeçmeyip bu ülkeyi emperyalizmin elinden kurtaran Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının da ruhları şad olsun🙏🙏
#cumhuriyet#cumhuriyetbayramı#ataturk#Atatürk#turkiye#Türkiye
#Dehsetbey başarılı bir filmdi. #barisarduc bence modern Türk sinemasının Kadir İnanır'ı.
Karizma, oyunculuk ve roller çok iyi. Umarım böyle devam eder. Ayrıca Türk Sineması'nda bu tarz filmlere ihtiyacımız var. Kesinlikle desteklenmesi gereken bir film. İkincisi çekilmeli 👏👏👏
Ada sokakları, çoluk çocuğun çığlıklarıyla geçilmez bir hâle geldi.
Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabahı ettik. İlk vapurun görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik.
Bütün Türkleri, yas içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokaktakilerin hepsi, şu veya bu muhipler cemiyeti üyeleri mi idi? Bizimkiler utançlarından evlerinde mi kalmışlardı? Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışlar ne idi?
Meğer bütün karargâhı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil, Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş...
Size, kalbin ne kadar dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarıda söylemeseydim,
burada söylerdim. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım.
Habere, havadise, telgrafa koşuyordum. Hani dün kızdığımız o sürüm gazetesi yok mu, meğer resmî tebliğlerin kilometrelerce gerisinde imiş. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir’e iniyormuşuz.
Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedefin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.
Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten
başka bir şey düşünmeyeceğim.
Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi
dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu
denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes
alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”
Bkz: Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, s. 361-363, İstanbul
*FALİH RIFKI ATAY 30 AĞUSTOS’U ANLATIYOR*
“... Gazeteye geldiğim vakit, Anadolu'nun birdenbire kapandığını söylediler. İstanbul ve Türkiye'nin işgal altındaki köyleriyle, memleketin öbür kısmı arasında hiçbir temas yapmaya imkân yoktu. Aradan 30 yıl geçti. O sabahki heyecanımın şimdi bile gönlümü ürperttiğini duyuyorum.
– Acaba Yunanlılar mı taarruza geçtiler?
– Belki de bizimkiler...
Tarihte hiçbir perde bu kadar ağır bir kader sırrı üstüne inmemiştir. Ne Rumca ne Ermenice gazetelerde ne İngiliz veya Fransız ağzı konuşanların sözlerinde merak giderici bir yayıntı bile yoktu.
– Canım, biz taarruz edebilir miyiz? Daha geçenlerde Fethi Bey mütareke aramak için
Londra'ya gitti. Ummam ki böyle bir delilik yapalım.
– İhtimal ne cepheyi ve ne de cephe gerisini tutamaz hâle geldikleri için bir son çare aramışlardır.
Hepimiz Mustafa Kemal’in dehâsına inanırdık. Onun her şeyi, vara olduğu kadar, yoka da çevirecek bir zar atamayacağını biliyorduk.
Fakat nasıl haber almalı idi? Bütün günümüz, âdeta merak sancısı içinde geçti. Yalnız yemekten değil, düşünmekten kesilmiştik. Zırhlıları ile, tümenleri ve alayları ile Birinci Dünya Harbi düşmanlarının zaferi, hâlâ İstanbul'un sularında ve sokaklarında idi. Bir tek umut, bir avuç askerde ve Mustafa Kemal denen bir isimdedir. Kapkara perdenin arkasında yalnız onların yaklaşıp uzaklaşan hayaletlerini sezinliyoruz.
Nihayet Rumca gazetelerde ilk rivayetler çıktı, taarruza biz geçmiştik ve başımızı Yunan ordusunun çelik kayasına boş yere çarpıp duruyorduk.
Türk ordusunun bir taarruz savaşına giremeyeceği fikri, bizim kuşağımız için değişmez gerçeklerden biri idi. Ordumuzun kahramanlığına bel bağlardık, fakat onun ancak dayanma mucizeleri verebileceğini sanırdık. Onun son destanları 1877 Harbinde Plevne, 1912 Harbinde Edirne, sonra da Çanakkale idi. Rumca gazetelerin haberi ile merakımız biraz azalsa bile, kaygımız ateş gibi yanıyordu.
Zaman geçtikçe umutsuzluğumuz arttı. Havadis duyurmakta Beyoğlu gazeteleriyle yarış eden ve üst üste kasabalar alındığı rivayetlerini uyduran bir Türkçe sürüm gazetesine kızıyorduk.
– Taarruz sökmüş olsa, bir tebliğ verirlerdi. Durduk mu, geriledik mi? Ah, hiç olmazsa bir iki kasaba alsak da öyle dursak.
Bir iki kasaba alıp durmayı nimet saymaya başlamıştık. Az da olsa bir başarıyı, halk güvenini artırma yolunda kullanmak kolaydır. Bu, bir edebiyat işidir. Fakat ya hiçbir şey yapamadıksa
ya geriledikse?
Mustafa Kemal’e kızanlar ağızlarını açmışlardı bile...
Akşamüstü gene beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı Büyükada’ya gidiyordum. Aydınlık, ferah bir Ağustos akşamı. Köpüklü, uyanık ve neşeli bir deniz. Güverte, tıka basa dolu...
Türkçe konuşmayanlarda, birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. Sadece bu sevinç, bizi yıkmaya yeterdi. ‘Ne olmuştu?’ diye sormaktan korkuyorduk.
Bir fena şey vardı. Kimseye bir şey sormaksızın onu zihnimizde hafifletmeye uğraşıyorduk. İhtimal durmuştuk. Belki de bir iki noktada gerilemiştik. Ordu bozulmamışsa bundan ne çıkardı? Yunanlılar da artık bitkin bir halde değil mi idiler? Aşağı yukarı bir uzlaşma yapabilirdik. Bu da elbette Sevr Antlaşması’ndan daha iyi olurdu.
Fakat içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi: Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargâhı ile beraber esir olmuş...
“Keder insanları öldürmez” derlerse, bu söze inanınız. Kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşamüstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim.
Türkleri Büyükada Yat Kulübü’nden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar, o akşam cezalarını çekmişlerdir. Çünkü kulüpte, Mustafa
Kemal’in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlıyor ve Türkler de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu.
Benim Fenerbahçe için ilacım şu:
- Mourinho gitmeli
- Fred, Syzmanski, Amrabat, Osterwolde, Mert Müldür, Mert Hakan Yandaş, İsmail Yüksek, En-Nesyri gibi kımıl zararlıları gitmeli
- Yeni, genç, hırslı ve başarı vizyonu olan yabancı bir teknik direktör ile anlaşılmalı
- No Ali Koç
@kartalavseren Kartal kardeşim, bu güzel ve nazik dilin bir övgüyü hak ediyor. Ne zaman gönderilerini görsem hep böyle inceliklerle ve iyilik dilekleriyle dolu. Güzel insansın 🙏❤️
İlk 20 dakika itibarı ile yine kıran kırana bir "El Clasico" oluyor. İki taraf da muhteşem. İkisi de, diğerinin psikolojik üstünlük kurmasına izin vermiyor. Bayılıyorum böyle maçlara 🤜🤜🤜
Beştepe ve Marmaris Okluk Koyundaki Cumhurbaşkanlığı saraylarını inşa eden Rönesans Holding'in Antalya Konyaaltı'da arkeolojik kalıntılar çıkan arazide yapmak istediği yeni AVM projesinin tanıtım görselleri, arazinin çevresine asılmaya başlandı. Bir tür alıştırma girişimi bu. ⬇️