Venezuella halkının umutları tükeniyor,
- Halkını dolandıran siyasetçiler,
- Tutuklanan dürüst gazeteciler,
- Utanmayan yalancı siyasetçiler,
- Uyuşturucu baronu savcı,
- Bahis oynayan hakem,
- İnsan kaçakçısı subay,
- Altın kaçakçısı milletvekili,
- Yeni doğan bebekleri öldüren doktor,
- Sahte diploması olan profesör,
- Seçmenini satan Belediye Başkanı,
- Vergi kaçıran bakan,
- Yoksullara yardım eden kahraman mafya babası,
- Azmettirici milletvekilleri,
- Kendi bakanlığını soyan bakan,
- Adliye de uyuşturucu partisi yapan Hakim,
- Seçimleri hileyle kazanan Cb
- Sürekli kumpas kurulan, dolandırılan halk,
- Devletin Bankasını dolandıran Genel Müdür,
- Seçmenini satan Parti Genel Başkanları,
- üç kuruş için yalan haber yapan gazeteciler,
-Memleketi haraca bağlayan müteahhitler,
- Suçsuz insanları cezaevlerine atan vicdansız, duygusuz siyasiler, hakimler, savcılar…
- …………..
Muhammed Yakut'u ülke ülke kovalayanlar, adresi, yeri yurdu belli bu kişi Saray'da olup bitenleri gözüyle görmüş gibi anlattığı ve bilgi sızdırdığı halde, bu kişiye neden dokunmuyor?
"Neden buna bu kadar bilgi gidiyor?"
"Bunu bu kadar bilgi nasıl geliyor?"
Hiç sordunuz mu?
Bu neden yakalanmıyor?
Hiç sordunuz mu?
1984'ü hiç okudunuz mu?
Bunun faydası o kadar çok ki. ..
Sen olsan, senin işinle ilgili zaten patlaması an meselesi olan, ya da patlarsa çok zorluk çıkartacak olan bir skandalın bağımsız bir gazeteciye gitmesini mi yoksa bu kişiye gitmesini mi istersin?
Bağımsız gazeteciye giderse ona otomatik okarak kolayca FETÖCÜ diyemezsin.
Ama bilgi ilk bunun eline geçerse bunun üzerinden o bilgiyi paylaşan herkese fetö'cü dersin.
Bilgi ilk bunun eline geçerse Fetö'cüler Türkiye'de hala güçlü diyebilir, ona göre istediğini baskılayabilirsin.
Yani bu adamı konuşturmanın birilerine faydası düşündüğünüzden de çok. ..
Hem bunun ağzından çıkan bir bilginin zaten yarısı çöp dersin...
Çünkü adam fetö'cü...
Mutlaka iftira atmıştır dersin. ..
Sistemin sizi nasıl elinde oynattığını fark edebiliyor musunuz?
Birbirlerinden beslenenler var.
@ErkanTrukten Verdiği cevaptan nasıl kişilikte olduğu belliymiş. Ayasofya olayında Zengin Özlem'e karşı bir de bu dinciyi savunduk. Al birini vur ötekine. Allah, ülkece yardımcımız olsun.
Fatma Betül Sayan’ın çıkışı nasıl oldu? Hollanda sınırında Avrupa’ya meydan okuyarak. “15 Temmuz” diye bağıran, vatan, bayrak, milliyetçilik edebiyatı yapanlar sizi hep aynı yerden kullanıyor; siz de her defasında kullanılıyorsunuz. Peki neden? Neden birileri “vatan, bayrak” dediği anda, söylediği diğer her şeyi sorgulamayı bırakıyorsunuz? Siz neden böyle kullanışlı bir halksınız?
Aziz Romalılar, naçizane bir şey demek istiyorum. Fatma Betül Sayan meselesi mühim, evet. Dün gece apar topar verilen o istifa, savcılığın aile boyu koyduğu jet tedbir kararları, 4 ayda 63 milyondan 2.1 milyar liraya fırlayan o akıl almaz Özata Denizcilik kârları elbette manşetleri süsleyecek.
Fakat unutulan çok basit bir aritmetik var: Masanın üzerinde buharlaşan para 20 milyar dolar.
2 milyar Türk Lirası dediğiniz meblağ, bu 20 milyar dolarlık devasa enkazın yanında devede kulak bile değil; yüzde yarım bile etmiyor. Şahı ve kaleleri kaybetmemek için piyon feda etmek en klasik, en kadim satranç taktiğidir. Bu iş, hükümet içinde ve bürokrasi koridorlarında Fatma Betül’den çok daha derine, çok daha karanlık odalara gidiyor.
Siz gerçekten bir genel başkan yardımcısının, kendi kişisel zekâsı ve piyasa öngörüsüyle Nisan ayında tek bir tahtaya 63 milyon lira gömüp, Eylül başında baskından 48 saat önce hisseleri 4.400 liralardan Tera ve Pusula’nın serbest fonlarına devrederek 2 milyar lirayı tek başına nakde çevirdiğine inanıyor musunuz?
Bu çapta bir operasyon; sadece bir genel başkan yardımcısının nüfuzuyla yapılamaz. Bu tezgâh;
Hangi hissenin ne zaman tavan serisine sokulacağını,
SPK teftiş kurulunun ne kadar süre kör, sağır ve dilsiz taklidi yapacağını,
MASAK’ın kırmızı alarm algoritmalarının hangi gün, hangi saatte kapatılıp açılacağını bilen,
Ve en önemlisi, çıkış kapısının hangi saniyede kilitleneceğinin emrini veren "merkezi bir siyasi-bürokratik komuta kademesini" gerektirir.
Fatma Betül ve ailesi, bu piramidin tepesindeki akıl değil; o havuza para park edip komisyonunu alan, içeriden sufleyle zenginleşen "seçkin katılımcılardan" sadece biridir. Bugün aslanların önüne atılmasının tek sebebi, kamuoyundaki infial barajı patlamak üzereyken Saray’ın "Bakın, kendi bakanımıza bile acımıyoruz" vitrinine acil bir kurban gerekmesidir.
Daha birkaç gün önce ne demiştik? Bu topraklarda sermaye piyasası hiçbir zaman serbest piyasa olmadı; iktidar blokları arasındaki örtülü rantın tahsilat ve aklama veznesi oldu.
Buradaki asıl kavga, "yüzde 20 masasının" devrilmesidir.
İddiaların, dekontların ve hisse virmanlarının doğrudan dışarıya, firari veya muhalif kanallara sızdırılması bir tesadüf mü?
Asla. Bu, iktidar bloku içindeki "Küçük Ortak" ile "Büyük Ortak" veya parti içindeki fraksiyonlar arasındaki açık bir iç savaştır.
Bir kanat, diğer kanadın Londra-İstanbul-Ankara üçgeninde kurduğu o devasa gölge finans borusunu patlattı. Tera’nın, Pusula’nın ve Katılımevim’in içine doldurulan yüz binlerce tasarrufçunun parası, bu iç savaşın cephe hattındaki mayın tarlasına dönüştürüldü.
20 Milyar Dolar Nereye Gitti?
İşte savcılıkların ve Saray sözcülerinin asla cevap vermeyeceği soru budur. Eğer ortada 20 milyar dolarlık bir tasfiye ve batık varsa;
Bu paranın ne kadarı kamu bankalarının (başta Emlak Katılım) "görev zararı" kılıfıyla yüzdürdüğü batık inşaat holdinglerine aktarıldı?
Ne kadarı offshore hesaplara, Londra gayrimenkul piyasasına ve Dubai fonlarına kaçırıldı?
Hangi siyasi vakıfların, hangi cemaat ağlarının ve hangi "dokunulmaz" patronların bilançoları bu fonlar üzerinden temizlendi?
Fatma Betül’ün 2 milyar lirasını konuşurken, arka kapıdan çoktan tahliye edilmiş olan 19.9 milyar doları gözden kaçırıyorsanız; tezgâh tam da kurucularının istediği gibi çalışıyor demektir.
1982 Bankerler Krizinde Kastelli bavulları toplayıp İsviçre’ye kaçtığında, arkasında faturayı ödeyen yüz binlerce pul olmuş tasarrufçu ve istifa ettirilen birkaç bakan kalmıştı. Sistem, kendi yarattığı canavarı birkaç kelle vererek kurban etmiş, ama o sermaye birikim modeline dokunmamıştı.
Bugün de sahnelenen piyes aynıdır. Fatma Betül Sayan Kaya, arenada seyirciler tezahürat yapsın diye gladyatörlerin önüne fırlatılan ilk figürandır.
Piyon düştü diye oyunu kazandık sanmayın; vezirler, kaleler ve şahlar Ankara’nın plazalarında, korunaklı sitelerinde ve lüks otel lobilerinde bir sonraki vurgunun taksimatını yapmaya devam ediyor.
Ne diyordu değirmenci dayı?
Bu nasıl çark ulan!
Buğday bizim, Ezilen biziz.
Un olan biz, Aç kalan biziz.
Kim ulan bu doymak bilmeyen soysuz ?
Yaşar Kemal (İnce Memed)
Felsefe dersinde profesör sormuş:
- "Pislik nedir?"
Öğrenciler şudur, budur diye cevaplar vermişler ama hoca hiçbirini beğenmemiş.
- "Peki nedir hocam, siz söyleyin?"
- Pislik, bulunmaması gereken yerde olan şey veya kişidir.
Mesela, sevdiğinizin saçını öper koklarsınız, ama yemeğinizde çıksa iğrenirsiniz.
Tavadaki sucuğun yağına ekmek banıp, afiyetle yersiniz. Ama o yağ gömleğinize damlasa, pislik olur.
İşte bazı insanlar da, kendi basit hayatlarında normal olsalar da, bulunmaması gereken makamlarda olduklarında birer pisliğe dönüşürler."
Nedense birden aklıma geldi bu kıssa. Pislikler içinde kaldık, ondan galiba...
Kalp krizinden ölümlerin bu kadar artması normal değil. Pandemi döneminde BioNTech’in mRNA aşılarını olanlar kanlarını sulandırsın. Düzenli limon suyu içsin, bebe aspirini kullansın, kanı sulandırsın. Kan verebiliyorsa kan versin, hacamat yaptırsın, biraz vegan beslenmeye dönsün, eti azaltsın, şekerden, beyaz ekmekten ve kilodan uzak dursun, kalbine iyi baksın.
ÖĞRETMENİ YALNIZ BIRAKTILAR: ŞİMDİ SİLAH OKULUN KAPISINDA
Yirmi yıldır adım adım hazırlandı bu sahne.
Önce müfredat bozuldu.
Sonra öğretmenin sınıftaki saygınlığı ve otoritesi sıfırlandı.
Ardından akıllı telefon girdi sınıfa;
TikTok’u, Discord’u, Telegram’ı peşine takarak.
Şiddet ekranda bir eğlenceye, tehdit bir oyuna, suç ise ergenler için dijital bir statüye dönüştü.
Ve sonunda yıllarca Amerika’dan izlediğimiz o kâbus Türkiye’nin kapısını çaldı:
Okul baskınları (School shooting).
2004: Çöküşün Temeli Atıldı
AK Parti iktidarının ikinci yılında, 2004’te pilot olarak başlatılıp 2005’te tüm ülkeye dayatılan "öğrenci merkezli, yapılandırmacı" eğitim modeli bir reform değil, otoritenin tasfiyesiydi.
Eski sistem kusursuz değildi; ezbercilik vardı, baskı vardı. Değişmeliydi. Ama bir uçtan kaçarken diğer uçta uçuruma yuvarlandık.
"Baskıyı bitiriyoruz" palavrasıyla sınıfta asgari disiplin darmadağın edildi. Öğretmen değersizleştirildi, eli kolu bağlandı. Öğretmeniyle alay eden, dersi sabote eden, öğretmenini kameraya çekip sosyal medyada madara eden ve nihayet öğretmeni öldüren bir ergen profili türedi.
Hükümet ne yaptı? 2024’te Öğretmenlik Mesleği Kanunu’yla öğretmene şiddetin cezasını güya artırdı. Ama sistemi 20 yıldır yöneten de aynı hükümet, felaketi izleyen de.
Sınıfın otoritesi çökerken, çocuklar sahipsiz kaldı. Karşımıza "C31K" (Cehennemin 31. Katı) gibi Telegram ve Discord bataklıkları çıktı.
Bu bataklıkta 14–16 yaşındaki çocuklar birbirine şantaj yapıyor, şiddet videolarıyla puan topluyor, suçu oyuna çeviriyor. Birbirini tanımayan çocuklar, dijital odalarda birbirine cinayet cesareti veriyor.
Peki hükümetin adalet sistemi ne yapıyor?
Bu çocukları yakalıyor; 14-15 yaşında diye "çocuk mahkemesi", "yaş indirimi", "adli kontrol" veya "ev hapsi" diyerek salıveriyor.
Mevcut ceza sistemi bu caniler için bir caydırıcı değil, adeta bir ödüldür.
Karakola gitmek, ceza almadan çıkmak o dijital çetelerin gözünde bir "itibar", bir "zafer madalyası"na dönüşüyor.
"Nasıl olsa yaşım küçük, bir şey yapamazlar" pervasızlığı tetiği çektiriyor.
Planlayarak, hedef gözeterek okul basan, can alan birine "çocuktur, affedelim" mantığıyla yaklaşamazsınız.
Canice, kasten okul basıp katliam yapanlara ve bunu teşvik edenlere, adam tehdit edenlere karşı yaş indirimleri derhal çöpe atılmalıdır.
Hatta toplumun vicdanını rahatlatacak, bu vahşeti kökünden kesecek en radikal adımlar—gerekirse bu tür planlı katliamlar için idam cezası dahil en ağır yaptırımlar—tartışmasız şekilde masaya getirilmelidir.
Suçun yaşı yoktur!
Tablo ortada:
* 2007 (Adıyaman): 14 yaşındaki öğrenci müdürüne kızıp pompalı tüfekle okula geldi; ateş etmeden durduruldu.
* 2023 (Şanlıurfa): 16 yaşındaki çocuk okula tüfekle gelip hedef gözetmeksizin ateş açtı; 3 yaralı.
* 14 Nisan 2026 (Siverek): Eski öğrenci silahla okul bastı; 16 yaralı.
* 15 Nisan 2026 (Kahramanmaraş): 14 yaşındaki öğrenci silahlarla sınıfları taradı; öğretmen ve öğrenciler hayatını kaybetti.
* 22 Eylül 2026 (Manisa / Turgutlu): İnci Üzmez MTAL önünde 15 yaşındaki öğrenci av tüfeğiyle ateş açtı; 11 yaralı, 2’sinin durumu ağır.
Sorumlu Kim?
Bugün Manisa Turgutlu'daki saldırının ardında ne çıkarsa çıksın, büyük resmi değiştiremez.
Öğretmenin itibarını yok eden, okullarda disiplini bitiren, internet çetelerine karşı köklü ve kalıcı irade koyamayan, ceza yasalarını caydırıcılıktan uzaklaştırıp suçlular için tatil köyüne çeviren bu sistemin birinci dereceden sorumlusu hükümettir.
Olay olduktan sonra okula müfettiş yollamak, taziye mesajı yayımlamak devlet adamlığı değildir.
Asıl görev, o silah eline alınmadan önce otoriteyi, caydırıcı hukuku ve okul güvenliğini tesis etmektir.
Bu resimde gördüğünüz otel binası Sultanahmet’te.
Otel olmadan önce “Başbakanlık Osmanlı Arşivleri” binasıydı. AKP’lilerin aklına birden bu binanın çok eskidiği ve restore edilmesi gerektiği fikri geldi.
Restorasyona alındı. “Başbakanlık Osmanlı Arşivi Restorasyon Çalışması” diye kocaman bir tabela da asıldı.
Gel zaman git zaman, bir de bakıldı ki koca Osmanlı Arşiv binası, abrakadabra, “otel” oluvermiş.
Resimdeki otel işte o otel: Sura Hagia Sophia Hotel.
Arşiv bahçesinde bulunan limon, defne ve asma ağaçları da kesilmiş. İnşaat sırasında asırlık çınarlar da zarar görüp kurumaya başlamış.
Arşivler ne mi oldu?
100 milyon belge ve 370 bin defter bulunan, henüz tasnif edilmiş ancak okunmamış koca arşiv, Kağıthane’de dere yatağında bulunan bir binaya doldurulmuş. Sonra sel basmış; yarısı mahvolmuş, kalanı da nemden küflenmeye ve silinmeye yüz tutmuş.
Atalarının mezar taşını okuyamamaktan yakınan, Osmanlıca zorunlu olsun diye yaygara koparan zevatın yediği halta bakılırsa, dertlerinin ne olduğu çok açık:
Cumhuriyet’le hesaplaşmak.
Kaynak: İ. Ertürk
*
Not: Birkaç yıl önce kaydettiğim bu yazı güncelliğini koruyor diye ilettim, bilginize arz olunur.
Fark ettiniz mi !!!!!!!!!
Biz gerçekten Allah'ın İsra Suresi 16. ayette tarif ettiği nesle girdik. Ve ayet şöyle der:
"Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, oranın lüks içinde yaşayan şımarık liderlerine emirlerimizi bildiririz. Onlar ise orada günah işlemeye, yoldan çıkmaya devam ederler. Böylece o ülke üzerine hüküm hak olur; biz de orayı darmadağın ederiz."
Hayırlı Cumalar