Gördüğün, duyduğun ve bildiğin her şeyi bir gün unutmadan önce yapman gereken şeyler var. Yok olmadan önce var olman için. Ancak insan, insanın var olmasına engel. Var olmadan yok olma isteği uyandıran öyle çok şey var ki...
O kadar da ciddiye almaya gerek yok bir şeyleri. Sağlığımız da yerindeyse. Polyannacılık falan değil bu. Yaşıyorum işte yani ne yapabilirimcilik. Giden, gelen, ölen ve kalanlara rağmen bi şekilde zaman ruhlarımıza sirayet edecek işte. An olacak, an olmayacak. Fazlası değil.
Chatgpt de bana şey diyor. Şu aşağıdakini. Tamam tamam sensin 🩷
Her anlam kalıcı olmak zorunda değildir. Açlık tekrar ettiği için yemek anlamsız olmaz. Yorulduğun için uyku anlamsız olmaz. Aynı şekilde, yeniden yıkılacağını bilerek doğan anlamlar da tamamen değersiz sayılmaz.
Geçici anlamların o an ki tatminlerini yaşamak için var olmak.
Geçici olmayan acıların o an ki acılarından arta kalanlarla yaşamaya çalışmak.
Çok fazla örüntü var arkadaş.Neresinden tutayım.
Gerçi tutmaya çalışmıyorum.Yazınca yazdığım şeylere tutunmaya çalışıyorum.
Hepsi bu.
Eğer harekete geçemiyorsam ama hâlâ bazı şeyleri güzel bulabiliyorsam, bu bir anlam doğurur mu?
Doğurdu diyelim.
Peki zihnimizde oluşturduğumuz bunca anlamsızlık balonları bu doğurduğumuz anlamların amına koymaz mı?
Koydu diyelim.
Bu sancılı doğumlar ne işe yaramış oldu?
Yerini yadırgıyor ağaç. Ağaç yavaş yavaş çürüyor durduğu bu yerde. Toprak mı yanlış yoksa yeterince bakım mı görmüyor anlamak güç. Bazen güneş alınca çiçek açacak gibi oluyor. Sonra yeniden, yeniden savruluyor rüzgarda. Kopuyor dalları. Kökleri yine yetersiz kalıyor.
Neden insanlar evlenip çocuk yapınca falan mutlu olacağımı söylüyor. Sanki kendileri çok mutluymuşlar gibi. Sanki hayata mutlu olunmaya mı gelinildi. Bir takım saçma sohbetler.
İçimde boşlukla uyandım yine
Tekdüze yaşam
Boşluk
Dışarıdan aynı yankıyla gelen sesler
Kafamdaki o müthiş ağrı
Ve üstüne yığılan düşünceler
Yüksekçe bir yerden onları mı atmalı
Yoksa alçakça bir dünyaya şiirler mi yazmalı
Bitince mi bitecek...
Plüton'un en uzak köşesinde kimsenin haritalara koymadığı bir ülke varmış: Mümkünistan.
Bu ülkede hiçbir şey kesin değilmiş. Her cümle "belki", "olabilir", "kim bilir" diye bitermiş. Hava durumu bile "Bugün yağmur yağabilir... ama güneş de açabilir." diye açıklanırmış.
Küçükken 'Kutu kutu pense, elmamı yerse' diye oyun oynardık. Sözlerin anlamsızlığına bakar mısınız? Çocukken o anlamsızlığın içinde kayboluyorduk. Büyüyünce ise durmadan anlam arıyoruz. Sanırım hayatın en büyük ironisi de bu: büyümek.
Anneme gördüğüm rüyayı anlatıyorum. Bana diyor ki tanrı sana mesaj gönderiyor bak, inanmıyorsun diye. Bağlanacak son bağlam bu üstelik. Hayır yani, ne alaka...!