“F tiplerinde mahpusların gün boyu kullanabildikleri havalandırma avluları bulunurken, kuyu tipi hapishanelerde hücrelere ait bir havalandırma alanı yoktur” 1/2
"Sol teori haritası" yaptım. Kim kimden türemiş, ne farkları var, kısaca nedir ne değildir, vs.
Renklere göre temel akımları tasnif ettim. Üstüne tıklayınca açıklama çıkıyor.
https://t.co/DmUy5654AU
"Sol teori haritası" yaptım. Kim kimden türemiş, ne farkları var, kısaca nedir ne değildir, vs.
Renklere göre temel akımları tasnif ettim. Üstüne tıklayınca açıklama çıkıyor.
https://t.co/DmUy5654AU
🧵 "Uzun depresyonu" ve küresel kâr oranlarının düşüşünü hesaplayan iki güncel çalışmayı inceledim:
🔎 Michael Roberts: 1966'da %10,3 → 2019'da %6,8
🔎 Pooyah Karambakhsh: 1966'da %11 → 2020'de %7
Marx'ın 'kâr oranının düşme eğilimi yasası' geçerli ve Roberts 2008 Krizinden bu yana devam eden döneme 'uzun depresyon' adını veriyor.
Kriz ve depresyon her zaman sistemin mutlak çöküşü demek değil. Sistemi 'eski sermayeden', onun siyasi temsillerinden (hükümet, parti, iktidar ve güç bloklarından) ve ilişkilerinden de temizler.
Karambakhsh'ın 2026 yılındaki çalışması önemli. Çünkü Anwar Shaikh ve Ahmet Tonak'ın geliştirdiği metot dahil dört farklı ölçümle 1952-2019 yılları arasında 32 ülkede kâr oranlarını inceliyor. Özetle dört tarihsel evre çıkıyor:
1⃣ 1952-65: Savaş sonrası (sözde) "Altın Çağ" — kâr oranı yükseliyor
2⃣ 1965-82: Sermaye bileşimi hızla yükseliyor, kâr oranı çöküyor → 70'lerin krizi
3⃣ 1982-97: Neoliberal yeniden yapılanma — kısmi toparlanma, eski kayıplar telafi edilemiyor
4⃣ 1997-2019: Yeni düşüş dalgası → 2008 krizi
İki çalışma da benzer bir tarihsel örüntüyü gösteriyor: 1873-97 depresyonundan çıkış emperyalist yayılma ve sömürgecilikle, 1929-39'dan çıkış 2. Dünya Savaşı'yla oldu. 2008'den beri süren "Uzun Depresyon"un da yeni silahlanma stratejisi ve küresel askeri fabrika inşasıyla aynı tarihsel örüntüyü izlediği söylenebilir.
Devamı: https://t.co/fljJiZ4RTC
Deniz Göktaş’ın tutukluluğu on günü geçti. O sürede gündem değişti de değişti. O sürede, unutmayanlar da unutmadı. Unutmayalım #DenizGöktaşSerbestBırakılsın
Hayat ne garip. Galiba özeleştiri yapacağım. Bundan 5-6 sene önce de aynı işi yapardım hatta haftada 4-5 Tv’ye de çıkardım. Yine de bazen geç saatler Beyoğlu’nda çakırkeyf olup tweetler atardım. Bu Akit falan ayyaş derdi, sallamaz gülerdim. Beyoğlu’na ya on yıldır ya hiç uğramamış bazı muhalifler de lümpen der dalga geçerdi, kırılırdım. Oysa benim 20 ila 150 promil arası depreşen Beyoğlu aşkımdan vuku bulurdu hadise, içip içip 30 sene önceki sevgilisine radyodan şarkı yollayan esnaftan farkım da yoktu hani kendimce. Çok sevdim bu semti, ilk adım attığım 17 yaşımdan beri. Ya artık eskisi gibi içmiyorum ya da özlemlerimi, sevinçlerimi, aşklarımı insanlarla paylaşma hevesim kalmadı diye düşündüm bu gece. Kendimce önemli bir geceden içkili ve eli kolu dolu eve dönüyordum. Tenha, sessiz, arnavut taşlı Beyoğlu sokaklarında yine hiçbir güvenlik endişesi taşımadan kedilerle konuşarak geçiyordum. Utandım kendimden, artık duygularımın dışa vuracak kadar güçlü ve hevesli olmadığından endişelendim. Beyoğlu aşkımın zeval görmediğine emindim peki ben neden sindim, içime atar oldum? Ya otosansürse bu suskunluğum? O yüzden eski günlerdeki gibi, sabah kalkınca kurduğum cümlelere şaşacağım şeyler yazmak istedim.
Her şey değişir ama semtin çocuklarının “gece, melek ve bizim çocuklar” saatlerinin tadı başkadır.
Bu kafayla vardığım sonuç: Başımıza çok işler gelecek ve büyük acılar çekeceğiz ama şu hayattan bir sokaktan geçerken aldığımız hazzın yanına yaklaşamayacak kadar sası dünyaların muktedirlerine asla ezilmeyeceğiz. Bizim hayatımız, tüm kudret ve varlıklarına rağmen onlarınkinden kat be kat güzeldi.
Asla erişemeyecekleri sıcak dostluklarla, doyumlu sohbetlerle ve güvenle sarmalanmış, müdavimlik sınavından geçmiş, kent hafızasına gönül vermiş ömürlerimize yaklaşamayacaklar bile. Bu ömür elimdeki her şey gitse bile ben kazanmış gibi hissediyorum. Bu sokaklar, şu yaz gecesi, elimdeki çiçekler, yaşadığım şu gün, erişemeyecekleri kadar güzel…
Haydin iyi sabahlara
Bizim için hazırlık yapılmış, o koridor boşaltılmış, biz de sizi bekliyorduk dedi. Öyle ilk geceyi geçirdik. Sonra ertesi gün mazgal açıldı, şey dedi ki bana, infaz koruma memuru, "Fatoş" dedi. "Efendim" dedim. "SEGBİS" dedi. Dedim ki "O ne?" "Mahkemeye çıkacaksın" dedi. "Ben daha yeni tutuklandım" dedim. "Dün çıktım mahkemeye" dedim. "Yine çıkacaksın" dedi. Dedim ben herhalde idam edecekler ya da şey, müebbet verecekler hemen hüküm giyiyorum. Yine ağlamaya başladım. "Dur" dedi, "mahkemeden niye ağlıyorsun?" Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedi, dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ" dedi, "avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun" dedi, "ya da" dedi "malını mülkünü de alacağım" dedi.
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyle... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum”
Ya devlet göz göre göre madencilere yalan söyledi ya da 3 tane bakanlığın tek bir holdinge gücü yetmedi!
Bizler haklarımızı almakla kalmayacağız Doruk Maden işçilerine bu oyunu oynamaya kalkan herkesle de hesaplaşacağız!
#MadencilerAyakta
Aleni şekilde yalan söylediler madencilere. Alın terini, emeğini, geleceğini almak isteyen madenci her noktadan ablukaya alındı. Önce her yerde, her noktada bu sesi yaygınlaştıralım sonra çağrıya kulak verelim. Elden ele lütfen.