bir de yedi tepe istanbul dizisinde ömer duruya der ki “sevmek beni haklı yapmaz, ben seni bir iskambil destesinde bulmadım ki şansıma küseyim.” der. içimi garip yapan dizi repliklerii
İnsanın en çok canını ne yakıyor, biliyor musun? Sevdiği insanın kendisini insan yerine koymaması… Varlığını bildiği hâlde yokmuşsun gibi davranması, kırıldığını gördüğü hâlde hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmesi, bir çift güzel sözü bile sana çok görmesi…
Sen onun için elinden geleni yaparken onun seni görmezden gelmesi, sen bir şeyleri kurtarmaya çalışırken onun çoktan vazgeçmiş gibi davranması… İşte insanı asıl yoran bunlar.
Çünkü sen ondan dünyaları istemiyorsun. Biraz değer, biraz ilgi, biraz samimiyet bekliyorsun. Verdiği sözlerin arkasında durmasını, seni kaybetmekten korkmasa bile en azından kaybetmenin ne anlama geldiğini bilmesini istiyorsun. Ama bir bakıyorsun, senin için çok şey ifade eden insanın gözünde senin duygularının hiçbir kıymeti yok.
En acısı da şu: İnsan sevdiği kişiden gördüğü değersizliği başkasından görse belki bir dakika bile durmaz. Ama sevince bahaneler üretiyor, susuyor, bekliyor, anlamaya çalışıyor. Kendi kalbini defalarca kırıp karşısındakini haklı çıkarmaya uğraşıyor. Belki değişir, belki anlar, belki bir gün benim de ne hissettiğimi görür diye kendinden ödün veriyor.
Oysa sevgi, bir insanın kendisini sürekli değersiz hissetmesine neden olmamalı. Birinin hayatında kalabilmek için kendi değerinden vazgeçmek zorunda kalmamalısın.
Ve bir gün anlıyorsun ki mesele, onun seni sevip sevmediğinden bile öteye geçmiş. Mesele, senin duygularını bile bile seni incitmekten çekinmemesi, seni kaybetme ihtimalini önemsememesi ve senin varlığını nasıl olsa hep orada olacakmışsın gibi görmesi.
İşte o gün içinde bir şeyler sessizce ölüyor. Bağırmıyorsun, hesap sormuyorsun, kendini anlatmaya da çalışmıyorsun. Çünkü bir insana değerini anlatmaya çalışmak kadar yorucu çok az şey var bu hayatta.
İnsan bazen sevdiğinden vazgeçtiği için değil, sevdiğinin yanında kendinden vazgeçmek zorunda kaldığı için gidiyor.
Ve geriye tek bir soru kalıyor: Bir zamanlar uğruna her şeyi göze aldığın insan, seni kaybetmemek için neden küçücük bir şeyi bile göze alamadı?
Paradoks şurada:
İnsanlık tarihi boyunca hiç olmadığı kadar öz-bakım, psikolojik iyi oluş, farkındalık ve terapi konuşuyoruz.
Ama aynı zamanda tarih boyunca hiç olmadığı kadar yalnız kaygılı ve tükenmiş durumdayız.
Eğer sorun tamamen bireysel farkındalık veya zihin yönetimi eksikliği olsaydı bu kadar kişisel gelişim içeriğiyle çoktan iyileşmiş olmamız gerekmez miydi?
İyileşemiyoruz, çünkü yangın zihnimizin içinde değil yaşadığımız toplumsal ve sınıfsal koşulların temelinde.
Mükemmel ilişki diye bir şey yok sadece sorunlarını olgunlukla çözebilen birbirinin kusurlarına tahammül edebilen iki yetişkin var. Masallardaki o sorunsuz pürüzsüz ilişki illüzyonu yüzünden eldeki güzelim bağları çöp ediyoruz.
Kalbimi sıcacık eden bir mesaj okudum akşamın bu saatinde. Torunu aramış bulmuş Linkedln'den. Notun sahibi artık hayatta olmasa bile size el yazısıyla yazılmış birkaç cümleyle sarılabiliyor.
Üstelik 20 yıl sonra not yerini buldu. Şöyle yazıyor son cümlede. "Fevkalade bir kız"
Yaşam herkes için aynı hızda ilerlemiyor. Son yıllarda memnuniyeti zor olan beni bile ikna eden tek şey hayatın biricikliği ve zamanın durdurulamazlığı. Elimizden geleni yapacağız, nerede mutluysak orada olacağız.
doksan yaşındaki babaannem ölmek üzereyken bile yaşamak istediğini söylüyordu. elleriyle bahçenin yeşilliğini gösterip bu dünya bırakılır mı demişti. her şeyden usandığım anlarda aklıma geliyor.