Yola çıkıyorsun, yol bildiğin yol değil.
Evi arıyorsun orada değil.
Sokak, o sokak değil.
Sesleniyorsun, seslendiğin seni duyacak yerde değil.
Toprağına basıyorsun, üzerinde beton parçaları, o beton artık kimseye yuva değil.
Rilke’nin, Duino Ağıtları’nın ilk kısımlarını kayalıklarda yürüyüş yaptığı sırada, rüzgarda duyduğu bir sesten sonra yazmaya başladığı söylenir:
“Ödevdi hepsi.
Ama sen yeterli miydin ki? Bekleyişle
dalgın değil miydin hep?
Esip geleni duy sen,
suskudan oluşmuş aralıksız bildiriyi.
Yüce bir yazıt bunu yüklemedi mi omuzlarına?”
.
[I. Ağıt]
Ahmet Telli’nin şiiri, yenilgiden sonra ne yapılacağını anlatan bir kılavuz değildi. Hazır cevaplar sunmadı. İnsanlara yeniden kazanacaklarının güvencesini vermedi. Daha zor bir şey yaptı: Kaybetmiş bir insanın neye dönüşmemesi gerektiğini gösterdi.
İnsan alaycılığa teslim olmamalıydı. Geçmişinden utanmamalı, kaybettiği arkadaşları bir yük gibi taşımamalıydı. Acısını başkalarına karşı bir duvara çevirmemeliydi. Dünyanın adaletsizliğini gördüğü için sevgiden vazgeçmemeliydi.
Ahmet Telli, zaferin yakında olduğuna inananların şairi olmaktan çok, zafer uzakta kaldığında birbirlerini kaybetmemeye çalışanların şairiydi. Bu nedenle şiiri politik yenilgiler yaşamış kuşaklara seslendi. Fakat yalnızca onlara ait kalmadı. Kendi hayatında bir şeyleri kaybetmiş herkes, onun dizelerinde tanıdık bir ses bulabildi.
Şimdi o ses, şairinden bağımsız biçimde yoluna devam edecek.
"Evet, umutsuzluk ve kaygı kazanlarını besleyeceğimize tekrar tutkulu olacağız; yeniden insanın hayatta kayıtsızlığın tam tersine sahip olabileceğine olan güvenimizi ifade eden bir heyecan duyacağız: kendimizi duvarların arasına hapsetmekten vazgeçmek, insanca bir dünyayı özlemek ve yola çıkmak için."
Ernesto Sabato
Geçeceğini biliyordum, iyileşeceğimi de. Güleceğimi, merhametimi hiç kaybetmeyeceğimi; duvar gibi dimdik duracağımı da ama heyecanımı kaybedeceğimi hiç düşünmemiştim…
—Antonia Pozzi