PhD Candidate | Political Science & IR
Legitimacy, power & international society
“Meşruiyet” gücün kendini gerekçelendirmesidir. En iyi gerekçelendiren kazanır.
“Uluslararası siyasette mesele yalnız neyin hukuki olduğu değil; hangi müdahalenin hangi aktörler tarafından hangi normatif zeminde meşru kabul edildiğidir.”
Madımak denince benim aklıma önce Madımak’ın en küçüğü geliyor.
Koray on iki yaşındaydı. Saz çalmayı öğreniyor, bisiklete binmeyi seviyordu. Ertesi gün sahnelenecek tiyatro oyununda küçük bir rolü vardı.
Ablası Menekşe de henüz on dört yaşındaydı. Birkaç gün önce ilkokuldan mezun olmuş, liseye başlayacağı günleri bekliyordu. Aynı kardeşi gibi, o da bir yıl önce Banaz’daki şenliklerde tiyatro grubunun en küçük üyesi olarak sahne almıştı.
İkisi de o gün yakılarak öldürüldü; Koray'ı ablası Menekşe’ye sarılmış halde buldular. Yıllar sonra anneleri şöyle anlatıyor: “Menekşem (…) soğuk kış gecelerinde Koray’ı yatağına alıp, sarıp sarmalayıp, ısıtarak uyuturdu. Anne derdi, ‘Koray ile yattığımda ben de hiç üşümüyorum.’”
Koray’ın o resmindeki bakışları aklımdan çıkmıyor. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, yakılan aydınlarımızın, yazarlarımızın, insanlarımızın hazin sonu hepimizin vicdanında bütün ağırlığıyla duruyor.
Bunun hepimize yüklediği bir sorumluluk var: Bizler, hiç kimsenin inancı, kimliği ve fikirleri nedeniyle hedef gösterilmediği, devletin istisnasız her yurttaşını koruduğu, hukukun gecikmeden ve ayrım gözetmeden işlediği bir ortak bir yaşam için çalışmak zorundayız.
Birbirimizin varoluşuna ve onuruna sahip çıktığımız ölçüde barış içinde, bir arada yaşayabiliriz. Başka yolu yok.
Yaşar Kemal’in sözleriyle bitireyim: ‘Utançtan başka ne kaldı elimizde… (Ama yine de) bu kara lekeyi bir gün temizleyeceğiz.’
"Deniz Göktaş'ı baştan sona izledim. Yıllardır İslamcılık çalışan birisiyim. Bu videonun neresinde İslam'a, Kur'an-ı Kerim'e hakaret var, ben anlamadım. Hangi çağda yaşıyorsunuz?"
Ruşen Çakır (@cakir_rusen): "Türkiye artık her türlü düşünce özgürlüğünün sonuna kadar kısıtlandığı bir yer. Neredeyse bir engizisyon sistemi kurulmak isteniyor. Birileri hemen ava çıkıyor. Zorlama bir şekilde insanları susturmaya çalışıyorlar"
➡️ https://t.co/6SrLz2GYbE
Deniz Göktaş hakkında başlatılan hukuki süreçlerle ilgili olarak "bu lafların sonucu belli" kabullenişinde olanlardan tutun "reklam bedelini göze almış" diyenine kadar her türlü tepki var, ama "ifade özgürlüğü ne oldu" diyen yok. Espriye yer bırakmayan toplumlar tel tel dökülür.
Futboldan anlamam, insan davranışından anlarım.
Milli Takım 24 yıl sonra bir kuşağın umuduyla Dünya Kupası’na gitti ve Haiti’den sonra turnuvayı en erken terk eden ikinci takım oldu.
Bu bir futbol hikâyesi değil; ders kitaplık bir davranış bilimi vakası.
Tablo şu: Transfermarkt’a göre ~473,7 milyon euroyla grubun açık ara en pahalı, 48 takım içinde 13. en değerli kadrosuyuz. Kişi başı gelirde ise ~26. sıradayız. Yani gelirimizin kat kat üstünde bir serveti sahaya sürdük. Peki neden olmadı?
Çünkü kaynağın çokluğu değil, akılcı kullanımı belirler başarıyı. Onun da yolu hesap verebilirlikten geçer. Rule of Law Index’te 143 ülke içinde 118., grupta sonuncuyuz. Kimsenin hesap vermediği yerde para performansa değil, gösterişe gider.
Davranış biliminin temel kuralı: Ödüllendirilen davranış tekrarlanır (Skinner). Steven Kerr bunu 1975’te bir klasiğe çevirdi: “A’yı ödüllendirip B’yi ummanın saçmalığı.” Kurumlar gerçekten istediklerini değil, görünür ve ölçmesi kolay olanı ödüllendirir; sonra şaşırır.
Biz tam da bunu yapıyoruz. Performansı değil gösterişi ödüllendiriyoruz: transferi, polemiği, magazini. Daha turnuvaya katıldıkları için villa vaadi, ortada başarı yokken kahramanlaştırma…
Kamu kaynağı yanlışı ödüllendirirken her marka da bütçesini aynı vitrine yığıyor. Ödülü peşinen veriyoruz; sonra sıfır puanla dönünce şaşırıyoruz.
İyi haber: Bu işin çaresi de bizde var. Filenin Sultanları aynı ülkede, aynı kültürde dünya bir numarası oldu. Demek ki sorun kültür değil, sorun sistem. Voleybolda emek görülüyor, performans ödüllendiriliyor, hesap soruluyor. Yani, önce performans, sonra ödül. Önce başarı, sonra alkış.
Futboldan hâlâ anlamam. Ama insan davranışından şunu biliyorum: Vasatlığı ödüllendirmeyi bıraktığımız gün, vasatlık da bizi terk eder.
Yazının tamamı @GazeteOksijen ‘de!
Deniz Göktaş...
Kendisini bilmezdim, hiç de izlemedim.
Ancak Şamil Tayyar başta olmak üzere “karşı mahalle” bu kadar promosyonunu yapınca merak edip izledim...
Eski bir karikatürcü, mizahçı abiniz olarak şöyle diyeyim...
Bu çocuk artık 24 senedir unutmuş olduğumuz bir şeyi yapıyor... Gerçek anlamda mizah yapıyor. Ve bence çok da yetenekli.
Çizgisi Cem Yılmaz’ın toplumu patlatasıya güldürüp lümpenleştirici çizgisinden çok farklı... Güldürürken “uyandırıyor”.... Uyutmuyor!
Ben çok ama çok sevdim.
Yalakalığa alışmış kalabalıkların beğenmemesini de anlayabiliyorum.
“öldüğümde doğduğum yere gidiyorum
yıllarca süren bir hasret
ve bilinmezliği işte böyle yeniyorum”
(Yakılarak katledilen Uğur Kaynar'ın Madımak Otelinde ölümü beklerken bir peçeteye yazdığı ve evine çok sonradan ulaşan son şiiridir.)
unutma! unutturma!
İnsan, değişimden korktuğu için dünyayı “yozlaşmış” ilan eder. Oysa doğanın dili yozlaşma değil, dönüşümdür. “Yozlaşma” çoğu zaman insanın ontolojik güvensizliğinin adıdır.
Politik mizah, toplumsal gerilimleri ve iktidar ilişkilerini komik bir mesafeyle ele alarak hem eleştiri hem katarsis işlevi görür. Bakhtin’in karnaval kuramına göre mizah, otoritenin ciddiyetini geçici olarak tersyüz eder ve seyirciyi ortak bir sorgulayıcı bilinçte birleştirir.
Bir şaka yapıldığında gülün geçin. Umarım başına bir şey gelmez temennilerinizi kendinize saklayın. Deniz Göktaş gösteriye çıkarken sonrasında söylenebilecekleri, hedef göstermeleri, yaşanabilecekleri bilmiyor olabilir mi sizce?
Bugün 10 Muharrem, Fatıma Ana ciğerparesi İmam Hüseyin ve Yarenlerinin Kerbela'da şehit edildiği gün. Adalet ve insanlık uğruna yürüyüp, yezid ve avanesine biat etmeyen İmam Hüseyin ve yarenlerinin rûh-i revânı şâd ü handân ola.
Bugün mâh-ı Muharremdir, muhibb-i hânedân ağlar. Bugün eyyâm-ı mâtemdir, bugün âb-ı revân ağlar Hüseyn-i Kerbela'yı elvân eden gündür. Bugün Arş-ı muazzamda olan âli divân ağlar.
(Videoda Sinezanı okuyan: Hüseyin Fahri)
Dr. Sümeyye Uçar Akyüz, Tıbbi Mikrobiyoloji ve Anatomi alanlarında uzmanlaşmış bir akademisyendir. Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Dr. Öğr. Üyesi olarak görev yapmaktadır. Madımak katliamında yitirdiğimiz canlar için söylemiş. Diline yüreğine sağlık can.
Ruhsal ışığını kaybedene dek direnen bir kalbin de nihayetinde sınırı vardır. Muhatabını tüketerek uyanmaya başlayan yaralının vardığı hakikatin, muhatabı nezdinde artık bir anlamı kalmayacaktır…
Asimptot eğrisi gibi… Asimptot; eğrinin sürekli yaklaştığı ama hiçbir zaman tam olarak ulaşamadığı çizgidir. Bir taraf her defasında biraz daha yaklaşırken, diğer taraf mesafeyi korur. Yakınlık ihtimali hep vardır ama temas hiç gerçekleşmez. Ya da bilardo topları gibi tıpkı! Ruh mosmor olana dek sürdürülen çaba, sonunda sevgiyi değil, tükenişi üretir. En çok yaklaşan çoğu zaman en çok aşınandır.
Zizek'in şöyle bir analizi var ve katılmamak elde değil. Belki de gerçekten de amaçsızlığımızla en konforlu şekilde baş edebilmek için kaybolmuş bir benlik yalanı uydurduk?
"Kendini bilmeye yönelik o saplantılı arzu, bizzat bir patolojidir. Kendini tamamen anladığında değil, artık kendi kendinin umurunda olmadığında iyileşirsin. İnsan ancak kendinden daha büyük bir şey için savaşması gerektiğini içselleştirdiğinde şifa bulur: Ailen için savaşırsın; aşk için, sanat için, anlam için savaşırsın. Belki siyasi bir değişim için mücadele edersin ya da fanatik bir yazar veya bilim insanı olursun.
Psikanalizin gerçek amacı paradoksaldır; tam olarak seni kendinden özgürleştirmek —seni nihayet kendini unutabileceğin ve daha büyük bir amaç uğruna çalışabileceğin o noktaya getirmektir."