— 33 yıl önce bugün Sivas Madımak Oteli'nde 35 vatandaşımız şeriatçılar tarafından v-hşice k-tl-dildi.
Dönemin başbakanı Tansu Çiller; "Olayı bu kadar büyütmek yanlış. Bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi. Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir." diyerek akıl almaz bir açıklama yapmıştı...
Sivas Madımak k-tliamının acısı aradan geçen yıllara rağmen yüreğimizi acıtmaya devam ediyor.
2 Temmuz 1993'te kaybettiğimiz canları rahmetle anıyoruz.
#unutMADIMAKlımda
19 yaşındaki bir fidana kıyacaklar bu gece...
13 yıl önce bugün Eskişehir’de ara bir sokakta döve döve öldürdüler, 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz'ı.
"Vurmayın, öldüm" dedi, vurdular öldürdüler...😢
#AliİsmailKorkmaz
2 HAZİRAN 2013 — Bu gece Eskişehir’de, Gezi Parkı direnişi sırasında 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz darbedilerek katledilecek.
Katledenler aramızda… Kimisi sivil polisti, kimisi esnaf. Biri emri verdi, biri çelme taktı, birileri tekmeledi, birileri tedavi etmedi.
Aldığı tekmeler sonucu hastaneye kaldırıldı, tedavi edilmedi ve 38 gün süren yaşam mücadelesinin ardından, 10 temmuz’da hayatını kaybetti.
Kardeşimsin Ali İsmail…
Unutmayacağız.
Zülfü Livaneli diyor ki; "..Sorun, onun gitmesiyle bitmeyecektir. Sorun onu iktidara getiren, üst üste dokuz seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve yönetim skandallarına rağmen körü körüne peşinden giden halktır. Daha doğrusu halkın bir bölümüdür. Bu halk yığının Anadolu müslümanlığıyla, gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur. Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lumpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu. AKP’ye oy vermiş olanların tümünü böyle yaftalamak doğru değil elbette. İçlerinde düzgün ve samimiyetle oy veren seçmenler de olabilir. Ama o kitlenin genel karakteristiği budur. Bu kesim kendini önce arabesk müzikle gösterdi. Güzelim türküleri, geleneksel şarkıları, Anadolu’nun büyük şiir geleneğini terk eden insanlar, bir anda mide bulandırıcı seslere, insanın kulağını tornavida gibi delen elektro bağlamalara, içinde hiçbir hakiki lirizm ve hüzün barındırmayan ‘’Ben de isterem!’’ saldırganlığına kaptırdı kendini. Şehirler kaçak mahallelerle, üzerinde demir filizleri bırakılmış sıvasız çirkin yapılarla, lağım kokan mahallelerle doldu. Suç oranı ve özellikle kadına karşı şiddet akıl almayacak ölçülerde arttı. Bunun adına ‘’muhafazakarlık’’ denilebilir mi? Elbette denilemez. Aşağı yukarı sayıları kırk milyon dolayında tahmin edilen bu kitle Itri, Mimar Sinan estetiğine de sahip değildir; Anadolu’da yüzyıllarca aydınlık bir nehir gibi akmış olan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu temizliğine de. Dolayısıyla bu kesim muhafazakar değil, Türkiye’ye çarpık ve ahlak ölçülerinden yoksun bir ‘’modernleşme’’ sunan yeni bir oluşumdur. Lafı uzatmadan söyleyeyim. Bu kesimin hayatta en çok nefret ettiği model uygarlaşma, kültür, temizlik ve zarafet simgesi Mustafa Kemal Atatürk, kanıyla canıyla savunduğu lideri ise şimdiki cumhurbaşkanıdır. Kimse kendini aldatmasın. Sayıları çok kalabalık olan bu kesim, ne olursa olsun, hangi skandal patlarsa patlasın sonuna kadar liderini destekleyecek ve Cumhuriyet’e karşı çıkacaktır. Erdoğan siyasi ömrünü tamamlasa da ona benzeyen başka bir lider bulmakta gecikmeyecektir. Çünkü Türkiye’nin çürüyen kesimi , bu bozulmayı önce müzikle, sonra hayatımızın her alanına egemen olan lumpenleşme ve arabeskleşmeyle ifade etmeye devam ediyor. Gafil aydınlardan (!) destek alan lümpen kültür, örgütlü cehaletle beslenerek kılcal damarlarımıza kadar yayılıyor. Bu manzaraya, lumpenlerin ele geçirdiği muazzam para ve iktidar gücünü de eklerseniz geleceğin hiçbirimiz için kolay olmadığı çok açık. Erdoğan bu kitlenin lideridir ve onun yokluğunda yeni bir lider bulacaklarına hiçbir kuşku yok. Mustafa Kemal aydınlığını savunan kitleler birleşene ve kendi aralarındaki çelişkileri gidererek, evrensel değerleri savunan bir Türkiye kültürü yaratana kadar acılar devam edecek.
ZÜLFÜ LİVANELİ❤️
Bu rezilliği yazdıran, yayınlayan, buna alet olan herkes; toplumda desteği azaldığı için er geç yargılanacağını bilme korkusuyla havale geçiren küçük bir azınlığın parayla satın aldığı haysiyet engelli kimselerdir… alayınıza yazıklar olsun!
Devletin haber ajansı Anadolu Ajansı'nın 2026 konser yılı olacak diye duyurduğu konserler tek tek iptal ediliyor.
Kimine kostümler, kimine müzik türü, kimine de grubun ismi bahane ediliyor
Demek ki yeni dönem artık böyle, devlet, insan ilişkilerinden, dinlenecek müziğe kadar her şeye karışacak
https://t.co/DXxUf8uRQF
Buna nasıl unutalım ya bunu nasıl sindirelim? Siz yastığa başınızı nasıl rahat koyuyorsunuz? İzlemeye okumaya dayanamıyorum. İnsanlar sayı değil her birinin seveni bekleyeni vardı. İçiniz nasıl kaldırıyor bunu. Anma hatırla, hep hatırla.
Şerif amcamızı unutmadık. 6 Şubat depreminde eşini ve üç çocuğunu kaybetti. Bir süre sonra kansere yakalandı ve hayatını kaybetti. Onu, enkazın başında elinde bisküvilerle tanıdık; çocukları sağ çıkarsa onlara vermek için, umutla bekliyordu. Ama beklediği mucize gelmedi…
“Cebimde bisküvi var… Çocuklarıma verecektim.”
#6Şubat2023
Birçok kişi Stanley Kubrick’in Eyes Wide Shut filmini “gizli el”in bir ifşası olarak yorumlar. Oysa bundan çok daha sert, çok daha çıplak biçimde iktidarın hakikatini gösteren bir film vardır: Salò, or the 120 Days of Sodom.
1975 yapımı, Pier Paolo Pasolini imzalı bu İtalyan filminde; bir grup aristokrat, kendilerini yasaların ve ahlakın dışında konumlandırdıkları izole bir mekanda, sadist fetişlerini mutlak bir iktidar gösterisine dönüştürür. Burada anlatılan şey sapkın bireyler değil, sınırsız gücün mantığıdır.
Adada yaşananlar seyirciye filtrelenmeden sunulur. Pasolini, iğrençliği saklamaz; çünkü saklanan şey iğrençliğin kendisi değil, onu mümkün kılan sistemdir. Filmin gösteriminden kısa süre sonra Pasolini’nin sokak ortasında infaz edilmesi, Salò’nun rahatsız edici gücünü daha da karanlık bir bağlama oturtur.
Filmde gördüğümüz her türlü çürüme, iktidarın insan bedenini ve ruhunu nasıl metaya dönüştürdüğünün en çıplak halidir. Burada faşizm bir ideoloji olarak tartışılmaz; bir pratik olarak uygulanır. Açıklama yapmaz, gerekçe sunmaz yalnızca hükmeder.
Bu yüzden Salò bir “film izleme” deneyimi değildir. Bu, sermayenin ve iktidarın genellikle bizden sakladığı gerçeklere tanıklık etmeye zorlandığımız bir ritüeldir.
Acayip bir kast sistemi oluştu. İnsanlar farkında değil.
Bir zümre var. Onlara her şey serbest. Çalma, çırpma, yolsuzluk, rüşvet, kaçakçılık, uyuşturucu, tecavüz, cinayet… Her şey serbest. Çocukları çifte vatandaş. Hepsi yurtdışında okuyor zaten. Ama bir ayakları hep burada. Yarın öbür gün gelip devlet örgütüne üst dereceden katılacaklar.
Kalanlar da alt tabaka işte. Can güvenliği yok, mal güvenliği yok, hukuki güvenlik yok, başına bir iş gelse kimsesi yok. Her an düne kadar suç sayılmayan bir şeyden dolayı suçlanabilir, işlemediği bir suç üstüne kalabilir, üst zümreyi kızdırırsa başına kötü bir şeyler gelebilir. Diploması iptal olabilir. Malına el koyulabilir. Çocuğunun katilini aradı diye akıl hastanesine kapatılabilir. Her şey mümkün.
Böyle keskin bir kast sisteminde hayatta kalabiliyor olmanız biraz tesadüf, biraz da radara girmemiş olmanızla alakalı.
Başınızı eğin, kimsenin işine karışmayın, şansınız da yaver giderse çok açlık çekmeden, çocuklarınıza da bir şey bırakamadan ölür gidersiniz. Karnınızı doyurmaktan fazlasında gözünüz olmasın.
Osmanlı olma sevdası boşuna değil. Osmanlı’da da böyleydi. Belli bir zümre birbiriyle köşk yarıştırır, çocuklarını Viyana’ya, Paris’e gönderirken alt kast mayasız ekmek yemekten zeka geriliğine, bakımsızlık ve kötü beslenmeden dolayı çeşit çeşit sakatlığa, bite pireye mahkumdu.
Öyle bir düzendi ki açın sırtında tok vardı. Yeni Osmanlı da aynı. Dönemin koşulları bir tık daha fazla lükse izin veriyor sadece.
Sıvasız evlerin aç çocukları köşklerin, sarayların toramanlarını canıyla, kanıyla yaşatıyor.
Bunlar daha iyi günler. Hele radara girin bak o zaman ne oluyor…
Köylünün çocuğu aç kalmasın, çolak kalmasın diye canını ortaya koyanları yeni Osmanlıcılarla beraber tahkir ettiniz. Yenisi de gelmez. Siz uşaklığı, el pençe divan durmayı öğrenin ufaktan.
Boş vakitlerinizde pratik yapın. Çocuklarınıza da erken yaştan öğretin. Lazım olacak.
Ya hu bu topraklarda "tombul tombul memeler" diye türkü var. Türkünün birinde "Konyalı'dan başkasına bastırmam" diyor. Burhan Çaçan yıllarca "liseli vardı ya ah o lisesi, kısacık etekli dar elbiseli" diye şarkı söyledi. Bayıra karşı yatır beni parçasını herkes bilir! Bir başkası; "Halime'yi samanlıkta bastılar. Şalvarını gül dalına astılar."
Daha yüzlerce müstehcenlik içeren şarkı türkü var. Mabel Matiz söylediği şarkıdan dolayı niye ifade vermek zorunda kalıyor. Hasta mısınız ? Başka derdiniz mi yok!
Boğazların düğümlendiği anlar...
3 ay önce eşi tarafından 2 çocuğu öldürülen bir anne, Mevzular Açık Mikrofon'a katıldı:
"Buraya çığlık atmaya geldim. 2 evladım, babaları tarafından katledildi, melek oldular, ben sadece boşanmak istemiştim."
Ben bu insanlıktan da bu ülkeden de bıktım artık bıktım. Söyleyecek söz de kalamadı edecek küfür de kalmadı. Ne yazayım de diyeyim allah bin belanızı versin. Adaletin de batsın insanlığın da batsın dünya.
Bu röportaj günde en az bir defa mutlaka dinlenmeli..
Dinlenmeli ki hayallerin nasıl kaybedildiği, nasıl umutsuz bir coğrafyada yaşadığımız iyice anlaşılsın..
Baştan aşağı varoş ülkem. Ne zaman korna çalarak kutlama yapmaktan vazgeçeceksiniz? Duyarsız nezaketsiz iliklerine kadar varoş hareketlerden bıktım usandım. Bu saatte bu kadar insanı rahatsız etmeye ne hakkınız var? Bana ne maçı kazandılarsa bana ne? Dağ ayıları.
Medine'de Hz. Muhammed'in kabrinin yakınında Starbucks var. Araplar Starbucks sırası bekliyor.
Şimdi sizlere sormak isterim: Medine'deki Starbucks'ı da basıp Arapları dükkandan kovacak mısınız?