Eskiden “insanları ilk büyük hatasında silen” insanları kaba bulurdum. Zamanla bu çizgiye yaklaştığımı hissediyorum. Sindirdiğiniz, affettiğiniz, geçiştirdiğiniz her problem tekrarlanıyor. Ha insan değişemez mi? Kesinlikle değişir, ama bu zaman alır. Aylar, mevsimler, yıllar… Zaten samimi değişimi de dışarıdan hissedersiniz. Ama birkaç özür veya geçiştirilmiş pardon ifadeleri genellikle “sana daha büyüğünü yapacağım, sadece neyi kaldırabildiğini anlamış oluyorum” boyutuna geliyor. Gerçek değişim çok farklı bir şey ve asla da dilde kalmıyor.
Evet çok şükür sağlıklıyız , kazancımız iyi ama içimizde yine de bi burukluk ve her şey için çok uğraşmanın nasip olmayan şeylerin yorgunluğu var , geç kalmanın verdiği kaygı var. Hala yaşamım kıyısındayız içinde değil gibi.
Aldığım en büyük ders hiçbir koşulda ve hiçbir sebeple taviz vermemem gerektiği. Zor zamanmış, iyi değilmiş, yanlışlıkla olmuş, öyle olacağını düşünememiş. Ben kimsenin alttan alındığı durumları bir daha yapmadığına şahit olmadım.
Kızmak iki kişiliktir, kırılmak tek kişilik. Kızmaktan korkulmaz, kırılmaktan korkulur. Kızınca koşarsın delice, kırılınca ilk adım atma hamlesinde göğsünden kocaman bir el çıkar, tutar ilerleyemezsin. Kızmak haklı hissettirir, kırılmak hak hukuktan anlamaz.
@historyofthesea@izmirdesanat Siyasal İslamın tasfiyesi ile birlikte bu bahsettiklerinizin de tasfiyesi gerçekleşecek , Türkiye , yönünü yeniden kemalizme dönecek.
İnsan en yakını bile olsa, hiç kimseye muhtaç olmamalı. İnsana, kendi parasının olması kadar özgür hissettiren bir şey yok. Para kazanmalı, başka çare yok.
600 sayfalık bir romanı kimse okumuyor, 3.5 saatlik bir filmi sabredip izleyen kişi sayısı çok az ve bu tüketim çağında kimse kimseye yıllarca sadık kalamıyor. Sadakat; sürekli her yerde dolaşan ancak gerçeği zerre yansıtmayan pis bir dedikodu gibi dillerde..
İnsanlığın en somut gerçeği: Kendi emeği üzerinde söz sahibi olamayan insan, çalışmayı yaşamın yaratıcı bir parçası görmek yerine, katlanılması gereken bir zorunluluk olarak yaşar. Ürettiği şeyle bağı zayıfladıkça kendisinden de uzaklaşır. Geçinebilmek için istemediği bir işi yapmak zorunda kalmak, insanın yaşayabileceği en ağır işkencelerden biridir. Mesai biter bitmez insanların işyerinden adeta vebadan kaçar gibi uzaklaşmasının nedeni de budur. Asıl sorun, emeğin ve zamanın başkalarının denetimine bırakılmış olmasıdır.
İnsan çalışırken yalnızca geçimini sağlamaz, aynı zamanda kendini de üretir. Çalışma, başkasının çıkarına hizmet eden bir zorunluluğa dönüştüğünde ise insan için yalnızca katlanılması gereken bir yüke dönüşür. Bu yüzden birçok insan için gerçek yaşam mesai bitince başlar.