Gerçek değilmiydi lan bunlar :( lisede ayakkabımı beleş boyama vadiyle kandırıp ablasının kanser olduğunu söyleyip 1 lira otobüs paramı çarpan boyacıdan sonra ağır koydu . 25 sene geçti akıllanmadık .
Bir süredir Taksim’de staj yapıyorum.
Çıkışta Karaköy vapuruna yürüyorum.
Buradaki yoksullar zincir fast food şirketlerinin sokak ortasına attığı poşetleri karıştırıyorlar.
İlk başta tesadüfi bir durum sanmıştım, ancak bu insanlar karınlarını her akşam böyle doyuruyor.
Birileri İstanbul’da yolsuzluk, rant, imar vb. yapay gündemler konuşulsun istiyor ama benim gördüğüm İstanbul gerçeği bu.
Kalıcı başarı bir gecede gelmiyor, devasa bir çarkı itmek gibi. İlk hamlede kımıldamaz bile. Ama aynı yönde, hiç durmadan itmeye devam ederseniz o çark bir noktada kendi ivmesiyle dönmeye başlar. İşte dışarıdan "mucize" görünen şey aslında o birikimdir
Sıradanlığı kabul etmek konforludur ama potansiyeli öldürür. Yıllardır başarıyı yanlış yerlerde aradığımızı fark ettiğimden beri olaylara çok başka bakıyorum. Devrimsel dönüşümler, dahi liderler ya da sihirli dokunuşlar… Hepsini unutun. Kalıcı başarının arkasındaki 5 sert geerçek vardır
İnsanlar başarının tek bir "devrimsel" hamleyle, mucizevi bir anla geldiğini sanır.
Kalıcı başarı, ağırlığı tonlarca olan bir çarkı aynı yönde bıkmadan, defalarca itmenin birikimli sonucudur.
Her gün aynı stratejik hedefe hizmet eden küçük, disiplinli bir eylem belirle ve bunu hiç aksatmadan aylarca tekrar et.
Müşteri ile teknik ekipler arasındaki en büyük problem "sidik yarışı" Müşteri portal ekranındaki bir butonun yerini beğenmeyip "Burada olmalı" diye ısrar ediyordu. UI ekibi ise bunun kullanıcı deneyimine tamamen aykırı olduğunu savunuyordu. İki taraf da kilitlendi.
Toplantıda "Tasarım standartlarımız böyle" demek yerine ekranı açtık: "Bu butonu oraya koyarsak böyle böyle olur , gelin size bir gün yaşatalım, beğenmezseniz yine değiştirelim" dedik.
denediler ve bizim UI ekibinin dediğinde kaldık. Bazen teknik haklılığı mizahla anlatmak gerekir.
Geçen yıl çok zorlu bir projede birlikte çalıştığımız, her gün konuştuğumuz bir müşterimizle iş bittiğinde "Haftaya bir kahve içelim, arayı soğutmayalım" diye sözleşmiştik.
O kahve 1 yıl sonra bugün içildi.
İş dünyasında sürekli "network yapmalıyız" baskısı var. Ama samimi bağlar, her gün aramasanız da kaldığınız yerden devam edebildiğiniz bağlardır. Bugün bunu bir kez daha anladım.
ÜCRETE İTİRAZ EDİP VALEYİ EZMEYE ÇALIŞTI
İstanbul'un Kağıthane ilçesindeki özel bir hastanede, acil servise hasta getirdiğini öne süren sürücüyle vale arasında otopark ücreti nedeniyle tartışma çıktı
https://t.co/BmR7JnB3CV
Video: DHA
ürünlerimizin satışı için masadayız. Karşı tarafın CFO'su son derece mesafeli, "X firması daha ucuza veriyor" deyip duruyor.
Sunumu kapattım. "Eğer sadece bir yazılım lisansı alıyorsanız haklısınız, onlardan alın. Ama mevzuat değiştiğinde gece yarısı arayabileceğiniz bir muhatap alıyorsanız, o masada biz varız" dedim.
Masadaki havanın bir anda değiştiğini hissettim. Sözleşmeyi almamız 1 ay sürdü ama gün kazanmıştık
@realEstateTrent I went to an all-inclusive when I was 26 years old and was eating the worst pasta I’ve had in my life.
An overweight couple sitting next to me named Bob & Judy turned to me and asked me, “What brings you to Me-hico?”
Never again.
"Komut mühendisliği" tanımınıza kesinlikle katılıyorum. Geçenlerde bizim yazılım ekibindeki çok parlak, işini de çok iyi yapan genç bir arkadaşımla tam olarak bunu yaşadık.
Önemli bir müşterimizin sisteminde anlık bir yavaşlama ihbarı geldi. Ben de toplantıya girerken hızlıca bizim arkadaşa yazdım: "Ahmet, X müşterisinin ekranlarında bir sıkıntı var sanırım, sisteme girip bir bakıver sana zahmet."
45 dakika sonra toplantıdan çıktım. Ne bir mesaj var, ne bir mail. İçimden "Herhalde ciddi bir sorun yok, olsaydı arardı" diyorum o eski alışkanlıkla.
Dayanamadım, yanına gittim: "Ahmet ne oldu, baktın mı sisteme?" "Baktım, evet sistem çok yavaş çalışıyor, ödeme ekranında da hata veriyor." "E peki müdahale ettik mi? Sorun neymiş, çözdük mü?"
Bana o kadar saf, o kadar temiz ve kendinden emin bir gözle baktı ki: "Yok, siz sadece 'sisteme girip bak' demiştiniz, ben de baktım, teyit ettim. Sorunun kaynağını araştırıp müdahale edeyim mi şimdi?"
3 saniye durakladım. Kızabilir miyim? Hayır. Tembellik mi? Asla. Çocuk tam olarak benden aldığı "prompt"u (komutu) çalıştırmış ve görevi başarıyla tamamlamıştı!
O gün anladım ki suç onda değil, benim eksik verdiğim komutta. Yeni nesille çalışmanın şifresi tam olarak bu: "Sisteme bak" değil; "Sisteme bak, hatayı tespit et, çözebiliyorsan çöz, çözemiyorsan bana raporla."
Komutu doğru ve parametreli verdiğinizde, emin olun o minimum çabayla çalışan arkadaşlar birer makine gibi kusursuz iş çıkarıyorlar. Yeter ki bizler "anla işte" kolaycılığını bırakıp iyi birer komut mühendisi olmayı öğrenelim.
Bizler yöneticinin bakışından “Bu rapor olmamış” anlamını çıkaran, annesinin tek bir göz hareketiyle hizaya giren bir kuşaktık. Bir bakıştan mesajı alırdık. Bir susuşun alt metnini çözer, bir mimikten bütün tabloyu tamamlardık.
Şimdiki gençlerin bir kısmı ise tam bir talimat kuşağı... Ne duyuyorlarsa, tam olarak onu yapıyorlar. Bu gençlerle yaşamak ya da çalışmak istiyorsanız; anne-baba ya da yönetici olmak yetmiyor. Artık iyi bir komut mühendisi olmanız gerekiyor. 😂
İşyerinden en net örnek:
“Güncel dosyayı ekibe gönderelim” diyorsun. Dosya gidiyor ama konu yok, açıklama yok, alıcı listesi eksik. Teknik olarak dosya gönderilmiş mi? Gönderilmiş. “Neden eksik gönderdin?” diye sorduğunda, yanıt hazır: “Söylemediniz ki…”
Sonuç? Kimse neyin neden geldiğini anlamıyor; iletişim hala kapalı devre.
Aslında kötü niyet yok, tembellik yok. Sadece ne bir gram eksik yapıyorlar, ne bir gram fazla. Yorum katıp enerji israf etmiyorlar; minimum çaba, maksimum odaklanma.
Ve bu yeni dünyanın altın kuralı çok net: Komutu eksik verirsen, hayat sana yarım kalan işler olarak geri dönüyor.
Eski usül “Anla işte” dönemi kapandı. Yeni dönem: Tane tane, net, detaylı yazma, anlatma dönemi. Yoksa işiniz teknik olarak yapılıyor ama pratikte hepimize geçmiş olsun.
Not: Bu yazı, tamamen hayatın içinden bir gözlem yazısıdır, genel bir yargı veya genelleme içermez.
Fatih Altaylı, Köfteci Yusuf deneyimini paylaştı:
"Eşimle Muğla’dan İstanbul’a otomobil ile dönüyorduk.
Uzun yolda elektrikli otomobil stres kaynağı. Her ne kadar gösterge yüzde 100 dolulukla 700 küsur kilometre menzil gösterse de 120 kilometre hızla, olsa olsa 450-500 km yol alınabildiği için İstanbul yolunda en az bir kere şarj etmek gerek. Allah’tan İzmir-İstanbul otoyolu zannederim dünyada elektrikli otomobiller için en uygun yol. Yol üzerinde bol miktarda akaryakıt İstasyonu ve her akaryakıt istasyonunda mebzul miktarda şarj istasyonu var. Farklı servis sağlayıcıların şarj istasyonları.
İstanbul’dan Muğla’ya giderken uygulamanın gösterdiği şarj istasyonu arızalı çıktığı için de, dönüşte Hande epey bir tedirgin, gösterge yüzde 50’nin altına indiği andan itibaren “Yine bozuk çıkabilir. Sen en iyisi her istasyona bir bak, dolu şarjla yol alalım” diye tutturdu.
Her zamanki gibi de haklı çıktı çünkü şarj istasyonları genelde dolu. Biz de boş bir tane bulma umuduyla deneye deneye gidiyoruz.
Sonunda Balıkesir kavşağında bir tane boş bulduk. Otomobili şarja taktık, o arada hem köpeği gezdirir, hem de bir şeyler atıştırırız dedik. Durduğumuz Oksijen’de Köfteci Yusuf vardı. Her ne kadar Köfteci Yusuf’un aşığı olmasam da köfte köftedir diye gözlerim parladı.
Ancak kapıda içeri köpekle girilmediğini öğrendik. Olabilir, insanlar yemek yedikleri kapalı alanda köpek istemeyebilirler, korkabilirler, işletme de böyle bir karar almış olabilir. Ancak restoranın terasında da köpeğe izin yoktu.
Ya akaryakıt istasyonunun marketinden hazır sandviç alacaktık ya da birimiz köpekle dışarıda bekleyecektik, diğerimiz içerde köfte ekmek yaptıracaktı.
Normalde sandviçe meyledecek olan eşim, hatırım için köfte ekmeğe razı oldu ve ben içeri girip siparişi verirken, o dışarıda köpeğimizle beklemeye başladı.
Köfteci Yusuf’un içindeki manzarayı başka bir gün anlatırım. Bence Türkiye’de siyaset yapmayı düşünen herkes bu dükkana girip birkaç saat oturmalı diyeyim şimdilik ama gerçekten çok ilginçti.
Ben köfte ekmekleri yaptırıp çıktım ve oradaki bir bankta atıştırırken birkaç genç yanımıza geldi. Birlikte fotoğraf çektirmek istediler. Sonra yanımızda bir otomobil durdu. Bir beyefendi indi, gençlerden birinin babasıymış, otomobilini gösterdi “Sizin tavsiyeniz üzerine almıştım. Çok memnunum, sağ olun” dedi, niye dışarıda yediğimizi sordu. Köpeği gösterdim “Köfteci Yusuf’ta yasakmış. O yüzden böyle yapmak zorunda kaldık” dedim.
Güldü. “Yakında her yerde yasak olacak” dedi. Şaşırdım, “Köpek beslemek mi yasaklanacak?” dedim hayretle. Olacak şey değildi ama Türkiye’de olmayacak şey de değildi.
“Yok yok” dedi, “Bir yasa hazırlanmış, lokantalara köpek sokulamayacak artık” dedi.
Şaşırdım.
İstemeyen elbette almaz dükkanına ama kime ne, her restoran müşteri profiline göre kendi kararını verir. Belediye ya da ilgili bakanlık hijyeni denetler, olur biter.
Kim ne karışır diyeceğim ama diyemedim. Her şeye karışılması normal oldu artık."
Hakan Fidan'ın şu kitabı 4 defa okuduğuna yemin edemem ama hissediyorum
Güç ve iktidar sahibi olmanın 48 yasası var. Bunlar sadece politikaya özel değil. Bir zincir market kasiyerini müdür ve belki ceo yapmaya kadar yükseltebilir. Gerçek örnekler dolu
Gelelim Hakan Fidan'da gördüğüm benzerlikler (tahminlerim)
- Yasa 1: EFENDİNİ GÖLGEDE BIRAKMA
Fidan, hiçbir zaman popülaritesini liderinin önüne geçirecek şekilde kullanmadı. Sadakatini her zaman gösterdi mesela Erdoğan'a baş selamı verdiği ikonik bir video vardı, o bana hep bu yasayı hatırlatıyor
Hem saygıdan, hem de liderine tehditmiş gibi görünmeden yükselmenin yasasıdır bu. Aşırı sivrilmenin tarihteki sonuçları yine kitapta yazıyordu
- Yasa 3: NİYETİNİ GİZLE
Fidan diplomatik ve istihbarat hamleleri genellikle sonuçlandığında görünür hale geliyor. Yazar kitapta "insanlara ne yaptığınızı değil, ne yapacağınızı düşündürün" der
Fidan’ın "mekik diplomasisi" budur. Masaya oturmadan önce kartlarını asla göstermez
- Yasa 33: HERKESİN ZAYIF NOKTASINI BUL
Bir istihbarat şefi için bu zaten iş tanımıdır ama Fidan bunu siyasete ve diplomasiye de taşıdı bence
Robert Green amcam der ki, güç erklerinden olmak için muhatap ve rakiplerinizin neyi sevip, nelerden tırstığını bilmeniz gerekir
Fidan’ın bölgesel krizlerdeki arabuluculuk becerileri (örn libya ve suriye dosyaları gibi) masadaki tarafların "zayıf ve güçlü yanlarını" didik didik incelemesinden geliyor olabilir
Velhasıl...
Kitaptaki başka acayip benzerlikleri de sıralayabilirim. Ama şimdilik çok da şey yapmayım. Sonuçta Robert Green'in bu kitabı daha çok pragmatizmi ve kişisel çıkarlar için benciliği ön plana alıyor
Bakalım devamını paylaşacak yürek var mışmı bende yakında göreceğiz
100 saat boyunca 22 zengin insanla birebir görüşen Prof. Dr. Behçet Özkara’nın ( @akademiklin6dt5 / AkademikLink) tespit ettiği, zenginlerin ortalama insanlardan farklı yaptığı 6 şey:
Nispeten 35-40 zengin ile oturmuş çalışmış birisi olarak bende bu 6 maddeden 5. hariç hepsine katılıyorum yada benim zengin zannettiklerim zengin değildi :)
1️⃣ Devasa servetlerine rağmen inanılmaz eli sıkılar.
Finansal özgürlük, cömertlik anlamına gelmiyor; parayı elde tutma disiplini her şeyin önünde.
2️⃣ Utanmadan, çekinmeden "HAYIR" diyebiliyorlar.
Toplumsal baskı veya mahcubiyet hissetmeden kararlarını ve rahatsızlıklarını anında, net bir şekilde masaya koyuyorlar.
3️⃣ Marka logosu taşımıyorlar, "uç deneyim" satın alıyorlar.
Büyük logolu kıyafetler orta sınıfın zengin görünme çabası. Gerçek zenginlik; buzul göllerinde özel etkinliklere katılmak veya erişilmesi imkânsız deneyimler yaşamak.
4️⃣ Başarılarında "şans" faktörünü reddediyorlar.
Geldikleri noktayı sadece disiplin ve sıkı çalışmaya bağlayarak sarsılmaz bir özgüven geliştiriyorlar.
5️⃣ Sınıfsal problem algıları bambaşka.
Sizin için bir arabanın bagajı "bebek arabası giriyor mu" sorusudur, onlar için "golf sopaları sığıyor mu" sorusu.
6️⃣ Çocuklarını "rahata alışmasın" diye kısıtlıyorlar.
Zorluklardan geldikleri için çocuklarının hazır servetle şımarmasını engellemeye çalışıyorlar.
AI gerçekten yazılımdan soğuttu ya, pc başına oturmak istemiyorum, blog yazıp, e-ticaret yazılımını geliştirmem reklamını yapmam lazım ama gram heves kalmadı ya, sürekli yeni çıkan modellere bakıp aylık deli ücretler ödeyen kölelere döndük resmen