ACIDAN İYİLEŞMEK
1. Acı hayatın bir parçasıdır
İyi bir hayat, acının olmadığı değil; acıya rağmen sürdürülebilen bir hayattır. Kayıp, belirsizlik ve hayal kırıklığı yaşamın kaçınılmaz parçalarıdır.
2. Bizi yalnızca yaşadıklarımız değil, anlattığımız hikâye yaralar
Aynı olay farklı anlamlarla yaşanabilir. İyileşmek, geçmişi değiştirmek değil, geçmiş hakkında kurduğumuz hikâyeyi yeniden anlamlandırabilmektir.
3. Anlamak yetmez, yaşama biçimini değiştirmek gerekir
İnsan neden acı çektiğini anlayabilir ama yine de aynı döngüleri sürdürebilir. Gerçek iyileşme, içgörünün davranışa dönüşmesiyle başlar.
4. Ritüeller iyileşmeyi gündelik hayata taşır
Dua, yürüyüş, birlikte yemek yemek, yas tutmak ya da belirli günlük alışkanlıklar bize düzen, süreklilik ve aidiyet verir. Ritüel, anlamı hayata yerleştirir.
5. Amaç, acının içinde bir yön verir
İnsan yalnızca acıdan kaçmak için yaşadığında hayat daralır. Bir amaca, insana, değere veya ideale bağlanmak, acının içinde bile ilerleyebilmemizi sağlar.
6. Dayanıklılık, kontrol değil kabullenmedir
Güçlü olmak her şeyi kontrol etmek değildir. Dayanıklılık, hayatın belirsiz ve kırılgan olduğunu kabul ederek yine de yaşamaya devam edebilmektir.
7. İyileşmek eski hâline dönmek değildir
Travmadan sonra amaç mutlaka “eskisi gibi olmak” değildir. Bazen iyileşmek, yaşananlardan sonra hayata yeni bir anlam ve yeni bir yön vermektir.
8. Acı yalnızca bireysel değildir
İnsanın ruhsal acısını ilişkilerinden, toplumdan ve içinde yaşadığı koşullardan ayırmak mümkün değildir. Bu yüzden iyileşme de yalnızca bireyin içinde değil, ilişkiler ve topluluklar içinde gerçekleşir.
9. Döngüler fark edildiğinde değiştirilebilir
Tekrarlayan düşünce ve davranışlarımızı fark etmek, otomatik tepkiden önce durmak ve daha bilinçli seçim yapmak mümkündür. Farkındalık, değişimin ilk adımıdır.
10. İyileşmek kışın hiç gelmemesi değil, kışta da yaşayabilmektir
Hayatın zorluklarını ortadan kaldıramayız. Asıl mesele, zorlukların içinde anlamı, ilişkileri, umudu ve yaşamla bağımızı koruyabilmektir.
O halde : Hikâyeni yeniden anlamlandır, hayatına ritim kazandır ve kendinden daha büyük bir amaca bağlan; çünkü iyileşmek acıdan kurtulmak değil, acının içinden geçerken hayatla bağını kaybetmemektir.
Nasıl iyileşeceğiz?
Hayatımızdaki çalkantıların bir gün durulacağını, her şeyin yerli yerine oturacağını bekleyerek yaşıyoruz. Oysa bizi yoran tam da bu bekleyiş. Sarsıntılar hayatın arızası değil, doğası. Bir gün gelen fırtına, başarısız olduğumuzun değil, değişmeye çağrıldığımızın işareti. Direnmeyi bıraktığımız an, dönüşüm başlıyor.
Acıdan kaçış yok; kayıp da, belirsizlik de, kırılma da er geç kapımızı çalıyor. Ama acı çekmekle o acının içinde hapsolmak aynı şey değil. Acı, garip bir biçimde, kendi çıkış yolunu da içinde taşıyor. Mesele onu yok etmeye çalışmak değil; onunla ne yapacağımızı, onu nereye taşıyacağımızı bilmek.
Her birimiz kendimize sessizce bir hikâye anlatıyoruz, kim olduğumuza, başımıza gelenlerin ne anlama geldiğine dair. Çoğu zaman bu hikâyenin farkında bile olmayız ama o bizi yönetir. Aynı olay, “hayat beni hep yıkıp geçiyor” cümlesiyle de anlatılabilir, “her seferinde yeniden doğruldum” cümlesiyle de. Hikâye değişince, geçmiş değişmez belki; ama geçmişin üzerimizdeki ağırlığı değişir.
Bir şeyi anlamak başka, onu yaşamak başka. İçgörü zihinde kalır; onu hayata taşıyan şey ise küçük, tekrarlanan, anlam yüklü eylemlerdir. Sabah edilen bir dua, her hafta yazılan bir mektup, bir topluluğun paylaştığı bir tören… Ritüeller, bildiklerimizi bedenimize işler. Kayıptan sonra hayata yeniden karışmamızı sağlayan köprü, çoğu zaman işte bu sessiz tekrarlar.
En ağır yükleri taşıyabilenlere bakınca şaşırtıcı bir şey görüyoruz: Onları ayakta tutan ne iyimserlik ne de çelik gibi bir irade. Var olmalarının bir karşılığı olduğunu, yaptıklarının bir yere dokunduğunu hissetmeleri. Amaç, acıyı ortadan kaldırmaz; ama ona bir yön verir. Ve yönü olan acı, insanı ezmek yerine büyütür.
İyileşmeyi hep içsel bir yolculuk sanıyoruz. İyileşme iki insan arasında, bir sofrada, bir toplulukta gerçekleşir. Yalnızlık yarayı derinleştirir; bağ kurmak sarar. Birlikte anlatılan hikâyeler, birlikte yapılan ritüeller, birlikte bulunan anlamlar.
İnsan insana şifadır, sığınaktır.
Sorun: “Hayır” diyememek. Başkasını üzmemek, sevgisini kaybetmemek veya bencil görünmemek için istemediğimiz şeylere bile “evet” deriz.
Çözüm: Hayır demeyi reddetmek değil, kendi sınırını korumak olarak görmek. Her talebi karşılamak zorunda değiliz.
Sorun: Başkalarının duygularından kendini sorumlu tutmak. Birisi kırıldığında, öfkelendiğinde ya da hayal kırıklığına uğradığında hemen kendimizi suçlarız.
Çözüm: Sorumlulukları ayırmak. Davranışımızdan sorumluyuz; fakat başka bir yetişkinin bütün duygularını düzenlemek bizim görevimiz değil.
Sorun: Onay ve beğenilme ihtiyacı. “Ben ne istiyorum?” yerine sürekli “Benim hakkımda ne düşünürler?” diye yaşamak.
Çözüm: İç pusulayı yeniden kurmak. Karar verirken önce kendi ihtiyaçlarımızı, değerlerimizi ve gerçek düşüncemizi fark etmek.
Sorun: Çatışmadan kaçmak. İlişki bozulmasın diye susmak, öfkeyi bastırmak ve sürekli uyum göstermek.
Çözüm: Küçük anlaşmazlıklara dayanmayı öğrenmek. Sağlıklı ilişkiler çatışmasız ilişkiler değil, farklılıkların konuşulabildiği ilişkilerdir.
Sorun: Kendi ihtiyaçlarını sürekli ertelemek. Herkesin ihtiyacını önceden sezip karşılamak, fakat kendi yorgunluğunu, arzusunu ve kırgınlığını görmezden gelmek. Bunun sonu çoğu zaman tükenmişlik ve gizli öfkedir.
Çözüm: Kendini de bakım çemberine almak. Kendi ihtiyacını önemsemek bencillik değil, sürdürülebilir bir ilişkinin şartıdır.
Sorun: Sevilmek uğruna gerçek benliği saklamak. İnsan zamanla karşısındakine kendisini değil, onun hoşuna gideceğini düşündüğü kişiyi göstermeye başlar.
Çözüm: Hayal kırıklığına uğratabilme cesareti. Herkesin bizi sevmesini sağlamaya çalışmak yerine, kendi sesimizi koruyarak sevmeyi öğrenmek.
Olgunluğun önemli bir ölçüsü : Bir başkasını memnun etmeden de iyi bir insan olduğumuzu hissedebilmek.
Şiddetsiz İletişim 10 ilkede:
1. Gözlemle, yargılama. “Bu hafta üç toplantıya geç kaldın” bir gözlemdir; “sorumsuzsun” bir yargıdır. Yargı duyan insan savunmaya geçer, gözlem duyan insan dinler.
2. Duygunu sahiplen ve adlandır. “Kendimi kırgın hissediyorum” demek zayıflık değil, netliktir. Duyguyu saklamak iletişimi değil, çatışmayı büyütür.
3. Sahte duygulara dikkat et. “İhanete uğramış hissediyorum” aslında duygu değil, yorumdur, içinde suçlama taşır. Gerçek duygu onun altındadır: üzgünüm, korkuyorum, yalnızım.
4. Duygunun kaynağı karşındaki değil, karşılanmayan ihtiyacındır. “Sen beni kızdırıyorsun” yanlış adrestir. Doğrusu: “Kızgınım, çünkü saygı ihtiyacım karşılanmadı.”
5. İhtiyacını açıkça söyle. İnsanlar zihin okuyamaz. Dile getirilmeyen ihtiyaç, er ya da geç sitem olarak dışarı çıkar.
6. Talep değil, rica et. Rica, “hayır” cevabına açık olmaktır. “Hayır” duyunca cezalandırıyorsan, o rica değil emirdi.
7. Ricayı somut ve yapılabilir kıl. “Bana değer ver” belirsizdir; “akşam yemeğinde telefonu kaldırır mısın” nettir. Belirsiz istek, belirsiz sonuç doğurur.
8. Empatiyle dinle : çözüm üretmeden, teselli etmeden. Tavsiye vermek, düzeltmek, “daha kötüsü olabilirdi” demek empatiyi öldürür. Önce sadece duy: karşındaki ne hissediyor, neye ihtiyaç duyuyor?
9. Öfkeyi tam ifade et, ama boşaltma. Öfke, karşılanmamış bir ihtiyacın alarm zilidir. Zili karşındakinin kafasına fırlatmak yerine, neyin çaldığını söyle.
10. Kendine de şiddetsiz davran. İç sesindeki “aptalım, beceremedim” dili de şiddettir. Kendini yargılamak yerine, hangi ihtiyacının karşılanmadığını sor : değişim suçluluktan değil, anlayıştan doğar.
Gözlem, duygu, ihtiyaç, rica : dört adım, tek köprü.
11) Om Mantrası
“Om” mantrası, boğaz ve göğüs bölgesindeki vagus siniri liflerini uyararak derin titreşimler oluşturur.
Bu, rahatlamayı teşvik eder, kan basıncını düşürür ve HRV’yi artırır.
Hem spiritüel hem de bilimsel olarak desteklenmiştir.
Dostluk varlığın aynasıdır. Kendimi ancak dostun yüzünde görürüm. Dostluk kabahatleri bağışlamayı bilmekle kaimdir, bizi affetmeyi bilen ve bizim de affedebildiğimiz insanlarla yol yürürüz. Gerçek dost, zaaf ve kırılganlığımızı ondan saklama ihtiyacı duymadığımız kişidir.