Dikkatin yalnızca bir odaklanma aracı değil, bir sevgi ve bağlılık biçimi olduğunu hatırlamalıyız. Dikkatimizi kime ve neye verdiğimiz, hayatımızı nasıl yaşadığımızı belirler.
Depresyon durduk yere gökten düşmez. Bazen de kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini, hele de öfkesini bastırmasının bedelidir. Niçin? Bir ilişkiyi ayakta tutmak için. İnsan, bağını korumak için sesini kısar. Kısılan ses zamanla koca bir benlik kaybına dönüşür. Dışarıya uyumlu, kibar, fedakâr bir yüz gösterirken içeride bambaşka biri birikir. Kırgın, görünmez, hiç konuşamamış bir gerçek benlik. Hiç itiraz edememiş. Kendi hikayesini anlatamamış. Yani dışarıdan gördüğümüz o sakinlik çoğu zaman sağlığın değil, sorunun ta kendisidir. Üstelik bu hep kişisel bir tercih de değildir. Çoğu zaman “iyi insan, özverili insan, herkesi memnun eden insan” olmamız beklenir ve sessizlik bize bu rolün sessizce ödettiği faturadır.
Bu sessizlik bir kader değil. Çoğu zaman bir kişilik özelliği bile değil, sadece hayatta kalmak için bulunmuş bir yol. Küçükken sevgiyi kaybetmemek, incinmemek için gerçek duygularımızı bastırmayı öğreniriz; uysal bir cephe kurarız. Sorun şu ki o cephe bir süre sonra bizim kendimiz sanılır ve canlılığımız, kendiliğindenliğimiz de o maskenin ardında kalır. İyileşmek susturulmuş o sesi yeniden konuşabilir kılmaktır. Çünkü sessizlik aslında insanı korumaz, sadece onu yalnızlaştırır. Asıl mesele, kişinin kendi hayatının yazarlığını geri kazanması, başkalarının onun üstüne yazdığı, onu tanımlayan o baskın hikâyenin yerine yavaş yavaş kendi sesini, kendi hikâyesini koyabilmesidir.
Suskunluğun yükü ağırdır. Herkes, olabildiğince kendi sesini bulmalı ve hayata cevap vermeli.
Modern dünyada bilginin ilerlemesi, düşüncenin gerilemesine yol açtı. Veriye ve hesaba boğulduk ama insani gerçekliği kavrayacak zihinsel derinliği kaybettik. Sonuç: Fanatizm ve nefret.
Edgar Morin
SAMİMİYET
Gerçek manada iyileştirici bir ilişki, insanın içtenliğiyle kurulur. Anlamak için sevmek gerek.
Bazen muhatabımızın sahici varlığından şifa buluruz. Onun yaydığı esenlik hissi bize iyi gelir. Ruhların birbirine değdiği, kimsenin yaralarını saklamadığı bir buluşma insanı iyileştirir. Herkes hissedilmek, herkes görülmek ister. Bir insanın acısına gerçekten temas eden şey “Senin acını görüyorum” diyebilen bir kalptir.
Her konuşma bir karşılaşmadır: İnsan, kendisine yukarıdan bakılmadığını hissettiği yerde iyileşmeye başlar. İçtenlik ve şefkat yaralarımıza iyi gelir, bizi dünya ağrısından kısmen iyileştirir.
İçtenlik, insana “Burada maskesiz olabilirsin” duygusu verir. İnsan ancak yargılanmayacağını hissettiğinde kırılgan taraflarını ortaya çıkarır. Bu yüzden samimiyetin olduğu yerde iyileşme başlamış demektir.
Bilgi yol gösterir ama ilişki dönüştürür. Bir cümle, soğuk bir ağızdan geldiğinde öğüt gibi duyulur; içten bir kalpten geldiğinde insanın içine yerleşir.
Gerçek temasın olduğu yerde insan kendini savunmayı bırakır. Bazen ne konuştuğumuzu unuturuz da birinin yanında hissettiğimiz huzuru yıllarca unutmayız.
'Dikkat duadır' demişti düşünür. Şifa çoğu zaman, bir insanın başka bir insana hakiki bir dikkatle yönelmesinden doğar. 'Bütün varlığımla, bütün hücrelerimle seni dinliyorum'.
Samimiyet, insana 'iyi ki varız' dedirtir.
Dünyayı olduğu gibi gördüğümüzü sanıyoruz, oysa dünyayı kendi deneyimlerimiz, dilimiz ve bakış açımız üzerinden inşa ediyoruz. İnsanlar çoğu zaman kendi düşüncelerini tek doğru gerçek gibi sunuyor ve başkalarını da buna ikna etmeye çalışıyor. Gerçeği sadece kendi malımız zannediyoruz. Farklı bilme biçimleri var, farklı görme biçimleri var. Herkes dünyayı farklı biçimde tecrübe ediyor. Bir insanın gördüğü şey, onun yaşam biçimi, dili, duygu ve ilişkileriyle şekilleniyor. Farklı hayat hikayeleri, farklı geçmişler bugün neyi ne kadar gördüğümüzü, neyi görmezden geldiğimizi de belirliyor. Bu yüzden tartışmaların çoğu aslında “hakikati bulma” çabası değil, kendi bakış açımızı kabul ettirme mücadelesi.
İnsan aklı duygulardan tümden bağımsız değil. ‘Kalbin sebepleri’nden bahsetmişti Pascal. İnsanlar yalnızca mantıkla değil, hisleriyle de düşünür ve karar verir. ‘Asıl olan göze görünmez’ demişti St.Exupery. ‘Aynı dilde konuşanlar değil aynı duyguda buluşanlar anlaşır’ demişti Mevlana. Dil sayesinde birbirimizle ortak anlamlar kurarız; fakat bu ortaklık bile mutlak bir gerçeğe ulaştığımız anlamına gelmez. Bizden farklı düşünen insanları hemen yanlış ilan etmek yerine, onların hangi dünyadan baktığını anlamaya çalışmamız gerekiyor. Daha insani bir toplum, herkesin kendi gerçekliğini dayatmaya çalıştığı değil, farklı bakış açılarının birlikte var olabildiği bir toplumdur. Şairin dediği gibi, ‘şükür ki insandan insana fark var’.
İnsan acısı tek bir dile çevrilemez. Her kültürün kendi yaralanma, iyileşme ve anlamlandırma biçimleri vardır. Acının arkasındaki dünyayı ve işaret ettiği anlamı görmek lazım.
Bazen, bireysel acıyı tarihin dışında anlayamayız. Kişinin atalarının yaşadığı acı, nesilden nesile aktarılmıştır. O halde soru şöyle sorulmalıdır:
Bu acı sadece senin mi, yoksa senden önce de burada mıydı?
TESLİMİYET
Teslimiyet boyun eğmenin aksine, benliğin silinmesi değildir. Tam tersine kabuğunu bırakıp daha sahici bir benliğe doğmasıdır insanın. Kelebeğin kozasından çıkması gibi.
Kontrol etme arzusundan, her şeyi yönetme dürtüsünden usulca vazgeçmekle zuhur eder bu hal. İnsan kendisini hayatın akışına ve onun içindeki derin bilinmezliğe bırakır.
Bu ancak koşulları oluştuğunda zuhur eden bir lütuf; insan ancak yok olma korkusunun eşiğinde durmayı göze alabildiğinde içine büyür, orada bir genişlik bulur.
Kabz halinden bast haline geçiş.
Teslimiyet bu yüzden bir geri çekiliş değil, ileri atılıştır. İnsanın kendine, ötekine ve varoluşa karşı daha geçirgen, daha merhametli ve daha hakiki bir hale doğru açılması...
Brezilyadaki kimi yerliler, "Kaç yaşındasın?" anlamına,
"Yaşamın kaç kez çiçeklendi?" diye sorarlarmış.
Çiçeklerin açtığını kaç kez gördüysen, o yaştasın. Gözünün önünden geçen bahara, kaç kez dikkat kesildiysen.
Eğer işiniz size heyecan vermiyorsa, kendinizi zorla motive etmeye çalışmak yerine o işi olduğu gibi, yani sadece bir "geçim kaynağı" olarak görmek en sağlıklı yol.
Kendi hayatımızın kontrolünü elimize almak için, motivasyon sektörünün dayattığı o "başarı" illüzyonundan sıyrılmalıyız. Sistemden soğumak, aslında zihninin ve ruhunun özgürleşmeye başladığının kanıtıdır.
‘Şafağın ne zaman geleceğini bilmeden
Her kapıyı açıyorum’
Emily Dickinson
Kapıları açık tut, şafak gelir. İyileşme, sevinç, taze başlangıçlar, yeni ilhamlar için dünyaya açık ol.
Karanlığı delen bir ışık hep vardır.
‘Gözü olana gün ışımıştır’.
Hz. Ali
Acı, hastalık ve ölüm dahil tüm insani deneyimi kabullenmek, gerçek anlamda canlı hissetmenin yoludur. Hayatı zorlamamak, değişmeyecek olanı bilebilmek.
Radikal kabulleniş.
Sorun, hayatın acı, belirsizlik, hastalık ve ölüm içermesi değil. Sorun, bunların gerçek olmamasını isteyerek verdiğimiz yorucu ve beyhude savaş. Sürekli daha iyi, daha sağlıklı, daha aydınlanmış olmaya çalışmak hem tüketici hem de uyuşturucu.
Hayatın zor anlarını çözülmesi gereken birer sorun olarak görmekten vazgeçtiğinde bir şeyler değişir. Sıkıntılı anlar bile bir canlılık taşır, iç sıkıntısı bazen de güzel şeylere gebedir. Yeter ki onu dönüştürmeyi bilelim.
Verimlilik kültürü ve kendinin en iyisi olma baskısıyla dolu bir çağda tam tersini önerelim: İnsan olmanın dışına çıkmaya çalışma. Değişmeyecek olanı gör ve yel değirmenleriyle savaşmayı bırak.
Ruh sağlığı, sürekli kendini düzeltmekten değil, bu savaşı bırakmaktan geliyor.
Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir, yaşanması gereken bir şeydir.
İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.
Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.
‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın.
Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur.
Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız.
Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek.
Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini vererek iyileşir.
Bugünün dünyası, insanı fark ettirmeden yoruyor. Gürültü çok ama temas az. İlişkiler var ama derinlik yok. Pek çok insan, kendi hayatının seyircisi gibi yaşıyor. Hayat yanı başımızdan geçip gidiyor.
Her şey yerli yerinde görünür, ama hiçbir şey tam olarak hissedilmez. Adeta, yaşanmamış bir hayattan ölürüz.
Çare ise büyük devrimlerde değil, küçük uyanışlarda. İnsanın yeniden bir şeye yönelmesinde, bir heves, bir tutku, bir ülkü sahibi olmasında.
Bir işe dalıp zamanın akışını unutmasında.
Bir dostun gözlerinde kendini hatırlamasında.
Kendinden büyük bir anlamın çağrısına kulak vermesinde.
Çünkü insan, ancak bağ kurduğu ölçüde vardır.
Ve hayat, ancak içine karıştığımızda, onunla alış verişe girdiğimizde, varoluşun sevincini hissettiğimizde başlar.
Çocukları geleceğin nesneleri olarak değil, şimdinin özneleri olarak görmek zorundayız. O bizim ona gelecek için biçtiğimiz rolü beklemiyor, bugün zaten his ve düşünce dünyasıyla bir değer ifade ediyor.
Bademlerden Say Beni
Beni bir ağaç gölgesiyle hatırla,
Bir martı kanadında, bir dalga sesinde.
Zamanın en ince yerinden kırıldığı o anda,
Bademlerden say beni, çiçek açtığım mevsimde.
Bir gün bir rüzgâr geçerse şehrinden,
Savrulan yapraklar gibi dağılırsa hatıralar,
Korkma, yitip gitmem ben bu sessizlikten,
Bademlerden say beni, baharı getiren o kar.
Dallar dolusu beyazlık, bir parça sabır,
Kışın soğuğunda saklı o narin duruş.
Görürsen çiçeklenen ağaçları birer birer,
Bademlerden say beni, zamana karşı direniş.
Paul Celan
Korku ve öfkenin hüküm sürdüğü bir çağda, başkasını tehdit olarak değil, hikâyesi henüz açılmamış bir insan olarak görebilmek.
Sevgi edilgen bir duygu değil asla, adalet arayışında cesaret, başkasıyla karşılaşmada merhamet ve kendine yönelik yüzleşme isteyen etkin bir eylem.
Hem yarayı gör, hem de onu onarmaya talip ol.
Dünya kimliklerin, sınırların ve korkuların ötesinde; vicdanı önceleyen, daha geniş bir “biz” fikrine muhtaç.
Hayatın asıl kıymeti, kişinin kendi dar varoluşunu aşarak, dünyaya ya da başkalarının hayatına ışık düşürebilmesinde, anlamlı bir iz bırakabilmesinde yatar. Bu iz, büyük ve gösterişli olmak zorunda değil; bir deha veya şöhret olmak zorunda değiliz. Bazen bir insanın hayatına dokunmak, bir düşünceyi derinleştirmek ya da sadakatle bir emeği sürdürmek de aynı ölçüde anlam üretebilir. Geriye dönüp baktığında, ‘anlatacak bir hikayem var’ diyebilmek.
'İnsanların çoğu yaşanmamış bir hayattan ölüyor' der şair. Dijital gürültüden sıyrılıp neyin daha önemli olduğunu sezemiyoruz.
Gerçekten önemli olan gözden kaçıyor, zira o dikkatimizi çekmek için bağırıp çağırmıyor. Gösterişli de değil.
Ona usulca kulak vermek, onu fark edebilmek gerekir.
Hissediyorum, o halde varım.