Nasıl iyileşeceğiz?
Hayatımızdaki çalkantıların bir gün durulacağını, her şeyin yerli yerine oturacağını bekleyerek yaşıyoruz. Oysa bizi yoran tam da bu bekleyiş. Sarsıntılar hayatın arızası değil, doğası. Bir gün gelen fırtına, başarısız olduğumuzun değil, değişmeye çağrıldığımızın işareti. Direnmeyi bıraktığımız an, dönüşüm başlıyor.
Acıdan kaçış yok; kayıp da, belirsizlik de, kırılma da er geç kapımızı çalıyor. Ama acı çekmekle o acının içinde hapsolmak aynı şey değil. Acı, garip bir biçimde, kendi çıkış yolunu da içinde taşıyor. Mesele onu yok etmeye çalışmak değil; onunla ne yapacağımızı, onu nereye taşıyacağımızı bilmek.
Her birimiz kendimize sessizce bir hikâye anlatıyoruz, kim olduğumuza, başımıza gelenlerin ne anlama geldiğine dair. Çoğu zaman bu hikâyenin farkında bile olmayız ama o bizi yönetir. Aynı olay, “hayat beni hep yıkıp geçiyor” cümlesiyle de anlatılabilir, “her seferinde yeniden doğruldum” cümlesiyle de. Hikâye değişince, geçmiş değişmez belki; ama geçmişin üzerimizdeki ağırlığı değişir.
Bir şeyi anlamak başka, onu yaşamak başka. İçgörü zihinde kalır; onu hayata taşıyan şey ise küçük, tekrarlanan, anlam yüklü eylemlerdir. Sabah edilen bir dua, her hafta yazılan bir mektup, bir topluluğun paylaştığı bir tören… Ritüeller, bildiklerimizi bedenimize işler. Kayıptan sonra hayata yeniden karışmamızı sağlayan köprü, çoğu zaman işte bu sessiz tekrarlar.
En ağır yükleri taşıyabilenlere bakınca şaşırtıcı bir şey görüyoruz: Onları ayakta tutan ne iyimserlik ne de çelik gibi bir irade. Var olmalarının bir karşılığı olduğunu, yaptıklarının bir yere dokunduğunu hissetmeleri. Amaç, acıyı ortadan kaldırmaz; ama ona bir yön verir. Ve yönü olan acı, insanı ezmek yerine büyütür.
İyileşmeyi hep içsel bir yolculuk sanıyoruz. İyileşme iki insan arasında, bir sofrada, bir toplulukta gerçekleşir. Yalnızlık yarayı derinleştirir; bağ kurmak sarar. Birlikte anlatılan hikâyeler, birlikte yapılan ritüeller, birlikte bulunan anlamlar.
İnsan insana şifadır, sığınaktır.